Anadolu Selçuklu döneminde hacı bektaş gibi önemli bilim adamları, kültür ve uygarlık

Sponsorlu Bağlantılar

Anadolu Selçuklu döneminde hacı bektaş gibi önemli bilim adamları, kültür ve uygarlık

ANADOLU SELÇUKLULARI VE BEYLİKLER DÖNEMİNDE KÜLTÜR VE UYGARLIK

 1. TOPLUM YAPISITürklerin Anadolu’ya Yerleşmeleri ve Toplumsal Sonuçları

Türklerin Anadolu‘yu yurt edinmesinden önce Anadolu‘nun birçok yeri Bizans-Arap mücadeleleri ile harap olmuştu. Burada yaşayan yerli halk özellikle Toroslara yakın ve savunulması daha kolay olan dağlık alanlara göç etti.Malazgirt Zaferi’nden sonra TürklerinAnadolu‘ya yerleşmeleri, toplum yapısı açısından önemli değişikliklere yol açtı. Anadolu‘ya ilk yerleşenlerin büyük çoğunluğunu Türkmenler oluşturuyordu.Bizans’ın içinde bulunduğu sosyal bunalımlar, ekonomik sıkıntılar ve askerî durum, Türklerin Anadolu‘yu yurt edinmelerini kolaylaştırdı. XI. ve XII. yüzyıllar, Anadolu Selçukluları ile Haçlılar ve Bizans İmparatorluğu arasındaki mücadelelerle geçti. XII. yüzyıl sonlarına doğru Anadolu‘da huzur ve güven ortamı tam olarak sağlandı. Bu dönemde Hıristiyan yerli halk (Rum, Ermeni, Süryanî) ile Müslüman Türk halkı bir arada yaşıyorlardı. Çünkü Selçuklu Devleti Müslüman ve Hıristiyan ayrımı yapmaksızın âdil bir yönetim kurmuştu. Selçukluların bu tutumu pek çok Hıristiyan halkın Türk yönetimini tercih etmesine sebep oldu. Rumlar Karadeniz, Akdeniz sahilleri ve Batı Anadolu‘da; Ermeniler Doğu ve Güney Anadolu‘da; Süryanîler ise Güneydoğu Anadolu‘da Selçuklu hâkimiyeti altında yaşıyorlardı.Anadolu‘nun Türkleşmesinde ve Müslümanlaşmasında ikinci devre XIII. yüzyılda başlamaktadır. Moğol İmparatorluğu’nun kurulup batı yönünde ilerlemesi, Oğuzların kalabalık gruplar hâlinde Anadolu‘ya gelip yerleşmelerinde etkili oldu. Bu durum, Anadolu‘nun Türkleşmesini sağladı.Oğuz boylarının Anadolu‘ya yerleşmeleriyle ilgili araştırmalarda yer adları büyük önem taşır. Anadolu‘nun değişik yerlerine yerleşen Türkmenler, ait oldukları boy ve oymak adlarını yerleştikleri alanlara vermişlerdir. Bugün, yurdumuzdaki pek çok yerleşim yeri Oğuz boylan ve oymaklarının adlarını taşımaktadır. Hatta Oğuzlar, daha önceki yaşadıkları yerlerdeki köy, nehir, dağ adlarını da Anadolu‘da kullandılar. Bunun yanında çeşitli Türkmen oymakları, Anadolu‘da farklı adlarla da anılmaya başladılar: Tekeliler, Çubuklular, Yınallılar, Karakeçililer, Sankeçililer gibi.

 Anadolu Selçuklu Devleti ve Beylikler Döneminde HalkAnadolu Selçukluları döneminde halkın çoğunluğunu Türkler oluşturuyordu. Rum, Ermeni ve Süryanîler ise azınlıkta idi. Türklerin Anadolu‘da sağladıkları huzur ve güven ortamı ile tarım ve ticaret gelişti. Buna bağlı olarak üretim arttı ve nüfus çoğaldı. Anadolu Selçuklu ve beylikler döneminde halk, yaşadığı yerler ve yaşayış biçimleri bakımından şehirliler, köylüler ve konargöçerler olmak üzere üç gruba ayrılıyordu

Şehirliler: Türkler, Anadolu‘ya geldikten sonra köyler ve kasabalar kurarak yerleşik hayata geçmeye başladılar. Bu arada Bizans’a ait boşalan şehirlere de yerleştiler. Eski şehirlere yerleşen ve gittikçe sayıları artan Türkler, şehirlerin Hıristiyan halkı arasına karışmadılar. Bunlar, şehirlere yerleşir yerleşmez kendi mahallelerini kurarak, buralarda cami, tekke gibi sosyal kurumlan oluşturdular. Şehirler büyüklüğüne göre melik, subaşı veya subaşı naibi tarafından idare edilirdi. Şehirlerde tahsildarlar, askerler, asayişçiler, kale erleri, bölük zabitleri gibi görevliler bulunurdu. Şehirde yaşayan halkın en itibarlı sınıfım oluşturan bu görevlilere ehlî örf denilmekteydi.Şehrin diğer bir grubunu din ve bilim adamları meydana getirirdi. Bu sınıf şeyhler, müderrisler, kadılar, nakipler, imamlar, hatipler, müezzinler ve medrese öğrencileri ile yazar ve şairlerden oluşuyordu. Şehirde bulunan din adamları, içlerinden en bilgili ve yaşlısını kendilerine reis olarak seçerdi. Buna müftü denirdi. Müftüler, bulunduğu şehirdeki bilim ve din adamlarının hükümetle olan ilişkilerini düzenlerdi. Bu topluluğa Ehli ilim denilmekteydi.Bunların dışında esnaf ve zanaatkârlar şehirlerde yaşayan diğer bir sınıfı oluşturuyordu. XII. yüzyıldan itibaren Anadolu‘daki ticarî hayatın canlılığı, kalabalık esnaf ve zanaatkâr sınıfının oluşmasını sağladı. XIII. yüzyılın ikinci yarısında şehirlerde dinî ve iktisadî bir özellik taşıyan ahilik örgütleri ortaya çıktı. Ahilik, esnaf ve zanaatkârların meslekî kuruluşu idi. Aynı zamanda ahi loncaları, getirdikleri ahlâkî kurallarla topluma öncülük ettiler. Kısa zamandaAnadolu‘nun pek çok şehrinde ahi teşkilâtlan kuruldu. Terziler, saraçlar, ayakkabıcılar, dericiler; gibi her esnafın ayrı çarşısı ve sokağı bulunmaktaydı. Her esnaf grubunun şeyhi, yiğitbaşısı, kethüdası vardı. Ahiler usta çırak düzeni içinde çalışırlardı. Bunlar hem ticarî hayatı canlı tutarlar hem de şehrin güvenliğini sağlarlardı. Ahi teşkilâtının temelleri XII. yüzyılda Abbasîler zamanında düzenlenen fütüvvet teşkilâtına kadar uzanmaktadır. Fütüvvet teşkilâtını Anadolu‘da ahi şeyhleri temsil ettiğinden, burada ahilik adıyla ortaya çıkmıştır. Anadolu ahiliğinin kurucusu Ahi Evran aynı zamanda bir debbağ (derici) idi.Ahi teşkilâtlarının üstlendiği görevler ise; aynı meslekten olan üyeler arasında dayanışmayı sağlamak, üyelerini eğitmek, üretimde kalite ve standardı yükseltmek ve denetlemekti. Ayrıca bu teşkilât devletle esnaf arasındaki ilişkileri de düzenlerdi.

Köylüler: Orta Asya bozkırlarında kalabalık kitleler oluşturan göçebe topluluklarının yerleşik hayata geçmelerinde ilk durakları, şehirlerden çok köyler oldu. Göçebelerin köylere yerleşmesinde, Anadolu‘nun tarıma elverişli olmasının yanında Selçuklu devlet adamlarının aldığı özendirici tedbirlerin de etkisi oldu. AnadoluSelçuklularında köylüler tarım ve hayvancılıkla uğraşırlardı. Ekip biçtikleri topraklar, devlete ait (mirî arazi) olduğundan ikta sahibinin yönetimi altındaydılar. Toprak, işledikleri sürece çiftçinin elinden alınmazdı. Toprağı işleyenler elde ettikleri ürün karşılığı olarak vergi öderlerdi. Her köyün başında bir köy kethüdası bulunurdu. Bunlar günümüzdeki mahalle ve köy muhtarlarının görevlerini yaparlardı.

Konargöçerler: Göçebeler, Anadolu‘nun batı uçlarında, Güney ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde çoğunlukta idiler. Konargöçerler yaz mevsimini Torosların yüksek yaylalarında ve daha iç kısımlardaki dağlık alanlarda, kış mevsimini de Çukurova, Göller yöresi ve Menderes vadisinde geçirirlerdi. Bir kısmının yerleşik hayata geçmesine rağmen, göçebe yaşantısı Osmanlılarda da devam etmiştir. Konargöçerlik az da olsa günümüzde de sürmektedir. Bunlara halk arasında Yörük denilmektedir. Konargöçerlerin başlıca geçim kaynakları hayvancılıktı. Hayvanlarından elde ettikleri süt, yağ, peynir, yapağı, kıl ve deri gibi ürünlerin üretimi yanında canlı hayvan ticareti de yaparlardı. Bunların dışında halı, kilim, heybe gibi dokuma eşyalarından elde ettikleri gelirleri de bulunmaktaydı.

Sosyal hayat :Türkler, Anadolu‘ya geldikleri zaman kırsal kesimin ve köylerin âdeta boşalmış olduğunu gördüler. Buralara yerleşerek köylerin ve şehirlerin canlanmasını sağladılar. Şehirler zamanla büyüyerek ticaret, bilim, sanat ve kültür merkezleri hâline geldi. Yeni köyler, kasabalar ve şehirler kuruldu. Türkler, sosyal hayatlarında İslâmî kuralların yanı sıra Orta Asya’dan getirdikleri eski âdetlerini de sürdürdüler. Cenaze ve evlenme törenlerinde İslâmî kuralların yanı sıra Türk âdetlerinin de uygulanması bunun açık bir örneğidir. Bu dönemde Anadolu‘ya gelen mutasavvıflar halkı dinî ve sosyal açıdan eğitmek amacıyla tekke ve zaviyeler kurdular. Bu tekke ve zaviyeler, pek çok sosyal etkinliğin yapıldığı kurumlardı. Bu kurumların başında bulunan şeyhler ve dervişler, halk üzerinde büyük bir etkiye sahiptiler. Özellikle Anadolu Selçuklu Devleti’nin zayıflama dönemi ve Beylikler döneminde hem bu kurumların hem de kurum yöneticilerinin nüfuzları arttı.Kanun önünde herkes eşitti. Büyük Selçuklularda olduğu gibiAnadolu Selçuklularında da fertlerin devlet yönetiminde en üst basamağa kadar yükselmeleri mümkündü.Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde toplumda sıkı bir dayanışma vardı. Eski Türk geleneklerine uygun olarak sultanlar, halkın malını ve canını korumak; onları aç ve açık bırakmamakla yükümlüydüler. Bu amaçla, başta hükümdarlar ve çevresi olmak üzere varlıklı insanlar, Anadolu‘nun her yerinde öğrencilere, yolculara ve fakir halka sabah akşam yemek dağıtan imaretler kurdular. Yolcular yol boyunca inşa edilen kervansaraylarda üç güne kadar parasız olarak yedirilir ve yatırılırdı. Anadolu Selçukluları döneminde darüşşifa denilen hastanelerde muayene ve tedavi ücretsizdi. Hamam, köprü, çeşme gibi toplum yararına sayısız eserler yapıldı. Bu eserlerin masraflarını karşılamak amacıyla vakıflar kuruldu. Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde vakıflar o derece yaygınlaştı ki, kuşlar için bile vakıflar kuruldu.

2. DEVLET YÖNETİMİ  Anadolu Selçuklularında devlet yönetimi Büyük Selçuklulardan örnek alınarak düzenlenmiştir. Diğer Türk Beylikleri de Anadolu Selçuklu devlet yönetimi örgütüne benzer birimler oluşturmaya çalışmışlardır.

a.Hükümdar ve Saray

Hükümdarlar: Birçok Türk devletinde olduğu gibi Anadolu‘da kurulan devletlerde de taht ve iktidar, hükümdar ailesinin (hanedanın) ortak malı sayılırdı. Hükümdar, hanedana mensup kişiler arasından seçilirdi. Taht, hanedanın ortak malı sayıldığı için, hükümdar ailesinin bütün erkekleri tahtta hak iddia edebiliyordu. İşte bu yüzden şehzadeler arasında taht kavgaları hiç eksik olmamıştır.Bazen hükümdar, yerine geçecek şehzadeyi veliaht tayin edebilirdi. Genellikle buna uyulmaz; devlet adamlarının ve emirlerin (ordu komutanlarının) desteğini alan şehzade, tahta çıkardı. Şehzadeler, melik unvanıyla çeşitli bölgelerde atabeylerin gözetiminde eğitilir ve yöneticilik yaparlardı. Bunun amacı ise ileride tahta çıkacak olan şehzadenin ülkeyi yakından tanımasını ve yönetimde başarılı olabilmesini sağlamaktı.Anadolu Selçuklu hükümdarları, devletin kuruluşundan yıkılışına kadar sultan unvanı ile birlikte Rükneddin, Keykûbat, Sultanü’1-Âlem, Sultan-ı Galip, Emir ü’1-Müminin gibiunvanları da kullanmışlardır. Bazı beyliklerin başında bulunan beylerin de sultan unvanını kullandıkları bilinmektedir. İslâmiyet’ten önceki Türklerde mevcut olan kut anlayışı, Anadolu Selçuklularında da devam etmiştir. Bu anlayışa göre sultan, hükümdarlık yetkisini Tanrı’dan alıyordu. Yaptığı işlerden ancak Tanrı’ya karşı sorumluydu. Hükümdarın halkına karşı en önemli görevi; Müslüman Hıristiyan ayrımı yapmaksızın halkını koruyup gözetmek ve adaletle yönetmekti. Hükümdar, ülkenin mutlak hâkimiydi. Fakat gelişigüzel emir veremez; töre ve din kurallarına uyarak ülkeyi yönetirdi.Anadolu Selçuklularında, ülkenin her yerinde sultan adına hutbe okutulur ve para bastırılırdı. Sultanlar, diğer Türk-İslâm devletlerinde olduğu gibi halifeyi manevî otorite olarak tanırlardı. Anadolu Selçuklu sultanları, hâkimiyet sembolleri olarak Büyük Selçuklu hükümdarları gibi nevbet, sancak, tuğra, sikke, otağ, saray gibi hükümdarlık alâmetlerini kullanırlardı.Anadolu‘da kurulan Mengücekli, Artuklu ve Saltuklu hükümdarları alp, kutluk, inanç, tigin gibi Türkçe unvan ve lâkaplar kullanırlardı. Daha küçük beyliklerin liderlerine d/e bey denirdi. Melik veya emir unvanı da Anadolu Selçuklularına bağlı hükümdarlar ve beyler için kullanılırdı. 

Saray: Anadolu Selçuklularında saray teşkilâtı, Büyük Selçuklulardan örnek alınarak oluşturulmuştu. Sultanlar sarayda oturur, devlet işlerini buradan yürütürlerdi. Sarayda sultanlara devlet işlerinde yardımcı olan birçok memur ve saray hizmetlerini gören görevliler bulunurdu. Sarayda bulunan başlıca görevliler şunlardı:

Hacibulhüccap:Hacibülhüccap (haciplerin başkanı): Sarayın genel sorumlusuydu. Sultan ile diğer devlet adanılan arasındaki irtibatı sağlıyordu. Hacip denilen yardımcı memurları vardı.

Emir-i silâh: Sarayda bulunan silâhhanenin sorumlusuydu.

Emir-i alem: Devletin sancağım taşıyıp, muhafaza eden görevli idi.

Camedar: Sultanların elbise ve giyimlerinden sorumluydu.

Şarabdar: Hükümdarların sofralarına konacak her türlü içeceklerden sorumluydu.

Havayic-i sâlar: Saray aşçısıydı.

Emir-i ahur: Saraydaki seyislerin başıydı.

Emir-i meclis; Sultanın ziyafetlerinde hizmet görenlerin başkanına yerilen isimdir.

Emir-i mahfil: Sultanin protokol görevlisidir.

Taştdar: Hükümdarın ellerini yıkamasına yardım eden leğen ve ibrikleri taşıyan kişidir.

Çaşnigirler: Hükümdarın sofrasında hizmet eden kişilerdir.

Çavuş (serhenk): Merasimlerde yol açan kimsedir.Anadolu beylikleri de, Selçuklulardaki saray teşkilâtını örnek aldılar.

b. Divan teşkilâtı (Hükümet)Anadolu Selçuklu Devleti ve beylikler döneminde ülkenin sosyal, ekonomik kültürel ve siyasî işlerini yürüten organa Divan-ı Saltanat (Büyük Divan) denilirdi. Büyük Divanda, başta vezir olmak üzere çeşitli divan üyeleri bulunmaktaydı. Büyük Divanın başı sultandı. Ancak, sultanın gelmediği zamanlarda bu divana vezir başkanlık ederdi. Bu divanda memleket işleri görüşülür, barış ve savaş kararları verilir ve halkın davalarına bakılırdı. Selçuklularda divan her gün toplanırdı. Divanda kâtipler, tercümanlar bulunmaktaydı. Vezir en üst derecede divan üyesiydi. Büyük Divana bağlı divanlar şunlardı:

Niyabet-i Saltanat: Bu makamı idare edene naib-i sultan adı verilirdi. Naib-i sultan devlet idaresinde vezirden sonra gelirdi. Önde gelen devlet adamları ve komutanlar arasından seçilirdi. Naibin görevi, hükümdar başkentte olmadığı zamanlarda ona vekâlet etmekti. Sultanın bütün yetkilerine sahipti.

Divan-ı Tuğra: Devletin her türlü yazışmalarından sorumluydu. Bu divanda yabancı dil ve diplomasi bilgisine sahip kişiler bulunurdu. Bu divanda hükümdarın nişan ve tuğrasını £eken kimselere tuğraî veya münşiî denirdi.

Divan-ı Arz: Devletin merkezdeki askerlerinin ihtiyaçlarım karşılamak bu divanın göreviydi. Ordunun her türlü yiyecek, giyecek ve teçhizat ihtiyaçları bu divan tarafından tespit edilir ve karşılanırdı. Bu divanın başkanına ârız veya emir-i ârız denirdi. Ârızlar, ordunun ihtiyacının karşılamak, askerin maaşını zamanında vermek ve ordunun yoklamasını yapmaktan sorumluydular.

Divan-ı İstifa: Devletin gelir ve gider hesaplarına bakan divandır. Vergilerin toplanmasını sağlar ve devletin diğer malî işleriyle uğraşırdı. Bu divanın başkanına müstevfî denirdi.

Divan-ı İşraf: Ülkede askerî ve adlî işler dışındaki idarî ve malî teşkilâtın işleyişini kontrol eder ve denetimini yapardı. Başkanına müsrif denirdi.

Divan-ı Pervane: Arazi defterlerinde tutulan has ve iktâların (tımar) düzenlenmesinden sorumluydu. Bu divanın başkanına pervaneci denirdi.Beylerbeyi ve atabeyler ile soruşturma ve tutuklamalardan sorumlu olan emir-i dâd (adalet bakanı) da gerekli durumlarda divana katılırdı.Anadolu Selçuklularında Divan-ı Saltanattan başka, Meşveret Meclisi de bulunmaktaydı. Bu mecliste, hükümdar olacak kişilerin belirlenmesinden devletin iç ve dış politikalarına kadar pek çok konu konuşulurdu. Bu özelliği ile Meşveret Meclisi Orta Asya Türk devletlerinde görülen kurultay geleneğinin devamı niteliğindeydi,   

c.Taşra TeşkilatıAnadolu Selçuklularında ülke, yönetiminde kolaylık sağlamak amacıyla bir takım idari birimlere ayrılmaktaydı. Bu birimler şunlardı:

a)      Merkeze bağlı vilâyetler: Yönetim ve gelirleri ile Büyük Divana bağlı vilâyetlerdi. Bu vilâyetlerin başındaki idareciler sultan tarafından atanırdı. Vilâyetlerin başında bulunan bu kişilere subaşı denirdi. Subaşılar, bulundukları vilâyetin her türlü düzen ve asayişini sağlarlar ve vilâyetlerindeki askerlere komutanlık ederlerdi. Vilâyetlerde devleti temsil eden başka görevliler de bulunmaktaydı. Önemli şehir merkezlerinde şıhne adı verilen askerî valiler bulunurdu. Bunlar güvenlik ve zabıta işlerini yürütürlerdi. Şehrin adalet işlerine kadı, din işlerine imam, yönetim işlerine naip ve vergi toplama işlerine de vergi tahsildarları bakardı. Ayrıca belediye işlerine bakan muhtesip de vardı.

b)     Meliklerin yönettiği vilâyetler: Selçuklu ailesinden gelen melikler tarafından yönetilen vilâyetlerdi. Bunlar Büyük Divana değil, doğrudan sultana bağlıydılar. Vilâyetlerdeki meliklere yönetim ve devlet işlerinde bir atabey yardım ederdi. Yarı bağımsız olan bu melikler kendi adlarına para bastırır ve kendi divanlarını kurarlardı.

c)      Uç eyaletleri: Anadolu Selçuklu Devleti, Bizans ile sınır olan üç ayrı bölgede uç eyaletleri oluşturmuştu. Bunların başında uç beyleri bulunurdu. Uç beylerinin temel görevleri, sınır boylarında güvenliği sağlamaktı. Bu eyaletlerin başlıca merkezleri Denizli, Kastamonu ve Antalya idi.Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı beylik ve devletler de vardı. Bunlar iç işlerinde bağımsızdılar. Selçuklulara yıllık vergi verirler ve gerektiğinde asker gönderirlerdi. Mengücekliler, Saltuklular, Artuklular, Eyyubî melikleri, Ermeni Krallığı, Trabzon Rum İmparatorluğu bunların başlıcalarıydı.

3. ORDUAnadolu Selçuklu Devleti ve beyliklerin askerî teşkilâtlan birbirinden farklı bir özellik göstermezdi. Anadolu Selçukluları, Büyük Selçuklulardan farklı olarak merkeziyetçi bir anlayışla gulam sistemini güçlendirip, Türkmenlerin etkisini ortadan kaldırmak istediler. Ancak, Türkmenleri etkisiz kılma konusunda fazla başarılı olamadılar. Subaşsıların geniş yetki ve görevlerini azaltarak; onları sadece askerî vali niteliğinde görevliler hâline getirdiler.

Anadolu Selçuklu Devleti’nde ordu, başlıca şu bölümlerden oluşuyordu:

1)      Gulamân-ı saray: Hükümdara bağlı olan bu askerler değişik milletlerden küçük yaşlarda satın alınan veya toplanan çocuklardan meydana gelirdi. Bunlar gulâmhane denilen ocaklarda yetiştirilirlerdi.

2)      Hassa askerleri: Savaşta hükümdarın yanında bulunan bu askerler, Selçuklu ordusunun çekirdeğini oluşturuyordu. Bu kuvvetlere sipahi adı da veriliyordu. Fakat bunlar tımarlı sipahilere benzemiyordu. Tımarlı sipahiler kendilerine ayrılan dirliklerde oturdukları halde bunlar başkente yakın garnizonlarda otururlardı.

3)      Sipahiler: Kendilerine maaş yerine ikta (dirlik) verilen atlı askerlerdi (tımarlı sipahiler).

4)      Bağlı devlet ve beylik askerleri: Anadolu Selçuklularına bağlı olan devlet ve beyliklerin istenildiği zaman gönderdikleri askerlerdir.

5)      Türkmen birlikleri: Sınır boylarında savaşa hazır durumda bulunan kuvvetlerdir. Bu kuvvetler, başlarında bulunan beylerin yönetiminde savaşırlardı.

6)      Ücretli askerler: Anadolu Selçuklu Devleti’nin yükselme döneminde topladığı Rum, Frank ve Ruslardan oluşan kuvvetlerdi. Devlet, Baba İshak Ayaklanması’nın bastırılmasında bu askerlerden yararlanmıştır.

7)      Gönüllüler: Genellikle savaş bölgelerine yakın sınır boylarından orduya katılan kuvvetlerdi. Anadolu beyliklerinde orduların tamamına yakın bir kısmı, Türkmen birliklerinden oluşurdu. Anadolu Selçuklularında olduğu gibi, askerler yaya ve atlı olmak üzere iki bölüme ayrılsa da, ordunun çoğunluğunu atlılar oluştururdu. Ordu komutanına Emirü’l-Ümera denirdi.

Donanma:Büyük Selçuklu Devleti bir kara devleti niteliğinde olduğu için denizciliğe fazla önem vermemişti. Ancak, Anadolu Selçukluları, üç tarafı denizlerle çevrili olan Anadolu‘da denizciliğe önem vermenin gerekliliğini kısa sürede kavradılar. Bu amaçla. Karadeniz kıyılarındaki Samsun ve Sinop, Akdeniz kıyılarındaki Antalya ve Alanya’yı fethederek, donanmayı güçlendirmek için buralarda tersaneler kurdular. Beylikler döneminde ise; Aydınoğulları,Menteşeoğulları, Karesioğulları, Candaroğulları ve Pervaneoğulları denizcilikte önemli başarılar elde ettiler. Denizcilik, Anadolu Selçuklularına askerî açıdan olduğu kadar, ticarî açıdan da büyük yararlar sağladı.Donanma komutanına Meliküs-sevâhil (sahiller meliki) veya Reisül bahr (deniz reisi) denirdi.

4. DİNAnadolu Selçukluları ve beylikler, Büyük Selçuklularda olduğu gibi, İslâm dininin Sünnî inanç kurallarını benimsemişlerdi. Sünnî mezhepler içinde Anadolu‘da en yaygın olanı Hanefîlik idi. Abbasîlerin de aynı mezhepten olmaları, iki devleti birbirine yaklaştırmıştır.Anadolu Selçuklu Devleti, İslâmiyet’in gaza inancı ile Türkmenlerin fetih anlayışını birleştiren bir siyasî kuruluş oldu. Bu nedenle Anadolu‘da fetih hareketi, alp erenlik ve İslâmı yayma anlayışında olan fütüvvet hareketiyle paralel yürümüştür. Büyük Selçuklu Devleti ile başlayıp, Anadolu Selçuklu Devleti ile devam eden Anadolu‘ya yönelik seferlerin tek amacı Bizans’tan toprak almak değildi. Alınan yerlerde İslâmiyet’in yayılması da ulaşılmak istenen hedeflerden biriydi. Ele geçirilen topraklar, kısa sürede Türk İslâm karakterine sahip oldu. Anadolu‘ya göç edenler arasında daha önce Horasan ve İran’da kurulmuş olan tarikatların üyeleri de bulunuyordu. Bunlara Horasan erenleri, alp erenler deniliyordu. Türkistan’ın alplık (kahramanlık) geleneğini İslâmiyet’le birlikte sürdüren bu derviş alp erenler gazi olarak anılmaya başlandılar. Hıristiyanlarla savaşan kahramanların adlarına “alp” veya “gazi” unvanlarının eklenmesi bu yüzdendir.Anadolu‘ya gelen alp erenler, tarikatlar kurarak İslâmiyet’i yayma çalışmalarını burada da sürdürdüler. Kösedağ Savaşı’ndan sonra Moğolların Anadolu‘daki baskıları ve ayaklanmalar, Türkmenleri ekonomik ve siyasî sıkıntı içine itmişti. Bu baskıdan bunalan halka derviş alp erenler çıkış yolları gösterdiler. Türkçe’den başka dil bilmeyen ve okuma yazması olmayan Türkmenlere sade bir şekilde İslâmiyet’i anlattılar. Bu gelişmeler, Anadolu‘da kurulan tarikatların Türkmenler arasında ilgi görmesine ve kısa sürede yayılmasına neden oldu. Bektaşîlik ve Babaîlik gibi tarikatlarda eski Türk inançlarının etkisinin görülmesi, Türkmen kültürünün de bu tarikatları etkilemesi nedeniyledir.

Anadolu Selçuklu Devleti ve TarikatlarAnadolu Selçuklularında tarikat ve medrese arasında meydana gelen bazı görüş farklılıkları, zaman zaman siyasî boyut da kazanmıştır. Medreseye karşı olan bazı tarikat üyeleri, medreseyi asıl eğitim kurumu sayan devletle mücadeleye girmişlerdir.Tarikatlarla devlet arasındaki çatışmaların temelinde siyasî ve ekonomik bunalımlar vardır. Buna bazı tarikat üyelerinin siyasî emellerini de eklemek mümkündür. XIII. yüzyılda çıkan Babaîler Ayaklanması buna örnek olarak verilebilir. Buna rağmen, medrese ile uyum içinde olan ve kendini yenileyen tarikatlar, ülke için yararlı hizmetler vermeye devam etmişlerdir. Mevlevîlik bunun en güzel örneğidir.Moğol istilâsı sonrasındaki iç isyanlar ve Moğol baskısı Anadolu halkını yılgınlığa ve ümitsizliğe düşürdü. Telkin ve zikir yoluyla Allah’a ulaşma düşüncesi anlamına gelen tasavvuf hareketleri bu dönemde Anadolu halkının sığınağı oldu. Tasavvuf düşüncesinin Anadolu‘daki önderleri olan Mevlâna, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ve Muhyiddin Arabî gibi şahsiyetler, bunalan halka çıkış yolları göstererek liderlik yaptılar. Tasavvuf düşüncesini benimseyen ve yaşayanlara sûfî denirdi. Sûfîler, Allah’a giden yol anlamına gelen tarikatları kurdular. Bu yolda gidenlere derviş veya mürit denirdi. Tarikatların başında bulunanlar ise pir, baba ve dede gibi unvanlar alırdı. Anadolu‘daki Türk devletlerinin ve beyliklerinin kurulmasında, Anadolu‘nun Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasında tarikatların önemli rolü oldu. Tarikatlar ülkede millî birlik ve beraberliğin sağlanmasına da katkıda bulundular.

Selçuklular ve beylikler döneminde Anadolu‘da faaliyet gösteren başlıca tarikatlar şunlardır:

a)      Yesevîlik: Ahmet Yesevî’nin kurduğu bir tarikattır. Ahmet Yesevî, İslâmiyet’i Türkçe olarak öğretmeye çalışan bir sûfîdir. Divan-ı Hikmet adlı eserinde Türklere İslâmın ve dervişliğin basit yollarını öğretmeyi amaçladı. Anadolu‘ya gelen Ahmet Yesevî’nin takipçileri görüşlerini burada da yaymaya devam ettiler. Çok sayıda taraftar toplayan bu tarikat mensupları aynı zamanda sınırlardaki fetih hareketlerine de katıldılar.

b)      Babaîlik: Moğol istilâsı sırasında Anadolu‘ya gelen Baba İlyas tarafından kurulmuştur. Ölümünden sonra yerini Baba İshak aldı. O, Babaîlik tarikatını Anadolu‘da güçlendiren kişi oldu. Fikirleri daha çok Amasya, Tokat ve Malatya çevresinde yayıldı. Alınan ağır vergiler, yapılan haksızlıklar, göçebe Türkmenlerin sorunları karşısında ilgisiz kalınması, devlete duyulan güveni azalttı. Bu durum, Türkmenlerin Baba İshak’ı bir kurtarıcı gibi görüp onun etrafında toplanmalarına neden oldu. Giderek güçlenen Baba İshak ve taraftarları, Anadolu‘da dinî ve siyasî nitelikli ilk ayaklanma olan Babaî Ayaklanması’nı başlattılar. Güçlükle bastırılan bu ayaklanma, devleti zayıflattı ve toplumda derin yaralar açtı. Etkileri uzun yıllar devam etti.

c)       Bektaşîlik: Bektaşîliğin kurucusu Hacı Bektaş Veli’dir (1209-1271). İslâmiyeti son derece hoşgörülü bir şekilde yorumlaması geniş bir taraftar kitlesi kazanmasını sağladı. Tasavvuf inancını temsil eden tarikat üyeleri; Türkmen yaşantısına uygun olarak, sınır boylarındaki fetih hareketlerinde de yer aldılar. Bu nedenle askerî sınıf içinde de oldukça taraftar buldular. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve yeniçeri teşkilâtının örgütlenmesinde de Bektaşî tarikatının önemli rolü oldu.         d)      Ekberîlik: Muhyiddin Arabî, büyük İslâm düşünürü ve mutasavvıflarındandır. Anadolu‘ya gelip Konya’ya yerleşmiş ve Selçuklu sultanlarından büyük itibar görmüştür. Pek çok kitap ve risale yazmıştır. Onun düşüncesine göre, tasavvuf inancında gerçek varlık tektir ve o da Allah’tır (Vahdet-i vücut). Dünya ve çevresindekiler Allah’ın gölgesi, insanlar da onun dış görünüşünden ibarettir. Evrendeki her şey ayrı ayrı cephelerden Allah’ı ifade etmektedir. Muhyiddin Arabi’nin ölümünden sonra öğrencisi Sadreddin Konevî, onun fikirlerini devam ettirdi ve Ekberîlik adında bir tarikat kurdu. Bu tarikat, Anadolu dışında Arabistan ve Hindistan’a kadar yayıldı. Kudbeddin İznikî, İbrahim Gülşenî ve Abdal Ganî bu tarikatta yetişen önemli safîlerdendir.

e)      Mevlevîlik: Mevlâna Celâleddin-i Rumî (1027–1273) Belh’te doğmuştur.   1228 yılında, babası ile beraber Konya’ya gelip yerleşmiştir. Konya’da bulunan yüksek dereceli medreselerde müderrislik yapmıştır. O dönemde Anadolu‘ya “Diyâr-ı Rum” denildiğinden, kendisine de Anadolulu anlamında Rumî denilmiştir. Eserlerini Farsça yazdığından dolayı genelde yüksek tabakadaki insanlara hitap etmiştir. En büyük eseri Mesnevi’dir. Mevlevi tarikatının asıl kurucusu Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled’dir. Mevlevîlerin Türk kültürüne pek çok hizmetleri olmuştur. Çok sayıda bilgin, şair, müzisyen ve devlet adamı bu tarikat içinde yetişmiştir. Anadolu‘da bu tarikatlardan başka Nakşibendîlik, Kadirîlik, Rufaîlik, Kübrevîlik gibi birçok tarikat faaliyet göstermiştir. Söz konusu tarikatlar dışında Anadolu‘da faaliyet gösteren dinî nitelikte başka örgütler de kurulmuştur. Moğol istilâsı sırasında Anadolu halkını koruyup kollayan bu teşkilâtların başlıcaları; Abdalân-ı Rum (Anadolu dervişleri teşkilâtı), Bacıyân-ı Rum (Anadolu kadınları teşkilâtı), Feteyân-ı Rum (Anadolu gençler teşkilâtı) ve Gaziyân-ı Rum (Anadolu gazileri teşkilâtı) ‘dur.Anadolu Selçuklu sultanları, dindar oldukları kadar da engin bir hoşgörüye sahiptiler. Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev’le evlenen Gürcü prensesin papazını ve kutsal eşyalarını da beraberinde getirmesi bu hoşgörüye en güzel örnektir. Ayrıca II. Kılıç Arslan ve Alâeddin Keykûbat’ın çeşitli mezhep mensuplarını tartıştırması, din ve inanç konusunda taassup içinde olmadıklarını gösterir. Anadolu Selçuklu Devleti sultanları, beyleri ve melikleri, âlimlere ve din adamlarına büyük değer vermişler; medreseler başta olmak üzere din ve eğitim ile ilgili pek çok kurum meydana getirmişlerdir. Toplumda ikilik yaratan, devleti ve halkı bölmeye yönelik faaliyetlerde bulunan mezheplerle de mücadele etmişlerdir.

5. HUKUKOrta Asya’daki ilk Türk devletlerinde toplum düzenini töre adı verilen ve yazılı olmayan kurallar sağlardı, İslamiyet döneminde şer’î kuralların hayata geçirilmesiyle Türk hukukunda önemli değişiklikler meydana geldi.Türk İslâm devletlerinde adalet teşkilâtı ve hukuk kurallarının dayandığı esaslar hemen hemen aynıydı. Bu nedenle Anadolu Selçuklu hukuku, kendilerinden önceki Türk-İslâm devletlerinin devamı niteliğindeydi. Anadolu Selçuklu hukuku, Büyük Selçuklu hukukunda olduğu gibi, şer’î ve örfî hukuk olarak ikiye ayrılıyordu.

a ) Şer’i yargı

Evlenme, boşanma, miras, nafaka, alacak ve vakıflar ile ilgili davalar şer’î yargı kuralları ile çözümlenirdi. Bu konularla ilgili davalara da şer’î mahkemeler bakardı. Şer’î mahkemelerin başında kadı bulunurdu. Kadılar genellikle medrese eğitimi görmüş olanlar arasından hükümdar veya vezir tarafından atanırdı. Aynı zamanda kadılar, bulundukları yerlerde merkezî idarenin de temsilcisi durumundaydılar. Kadılara vereceği kararlarda hiç bir kişi veya kuruluş müdahale edemezdi. Ancak, verilen kararlara usulüne uygun olarak itiraz edilirse; karar, kadılardan oluşan bir kurul tarafından tekrar gözden geçirilirdi. Şer’î mahkemelere bakan kadıların başı olan kadi’l-kudat, Konya’da otururdu. 

 b)  Örfi Yargı

Anadolu Selçukluları ve Türk beyliklerinde, şer’i mahkemelerin görev alanları dışındaki anlaşmazlıkları görüşen ve çözümleyen ayrı mahkemeler bulunuyordu. Bu mahkemelerde, kanunlara uymayanlar ve güvenliği bozanlar yargılanırdı. Örfî yargı sisteminin başında bulunan yetkiliye emir-i dâd denirdi. Bir nevi adalet bakanı ve başsavcı olan emir-i dadın yetkileri çok genişti. Gerektiğinde divan üyelerini ve veziri yargılama ve tutuklama yetkisine sahipti. Anadolu Selçuklu Devleti’nde bu mahkemelerden başka, askerî davalara bakan mahkemeler de bulunurdu. Bu mahkemelerin başkanı kadı asker idi.Türk-İslâm devletlerinde ağır siyasî suçlar, sultanın başkanlığındaki Divan-ı Mezalim adı verilen mahkemede görüşülerek karara bağlanırdı. Bu divan, haftanın belli günlerinde toplanır ve halkın şikâyetlerini dinlerdi. Divan-ı Mezalim, Anadolu Türk beyliklerinde de bulunuyordu. Anadolu Türk beylikleri, diğer alanlarda olduğu gibi hukuk alanında da teşkilâtlar kurarakAnadolu Selçuklu Devleti’ni örnek aldılar.

6. TOPRAK YÖNETİMİ

Anadolu Selçuklularında toprakların çoğu, Büyük Selçuklularda olduğu gibi devletin malı kabul edilmiştir. Devlete ait bu topraklara mirî arazi denilirdi. Devlet, toprağın boş kalmaması için çeşitli tedbirler almış ve toprakları halkın kullanımına açmıştır. Böylece devlet hem tarımsal faaliyetleri desteklemiş ve artırmış, hem de ikta arazileri sayesinde hazineye yük olmadan binlerce asker beslemiştir.Anadolu Selçukluları ve beylikler döneminde topraklar has arazi, ikta arazi, mülk arazi ve vakıf arazi olmak üzere dörde ayrılmıştır.

a.       Has arazi: Geliri hükümdara ayrılan topraklara has arazi denirdi. Hükümdar bu topraklarda istediği tasarrufu yapabilirdi.

b.       İkta arazi: Ordu mensuplarına ve devlet memurlarına hizmet ve maaşlarına karşılık olarak verilen toprak geliridir. İktalar göreve bağlıydı; görevden ayrılan kişinin iktası elinden alınıp başkasına verilirdi. Ordu mensuplarına ayrılan bu topraklar, hizmetlerini sürdürmeleri şartı ile babadan oğula geçebilirdi, îkta sahipleri, topladıkları vergi gelirinin bir kısmı ile geçinirken geri kalanıyla da sipahi denilen atlı asker beslemek zorundaydı.

c.       Mülk arazi: Devlet adamlarına başarılarından dolayı verilen topraklardır. Bu topraklara sahip olanlar toprak üzerinde satma, devretme, vakfetme ve miras yoluyla çocuklarına bırakma gibi her türlü tasarrufa sahiptiler.

d.       Vakıf arazi: Mirî veya mülk arazilerinden gelirleri ilmî veya sosyal kuruluşların masraflarına ayrılan topraklardır. Vakıfların özel şartnamelerine vakfiye denilirdi. Vakıf toprakları, amaçları dışında kullanılamaz ve alınıp satılamazdı.

7. FİKİR, DİL VE EDEBİYAT

Anadolu Selçukluları ve Beylikler Döneminde Fikir HayatıAnadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde yaşayan başlıca fikir adamları şunlardır;

Muhyiddin Arabi: Anadolu Selçukluları döneminde Anadolu‘ya gelmiş ve Konya’ya yerleşmiştir. Yazdığı pek çok kitapla, İslâm dünyasında şeyh-i ekber (en büyük şeyh) adıyla ün kazanmıştır. Anadolu‘da tasavvufun gelişmesinde büyük rolü olmuştur. Muhyiddin Arabî, vahdet-i vücut görüşü ile gerçek varlığın tek olduğunu, onun da Allah olduğunu söylemiştir.

Sadreddin Konevî:Sadreddin Konevî, Muhyiddin Arabî’nin öğrencisidir. Arabi’nin fikirlerinin yayılması ve anlaşılması için Ekberîlik adında bir tarikat kurmuştur.

Mevlâna Celâleddin-i Rumî: Anadolu Selçukluları döneminde yetişen büyük mutasavvıflardan birisi de Mevlâna’dır. Mevlâna, 1207 yılında, Horasan’ın Belh şehrinde doğdu. Babası Bahaeddin Veled’dir. Anadolu Selçuklu hükümdarı I. Alâeddin Keykûbat döneminde, davet üzerine Konya’ya gelerek yerleşti. Derin tasavvufi fikirleri, engin hoşgörüsü ile büyük ün kazandı. Şems-i Tebrizî ve Muhyiddin Arabî’den etkilendi. Mevlâna, eserlerinde Allah ve insan sevgisi, hoşgörü gibi konuları işledi. Yanında sadece Müslümanlar değil, başka din ve mezhepten olanlar da bulunuyor; kendisine büyük saygı ve hürmet gösteriliyordu. Onun düşünceleri, Moğol istilâsından bunalan Anadolu insanına, direnç kazandırdı; onların dayanma güçlerini artırdı. Mevlana’nın görüş ve düşünceleri kendisinden sonra kurulan Mevlevîlik tarikatı yoluyla yaşamaya devam etti.Mevlâna, insanları zengin-fakir, siyah-beyaz, Müslüman-Hıristiyan diye ayırt etmedi. Mevlâna’ya duyulan sevgi ve saygı, günümüzde de artarak devam etmektedir. Konya’ya her yıl on birlerce değişik din ve milletten insanlar gelip onun türbesini ziyaret etmektedir.

Hacı Bektaş Veli: Horasan’dan Anadolu‘ya gelen bir Türk mutasavvıfıdır (1209–1271). Hacı Bektaş Veli, kurduğu Bektaşîlik tarikatıyla, hoşgörü ve insan sevgisini yaymaya çalışmıştır.XIV. yüzyıldan itibaren gittikçe yaygınlaşan Bektaşîlik, Türkmen babalan ve abdallarını da bünyesine almış ve Yeniçeri Ocağı’nın resmî tarikatı olmuştur. Hacı Bektaş Veli Bektaşîliğin temel kitabı olan Makâlât’ı yazmıştır. Bektaşîlik tarikatı Anadolu‘nun Türkleşmesinde büyük bir rol oynamıştır.

Anadolu Selçuklu Devleti ve Beylikler Döneminde Yaşayan Bilim Adamları

a)      Seyfeddin Amidî: Diyarbakır’da doğdu. Felsefe, mantık ve fen bilimlerinde çeşitli eserler yazdı.

b)      Kutbeddin Şirazî: Sadreddin Konevî’nin öğrencisidir. Felsefe, coğrafya ve astronomi bilimleriyle uğraştı.

c)       Hacı Paşa: Aydınoğulları Beyliği döneminde yaşadı. Zamanının en ünlü  tabiplerinden biriydi.

d)      Kadı Sirâceddin: I. Alâeddin Keykûbat döneminde yaşadı; mantık, kelam gibi ilim dallarında birçok eserler verdi.

e)      Mehmet RavendiAnadolu Selçuklu döneminin tarihçilerindendir. Rahat’üssudûr adlı eserinde Anadolu Selçuklu tarihini anlatır.

f)        İbn-i Bîbî: I. Alâeddin Keykûbat döneminde yaşadı. Yazdığı El-Evamirü’l Alâiye adlı eseri Anadolu Selçuklu tarihini anlatır.

g)      Kerimûddin Aksarayî: Moğolların Anadolu‘yu işgalini anlatan Müsameretü’l-Ahbar isimli eseriyle ünlüdür.

h)      Eflâkî: XIII. yüzyılın ikinci yarısı ve XIV. yüzyılın başındaki Türk kültür hayatını yansıtan Menakibü’l-Ârifin adlı eseri ile ünlüdür.i)

Caca Bey: Anadolu Selçuklularının zayıfladığı yıllarda Kırşehir’i yönetmiş ve kendi adıyla anılan ünlü bir medrese yaptırmıştır. Bu medresede astronomi çalışmaları yapılmış; fizik, kimya ve matematik bilimlerine de büyük önem verilmiştir. 

Dil ve EdebiyatMalazgirt Savaşı’nın kazanılmasından sonra Anadolu‘ya yapılan göçlerin sonucunda bu coğrafyanın nüfusu hızla artmaya başladı. Moğol istilâsı ve baskısıyla Anadolu‘ya gelen Türkmenler, zaman içerisinde Anadolu‘nun her yerinde köyler, kasabalar ve şehirler kurdular. Böylece Anadolu nüfus olarak hızla Türkleşirken, yerleşim yerlerine de Türkçe isimler verilmeye başlandı. Anadolu Selçukluları ve Anadolu Türk beylikleri döneminde, halk Türkçe konuşurdu. Ancak, Anadolu Selçuklularında bilim dili Arapça, edebiyat dili de Farsça idi. Beylikler döneminde ise hem bilim ve edebiyat hem de resmî dil Türkçe oldu. Anadolubeylerinin çoğu Türkçe’den başka bir dil bilmedikleri için Arapça ve Farsça eserler Türkçe’ye tercüme edildi.Özellikle Kösedağ yenilgisinden sonra Anadolu‘daki Moğol baskısı ve zulmü tarikatların kurulmasında etkili oldu. Tarikat şeyhleri ve diğer Türk sûfîler, dini halka Türkçe anlatıyorlardı.Karamanoğlu Mehmet Bey, 1277 yılında Konya’yı ele geçirdiğinde bir ferman yayınlayarak herkesi Türkçe konuşup yazmaya davet etti. Anadolu‘da, Türkçe’nin XII. yüzyılda hâkim olmasının en önemli sebebi Yunus Emre, Aşık Paşa, Gülşehrî gibi şairlerin eserlerini Türkçe yazmalarıydı. Anadolu Selçuklularında ve beylikler döneminde edebiyat; Halk edebiyatı, Tasavvuf edebiyatı, Divan edebiyatı olmak üzere üç dalda gelişmiştir.

Halk edebiyatı: Anadolu‘ya gelen Oğuzlar, Türkçe’den başka dil bilmediklerinden Farsça ve Arapça yazılan şiirlerden anlamıyorlardı. Bu yüzden kendi dilleriyle şiirler söyleyen ozanlara karşı büyük sevgi ve saygı gösteriyorlardı. Halk edebiyatı, ozan denilen halk şairlerinin saz eşliğinde şiirler okumaları ile doğmuştur. Konusunu günlük olaylardan alan bu edebiyatın ilk eserleri, destanlar olmuştur. Horasanlı Ebu Müslim, Hz. Hamza, Hz. Ali ile ilgili menkıbeler halk arasında büyük ilgi görmüştür. Bu destanlardan en önemlileri Battalname ve Danişmentname’dir. Battalname XII. ve XIII. yüzyıllarda Danişmentli topraklarında söylenen ve yazıya geçirilen Türkçe bir destandır. Danişmentname’de ise; başta Danişment Ahmet Gazi olmak üzere birçok Da-nişmentli devlet adamı ve komutanın kahramanlıkları anlatılmaktadır.Ayrıca edebiyat tarihimizde büyük önemi olan Dede Korkut Hikâyeleri, XIV. yüzyılda yazıya geçirilmiştir. Bu hikâyelerde Türklerin Gürcü, Abaza ve Trabzon Rumları ile yaptıkları savaşlar anlatılmaktadır.Anadolu‘da halk edebiyatı ürünlerinin bir diğer örneği de fıkralardır. Bektaşî tarikatına mensup olanların söylediği fıkralar, o dönemden günümüze kadar gelmiştir.Fıkralarındaki hazırcevaplılığıyla tanınan Nasrettin Hoca XIII. yüzyılda yaşadı. Sivrihisar’ın Hortu köyünde 1209 yılında doğan Nasrettin Hoca, devrinin değerli ilim adamlarından dersler alarak kendisini yetiştirdi. O, halk zekâsını yansıtan kendine has güldürü üslubuyla günümüze kadar hep sevildi ve yaşatıldı. Halka zulüm yapanlar ve halkın hakkını yiyenler, daima karşılarında onun nüktesini ve zekâsını buldular. Onun fıkraları Batı dillerine de çevrildi.XIV. yüzyılda Anadolu‘da millî bir edebiyat doğmuştur. Bu dönemde Şeyh Ahmet Gülşehri, Feridüddin Attar’ın Mantıku’t Tayr (Kuşların Dili) adlı eserini genişleterek Türkçeye çevirmiştir. Bu dönemdeki halk edebiyatının diğer ünlü simalarından birisi de Aşık Paşa’dır (1272–1333). Onun en büyük eseri olan Garipname, Türklere hak yolunu göstermek, tasavvufun inceliklerini aktarmak ve onların yanlış yola gitmelerini engellemek amacıyla yazılmıştır. Şeyh Ahmet Gülşehrî ve Aşık Paşa’nın ısrarla Türkçe söylemeleri ve yazmaları, bu edebiyatın gelişmesinde büyük bir rol oynamıştır.

Tasavvuf edebiyatı: Anadolu‘da Türk tasavvuf edebiyatı, XIII. yüzyılda büyük gelişme göstermiştir. Özellikle Kösedağ yenilgisi ve Moğol istilâsından sonra Anadolu‘da siyasî ve ekonomik hayat alt üst oldu. Devlet otoritesinin sarsılması ve iç isyanlar, gerek göçebe Türklerin gerekse şehir halkının kendilerine huzur ve ümit veren tekke ve zaviyelerin etrafında toplanmalarına sebep oldu.XIII. yüzyılda, tekkelerde büyük tasavvuf şairleri yetişti. Mevlâna, Türk edebiyat ve düşünce hayatının bu dönemdeki en büyük şahsiyetlerinden biridir. Mevlâna, eserlerinde “en büyük hakikat” dediği Allah’a ulaşmanın yollarını gösterdi. Devrinin diğer sûfîlerini de etkileyen Mevlâna, şiirde tasavvuf edebiyatının ölümsüz mısralarını meydana getirdi. Ölümünden sonra oğlu Sultan Veled tarafından kurulan Mevlevîlik tarikatı, onun fikirlerinin geniş kitlelere ulaşmasında önemli rol oynadı. Mevlâna’nın başlıca eserleri şunlardır:

Mesnevi: Farsça yazılmış altı ciltlik bir eserdir. Mesnevi, birçok hikâye üzerine kurulmuştur. Tasavvuf! fikirler, bu hikâyelerden yola çıkılarak açıklanmıştır. Bu eser, insanlara sevgiyi, hoşgörüyü ve inanç yolunun gerçek mutluluk yolu olduğunu öğretmiştir. Mevlâna’nın bu ünlü eseri günümüzde pek çok dile çevrilmiştir.

Divan-ı Kebir: Yedi ciltten meydana gelen bu eserdeki gazellerde sevgi ve aşk konuları işlenmiştir.

Fihî Mâfih: Mevlâna’nın rubaî tarzında söylediği şiirlerdir.

Mektûbât (Mektuplar): Selçuklu devlet adamlarına ve yakınlarına yazdığı mektupların derlenmesinden oluşmuştur.Ahmet Fakih, Şeyyad Hamza ile Mevlâna’nın oğlu Sultan Veled bu dönemin ünlü tasavvuf şairlerindendir.XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu‘da millî bir tasavvuf edebiyatı doğmuştur. Bu edebiyatın en büyük şairi Yunus Emre’dir (1240–1320). Büyük bir şair olan Yunus, tasavvuf aşkıyla Türkçenin şaheserlerini meydana getirdi. Bütün insanlığa hitap eden ve çağım aşan Yunus Enire, çok sade ve anlaşılır bir dille şiirler söyledi. Şiirlerini, Divan ve Risaletü’n-Nushiye adlı eserlerinde topladı. Yunus’un şiirleri, yedi yüzyıla yakın bir süredir devamlı artan bir ilgiyle okunmaktadır. O, Türkçeyi kullanarak millî bilincin gelişmesine yardımcı olmuştur. Dervişlikten şeyhliğe kadar yükselen Yunus Emre, diyar diyar gezerek okuduğu şiirlerinde, insan ve Allah sevgisini işlemiştir. Yunus Emre’ye göre dünya yalandır ve tek gerçek ise ölümdür. İnsan, önce kendini bilmelidir. Yunus Emre, aşağıdaki şiirinde, “kişinin kendini bilmeden Hakk’ı bilemeyeceğini” söyler.

Divan edebiyatı:

Anadolu Selçuklularında Divan edebiyatı, XIII. yüzyıl sonlarına doğru gelişmeye başladı. Bu dönemin ilk divan şairi Hoca Dehhânî’dir. Hoca Dehhânî, Türkçeyi çok sade ve akıcı bir şekilde kullanmıştır. En önemli eseri Farsça kaleme aldığı Selçuklu Şehname-si’dir. XIV. yüzyılda, Germiyanlı Ahmedî de Divan edebiyatının en güzel örneklerini vermiştir. En önemli eserleri; Türkçe yazdığı Divan, İskendername ve Cemşîd û Hurşid’dir. Divandaki kasidelerin birçoğu, Yıldırım Bayezıt’m oğlu Süleyman adına yazılmıştır.Hoca Mesud, Şeyhoğlu Mustafa, Meddah Yusuf ve İzzettin Ahmed de bu dönemin önemli temsilcilerindendir. 

8. EKONOMİK HAYAT

Anadolu Selçukluları sosyal ve e-konomik yönden kendilerine özgü bir politika izlediler. Maveraünnehir ve Horasan’dan Anadolu‘ya gelen Türklerin büyük bir bölümünü yerli halkın boşalttığı yerlere yerleştirdiler. Uzun süren savaşlar ve yerli halkın Bizans topraklarına göç etmesi üretimin düşmesine ve vergi gelirlerinin azalmasına sebep oldu. Anadolu Selçuklu hükümdarları hem üretimi artırmak hem de vergi gelirlerini düzenli hâle getirebilmek amacıyla, isteyen gayrimüslimlere Selçuklu topraklarında yerleşme izni verdiler. XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu‘da ticarî hayat canlandı. Özellikle I. Alâeddin Keykûbat döneminde Anadolu, dünyanın ekonomik bakımdan en zengin ülkelerinden biri durumuna geldi.Anadolu Selçuklu Devleti’nin ekonomisi tarım ve hayvancılık, sanayi ve madencilik ile ticarete dayanıyordu.

Tarım ve Hayvancılık:

Türkler Anadolu‘ya geldikleri zaman köylerin boşalmış olduğunu gördüler. Anadolu‘ya gelen Türkler kısa sürede kırsal bölgelere hâkim oldular. Uzun süren savaşlar nedeniyle yakılıp yıkılan köyleri imar ettiler. Köylere yerleşen Türkmenler tarım ve hayvancılıkla uğraşarak ekonomiyi canlandırdılar.Selçuklular, Bizans yönetiminin baskılarından ve ağır vergilerinden bunalan Hıristiyan halkı kendi topraklarında yaşamaları için teşvik etti. Bu uygulama ile Anadolu‘nun yeniden imar edilmesi ve üretimin artırılması amaçlandı. Selçuklu sultanları tarımın gelişmesi için çiftçilere vergi affı, tohumluk ve çiftçilikle ilgili araç gereç konularında destek sağladılar. Anadolu, I. Alâeddin Keykûbat döneminde güçlü ve bayındır bir ülke hâline geldi. Hatta Celâleddin Harzemşah’ın Ahlat’ı tahrip etmesi üzerine Sultan Alâeddin, müstevfi (maliye bakanı) ve pervaneyi (arazi işleriyle uğraşan) hemen Ahlat’a gönderdi. Zarar tespiti yaptırdı; halkın zararını tazmin ettirerek, onlara tekrar üretici olabilmeleri için gerekli yardımı yaptı.Bu dönemde buğdayın dışında pirinç, yulaf ve pamuk tarımı da yapıldı. Her türlü tarımsal üretim arttı ve Anadolu tahıl ambarı hâline geldi. Ayrıca meyvecilik ve bağcılık da halkın önemli gelir kaynaklan arasında idi.Anadolu‘da bu dönemde koyun, keçi, sığır ve at besleniyordu. Hayvancılık, halkın gıda ihtiyacının karşılanmasının yanında ülke ekonomisi bakımından da önemli bir yere sahipti. Yetiştirilen büyük hayvan sürüleri ve bunlardan elde edilen ürünler önemli miktara ulaşmıştı. XIII. yüzyılda Ankara keçilerinden elde edilen tiftikler, en ünlü ihraç ürünlerindendi. Özellikle göçebe Türkmenlerin yetiştirdiği atlar, İslâm ülkelerinde ve Avrupa’da çok meşhurdu.

Sanayi ve Madencilik

Anadolu Selçuklu Devleti ve beylikler döneminde tarım ve hayvancılığın yanında sanayi de gelişti. Türkler kısa zamanda demircilik, bakırcılık, dokumacılık, dericilik ve silâh sanayisinde ileri bir düzeye ulaştılar. Bu dönemde kâğıt imalâtı ve çinicilik sanatında önemli gelişmeler yaşandı. Türklerin dokuduğu halı, kilim, ipekli ve yünlü kumaşlar, Avrupa pazarlarında çok rağbet görüyordu. Anadolu Selçukluları döneminde Konya, Ankara, Kayseri ve Denizli önemli birer dokuma merkezi hâline geldi. Bu sırada Konya, Malatya ve Erzincan’da dokunan perdelik kumaşlar ülkenin bütün ihtiyacını karşılıyordu. İpek ise Diyarbakır, Siirt ve Balıkesir gibimerkezlerde işlenip ihraç ediliyordu. Dokumacılıkta kullanılan şap madeni, Kütahya ve Giresun’dan çıkarılarak büyük ölçüde yurt dışına gönderiliyordu. Anadolu Selçukluları demir, tuz ve bakır gibi madenleri işleterek dış ticaretin artmasını ve sanayinin gelişmesini sağladılar. Ordunun ihtiyacı olan silâh, zırh ve benzeri savaş araç ve gereçlerini de kendileri imal ettiler. Bunların dışında diğer sanayi kollarında kullanılan boyalar, temizlik maddeleri ve aydınlatma yağlan da ülke içinde üretiliyordu.

TicaretT

icareti geliştirmek ve ticaret yollarının güvenliğini sağlamak, Anadolu Selçuklu Devleti’nin ana politikalanndan birisi olmuştur. Selçuklu sultanları, Anadolu‘nun coğrafî konumu dolayısıyla bu bölgeyi kıt’alar arası bir ticaret merkezi hâline getirmeye gayret ettiler. İzledikleri askerî ve ekonomik politikalar çerçevesinde Sinop, Antalya ve Alanya şehirleri fethedildi. Zamanla bu şehirlerdeki limanlar geliştirilerek önemli ithalât ve ihracat merkezleri durumuna getirildi. Selçuklular dış ticareti geliştirmek için çok düşük gümrük vergisi almayı kabul ederek; Venedik, Çeneyiz ve Floransa gibi İtalyan şehir devletleriyle antlaşmalar yaptılar. Selçuklu sultanları bazı askerî seferlerini bile ticarî amaçla yaptılar. Kara ve deniz yolları bakımdan ö-nemli bir mevkide bulunan Sinop ve Suğdak şehirlerinin alınması da bu amaca yönelikti. Yine ticaretin geliştirilmesi için, soyulan kervanların ve zarar gören tüccarların kaybının ödenmesi de Anadolu Selçuklu Devleti tarafından sağlandı. Bu uygulamayla ilk defa devlet sigortacılığını başlattılar. Anadolu‘da ticarî hayatın canlandırılmasında kervansarayların ayrı bir yeri ve önemi vardı. Selçuklular ticaret yollarının güvenliğini sağlamak için belli aralıklarla kervansaraylar ve hanlar yaptırdılar. Kervansaraylara gelen tüccarlar ve yolcular hiçbir ücret ödemeden buralarda konaklayabilirlerdi. Kervansarayların ihtiyaçları ve giderleri vakıflar tarafından karşılanırdı.Anadolu‘nun büyük şehirlerindeki açık pazarlar, ticaret hanları ve dükkânlar, iç ticaretin yapıldığı önemli mekânlardı. Köylüler, ürettikleri malları açık pazarlara getirirler ve buralarda satarlardı. Hükümetçe atanan şıhne, şehirlerdeki ticarî hayatı kontrol eder ve devlete ait pazarlardaki vergileri toplardı. Anadolu Selçuklularında para ile yapılan alış verişin dışında göçebe Türkmenlerin değiş tokuş yoluyla da ticarî hayatı canlandırdıkları bilinmektedir. 

Anadolu‘da kervan ticaretinin yapıldığı yollar şunlardır:

1)     Antalya limanından başlayan Konya, Sivas, Erzincan üzerinden Gürcistan’a ve Sivas’tan sonra Malatya, Diyarbakır üzerinden Bağdat’a ve Basra’ya uzanan yol.

2)     Antalya limanından başlayarak Konya, Ankara, Sinop üzerinden kuzeye çıkarak Kırım’a giden yol

3)     İstanbul’dan başlayarak İznik, Konya, Adana, Halep Şam üzerinden Mısır’a; yine aynı yol üzerindeki Halep’ten ayrılarak Musul üzerinden Bağdat ve Basra’ya giden yol. Bu ticaret yolları, beylikler devrinde de önemini korudu. Anadolu Selçuklu Devleti’nin kültür ve medeniyetinin gelişmesinde, ülkeden geçen ticaret yollarının getirdiği maddî gelirin payı büyüktür. Sinop, Alanya ve Antalya limanlarının alınmasından sonra Anadolu Selçukluları bir kara devleti olmaktan çıktı. Bu limanlar sayesinde Akdeniz ve Karadeniz’de Türk malları pazar buldu ve halkın refah düzeyi arttı. Ayrıca bu dönemde İran’dan gelen mallar Venedik, Ceneviz, Floransa gibi İtalyan şehir devletlerine ihraç edildi. Anadolu Selçukluları, Karadeniz’deki Suğdak liman kentini fethederek kuzey ticaretini Rusya’ya kadar genişlettiler. Genellikle Arap ülkeleri, İran, Bizans, Venedik, Ceneviz ve Floransa ile ticarî ilişkilerde bulundular. Kösedağ yenilgisi (1243) ve ardından gelen Moğol istilâsı ileAnadolu Selçukluları, ekonomik açıdan büyük bir durgunluğa girdi. Bunun sonucu olarak ülkede üretim azaldı. Moğollar Anadolu‘nun zenginliklerini yıllarca İran’a taşıdılar. Anadolu halkı, önceki zengin ve mutlu dönemlerine bir daha ulaşamadı.Batı Anadolu‘da bulunan Aydınoğulları, Menteşeoğulları ve Karesioğulları gibisahil beylikleri döneminde ise Avrupalılarla olan ticarî ilişkiler devam etti. Kuzey Anadolu‘da Sinop ve çevresini ele geçiren Candaroğullan ise Karadeniz ticaretinden faydalandılar.

Maliye ve para

Anadolu Selçuklularında maliye işlerine Divan-ı istifa bakardı. Devletin bütün gelirleri, hazinede saklanırdı. İki türlü hazine vardı: Bunlar, devlet gelirlerinin konulduğu hazine-i âmire (devlet hazinesi) ile hükümdarların şahsına ait olan hazine-i hassa (iç hazine) idi.Devletin başlıca gelir kaynaklan gümrük, cizye, öşür ve haraç vergileri, maden gelirleri, hayvan sürülerinden alınan vergiler, pazaryerlerinde alım satımdan alınan vergiler, tâbi devletlerin ve beyliklerin gönderdiği vergiler ve hediyeler ile savaşlarda elde edilen ganimetlerden meydana geliyordu. Devlet bu gelirleri ile memurların maaşlarını, ordunun ihtiyaçlarını ve bayındırlık giderlerini karşılardı. Gelir ve giderler düzenli bir şekilde devlet hazinesindeki deftere işlenirdi.Türkler,   Anadolu’ya geldiklerinde,   bir süre yerli halkın kullandığı Bizans parasını kullanmak zorunda kaldı. Çünkü Anadolu Selçuklu Devleti henüz kendi kurumlarını oluşturamamıştı. Selçuklu ekonomisinde para (sikke) her ülkenin ekonomisinde olduğu gibi önemli rol oynardı. İlk Selçuklu paraları, önce bakır sonra gümüş ve altından basıldı. Bunlardan gümüş paraya dirhem, altın paraya ise dinar denilmiştir. Anadolu Selçuklularında ilk para Sultan Mesut tarafından bastırılan bakır paradır.Selçuklular Moğol hâkimiyetine girince sikkeler İlhanlı paralarına göre ayarlandı. Selçuklu sikkeleri daha sonra Moğollarca basılmaya başlandı. Türkmen beyliklerinden Artuklu, Mengücekli ve Saltuklu hükümdarları da kendi adlarına para bastırmışlardır.Altın paraların XIII. yüzyılda basılması, Anadolu‘da Türklerin bu dönemde refah seviyelerinin yüksek olduğunu ve dış dünyayla ticaret hayatına iyice girdiklerini de göstermektedir.      9. BİLİM VE SANAT

Büyük Selçuklularda olduğu gibi Anadolu Selçukluları ve beylikler döneminde de eğitim ve öğretim kurumları medreselerdi. Medreseler, çağının en önemli bilim ve eğitim merkezleriydi. Anadolu Selçuklularında ilk medrese 1193 tarihinde açılan Kayseri Koca Hasan Medresesi’dir. Anadolu Selçukluları ve beyliklerdöneminde açılan medreseler, fikir ve bilim hayatının gelişmesinde önemli katkı sağladılar. Anadolu Selçukluları ve beylikler döneminde açılan medreselerde eğitim ve öğretim, tıpkı Büyük Selçuklu medreselerindeki gibiydi. Medreselerde Kur’ân, hadis, kelâm, fıkıh gibi din bilimleri verilirken, Arapça, matematik, hukuk, dil, hendese, tarih, mantık, astronomi gibi dersler de okutuluyordu. Bu medreselerden yetişenler Anadolu‘nun ilim ve fikir hayatının gelişmesini sağladılar. Moğol baskısı sonucu Asya’dan A-nadolu’ya çok sayıda bilgin ve sanatkâr göç etti. Gelenler, Selçuklu sultanları ve devlet adamlarından büyük saygı ve hürmet gördüler. I. Alâeddin Keykûbat’ın daveti üzerine Mevlâna Celâleddin’in ailesi ile birlikte Konya’ya gelip yerleşmesi buna örnektir.Beylikler döneminde medreseler o kadar yaygın hâle geldi ki küçük köylerde bile birçok medrese kuruldu.Anadolu Selçukluları ve beylikler dönemi, sanat hareketleri bakımından benzeri görülmedik canlılık göstermiştir. Büyük Selçuklu sanatının gelişmesinde Karahanlılarm ve Gaznelilerin önemli etkileri oldu. Büyük Selçukluların devamı olan Anadolu Selçukluları, Türk sanat anlayışını Anadolu‘ya taşıdılar. Anadolu Selçuklu ve beylikler dönemi, yüzlerce yıllık bir tarihten süzülüp gelen Türk sanatının olağanüstü gelişme gösterdiği bir devir oldu. Haçlı seferlerinin ve Moğol istilâsının yıkıcı etkilerine rağmen sanat ve bayındırlık alanındaki faaliyetler gelişerek devam etti. Beylikler döneminde Anadolu hâkimiyetinin beyler arasında bölünmüş olması, Türk sanatını olumlu yönde etkiledi. Zira, Anadolu‘nun dört bir yanında kurulan beylikler, adeta birbirleriyle yarışırcasına, başta merkezleri olmak üzere pek çok yeri mimarî eserlerle süslediler.Türkler, çevreden aldıkları sanat unsurlarını kendi zevk ve yaratıcılıkları ile kaynaştırarak en güzel örnekleri yaratmışlardır. Anadolu Selçukluları da atalarından aldıkları sanat mirasını, yerli unsurlardan da yararlanarak geliştirdiler. Böylece Türk sanatı, İslâm sanatı içinde Anadolu‘ya özgü bir üslûp olarak yerini aldı. Genellikle vakıf gelirleriyle gelişen Selçuklu mimarîsi dinî, sivil ve askerî mimarî olmak üzere üç ana grupta toplanır: 

9. MİMARÎ

a. Dinî mimariBu gruptaki eserler arasında camiler, mescitler, kümbetler, tekke ve zaviyeler yer almaktadır.

Camiler: Anadolu Türklerinin yaptığı ilk mimarî eserler, camiler olmuştur. Değişik plânlarda yapılan camilerin çoğu çok sütunludur. Bunların içinde en önemlileri Konya ve Niğde’deki Alâeddin camileri, Sivas ve Malatya’daki Ulu camilerdir. Ayrıca, Saltuklular döneminden Erzurum Ulu Camii, Mengüceklilerden Divriği Ulu Camii, Kayseri Ulu Camii ve Artuklulardan Mardin Ulu Camii, ilk beylikler dönemine ait önemli mimarî eserlerdendir. Ana malzeme olarak taş ve tuğlanın kullanıldığı camiler yanında, ağaç direkler üzerine yapılmış ahşap camiler de vardır. Bunlar, zengin ahşap işlemeciliğinin görüldüğü önemli yapılardır.

Mescitler: Mescit, minberi olmayan küçük camilerdir. Tek kubbeli olan Selçuklu mescitlerinin yanında düz çatılı olan mescitler de vardır. Erdemşah Mescidi, Küçük Karatay Mescidi, Taş Mescit ve Sırçah Mescit Konya’da bulunan örnek yapılardır. Bunun dışında, Akşehir’de Güdük Minareli Mescit, Har-put’ta Alaca Mescit ve Çankırı’da Taş Mescit önemli yapılardandır.

Medreseler: Türk-İslâm devletlerinde bilim ve düşünce hayatının merkezi medreseler olmuştur. Medreseler Anadolu Selçuklu ve beylikler döneminin en önemli eğitim ve öğretim kurumlarıydı. Anadolu‘da şehirlerin gelişmesine paralel olarak medreseler de çoğalmaya başlamıştır. Bu nedenle ilk medreseler, Anadolu‘yu bayındır hâle getirmeye başlayan ilk Türk beylikleri döneminde görülür. Danişmentliler tarafından yaptırılan Tokat ve Niksar’daki Yağıbasan medreseleri, bilinen ilk medreselerdir.Günümüze kadar ulaşan Selçuklu medreseleri şunlardır: Sırçah Medrese, Gök Medrese, Erzurum Çifte Minareli Medrese, Konya’da Karatay Medresesi, İnce Minareli Medrese, Sivas’ta Gök Medrese, Şifaiye, Buruciye, Kırşehir’de Çaça Bey Medresesi, Kayseri’de Hunat Hatun Medresesi. Beylikler dönemine ait medreseler ise şunlardır: Eğirdir’de Dündar Bey Medresesi, Niğde’de Ak Medrese, Karaman’da Hatuniye Medresesi ve Kastamonu’da Köşk Medresesi.

Türbe ve kümbetler: Türbe ve kümbetler, Anadolu‘da dinî mimarînin ne kadar gelişmiş olduğunu gösteren önemli mezar anıtlardır. Bunlardan, dört duvarının üzeri kubbe ile örtülenlerine türbe; silindirik, çokgen gövdeli, konik vey^a piramit çatılı olanlarına da kümbet denir. Esasını Türkmen çadırlarından alan kümbetlerAnadolu‘da geliştirilerek, değişik tarzdaki örnekleri meydana getirilmiştir.XII. ve XIII. yüzyıllarda Danişmentli, Mengücekli, Saltuklu, Artuklu ve Anadolu Selçuklu hâkimiyet alanlarında bu yapıları çok miktarda görmek mümkündür. En önemlileri arasında Divriği’deki Sittemelik, Erzurum’daki Emir Saltuk, Kayseri’deki Melik Danişment Gazi, Erzincan Tercan’daki Mama Hatun kümbetleri sayılabilir. Bunların dışında Konya’da II. Kılıç Arslan Kümbeti, Kayseri’de Döner Kümbet, Kırşehir’de Çaça Bey Kümbeti, Ahlât’ta Ulu Kümbet, Niğde’de Hüdavend Hatun Kümbeti, Anadolu Selçukluları dönemine ait kümbetler arasında sayılabilir.

Külliyeler: Külliye, camiyle birlikte kurulan medrese, kütüphane, imaret, hastahane ve hamam gibi yapıların bütünüdür. İlk Selçuklu külliyesi, Kayseri’deki Hunat Hatun Külliyesi’dir. Cami, medrese, kümbet ve hamamdan ibarettir. Malzeme olarak taşın kullanıldığı bu külliye, Alâeddin Keykûbat’ın eşi Mahperi Hatun tarafından yaptırılmıştır. Selçuklulara ait bir başka külliye ise, Kayseri’deki Hacı Kılıç Külliyesi’dir. Bu külliye, cami ve medreseden ibarettir. Anadolu‘nun en eski külliyesi olan Divriği Külliye’si Mengücekliler tarafından yaptırılmıştır. Bu eser cami, dürüşşifa ve türbeden oluşmaktadır. Yine Anadolu Selçuklularına ait Konya’da Sahip Ata külliyesi cami, dergâh ve hamamdan meydana gelmiştir.

Anadolu Selçuklu Devletinde Düşünce, Dil ve Edebiyat – Tarih

Düşünce, Dil ve Edebiyat

a. Düşünce Yaşamı
Anadolu Selçuklu Devleti’nde düşünce yaşamı Konya gibi büyük kentlerde ve özellikle saray çevresinde ürünlerini veriyordu. Çünkü, o dönemde bilim adamları, sanatçı, şair ve yazarlar, sultan ya da bey gibi insanlar tarafından korunurlardı.
O dönemde düşünce, bilim ve eğitim faaliyetlerinin gerçekleştirildiği yerler medreselerdi. Anadolu’da ilk medreseler Türklerin gelişinden yaklaşık yüz yıl sonra kurulmaya başladı. 13. yüzyılın ilk yarısında, yani I. İzzeddin ve I. Alaeddin dönemlerinde bir çok yeni medrese açıldı. Bu medreselerden bir çok bilim ve düşünce adamı yetişti. 
Moğol istilası sanılanın aksine Anadolu’daki bilim ve düşünce yaşamını olumlu etkilemiştir. Nasıl olur diyeceksiniz… Haklısınız, her gittikleri yerde taş üstünde taş, omuz üstünde baş koymayan barbar Moğollar, nasıl olur da Anadolu’daki kültür yaşamını olumlu etkilerler?… Olur mu öyle şey!… Olur… Şöyle ki; 13. yüzyılın ikinci yarısında Moğol istilasından kaçan bir çok Türkistanlı, Horasanlı ve İranlı düşünce ve bilim adamı Anadolu’ya geldi. Anadolu Selçuklu Devleti sultanları gelen bu insanları saygıyla kabul ettiler. Onlar da Anadolu’nun düşünce ve kültür yaşamına büyük katkıda bulundular. Bu insanlardan biri Horasan’dan Anadolu’ya göç eden ünlü İslam alimi Mevlana Celaleddin Rumi’dir. (Ayrıntılı bilgi için aşağıdaki bölüme bakınız)
b. Dil ve Edebiyat 
Anadolu Selçuklu Devleti’nde, tıpkı Büyük Selçuklu Devleti’nde olduğu gibi, resmi dil Farsça, bilim dili Arapça, halkın dili ise Türkçe ve diğer yerel dillerdi. Karamanoğulları’ndan sonra bir çok beylik Türkçeyi resmi dil olarak benimsedi. Hem bilim-edebiyat dili hem de resmi dil olan Türkçe o tarihten itibaren gelişme olanağı buldu. Bu dönemde eserleri çoğu Türkçe yazıldı. Anadolu Türkçesi’nin ilk eserlerini Ahmed Fakih, Sultan Veled, Şeyyad Hamza ve Yunus Emre vermiştir.  

Türkçe’yi resmi dil olarak ilk kullananlar Karamanoğulları’dır. Karamanoğlu Mehmed Bey 15 Mayıs 1277’de yayınladığı bir fermanla “Bugünden sonra, divanda, dergahta, bargahta, mecliste, meydanda Türkçe’den başka bir dil kullanılmayacaktır” diyerek Karamanoğlu Devleti’nin resmi dilini Türkçe yaptı. 15 Mayıs tarihi bugün dil bayramı olarak kutlanmaktır.
O dönemde Anadolu’da tasavvuf edebiyatının apayrı bir yeri vardı. Arkadaşlar “tasavvuf”, İslam dininde Tanrı ile evreni bir bütün olarak gören bir inanç ve düşünce akımıdır. Anadolu tasavvuf edebiyatının en ünlü ismi yukarıda sözünü ettiğimiz Mevlana’dır. Diğer ünlü isimler ise Yunus Emre ve Hacı Bektaş Veli’dir. 
Anadolu Selçukluları ve Beylikler döneminde halk edebiyatında büyük bir canlılık görüyoruz. Halk edebiyatının popüler eserleri destanlar ve türkülerdir. Bu destanların en ünlüleri Bizans-Arap savaşlarını konu alan Battal Gazi Destanı ve Bizans-Türkmen savaşlarını konu alan Danişment Gazi Destanıdır. Bu destanları, türküleri ve şiirleri ozanlar yöreden yöreye taşırlardı. Ozanlar bu eserleri kopuz adı verilen bir çalgı eşliğinde söylerlerdi. “Kopuz” bugünkü bağlamanın atasıdır.

Hacı Bektaş Veli 
1210-1271 yılları arasında yaşadığı sanılan bir göçebe Türkmen dervişidir. Yaşamına ilişkin bilgiler çok sınırlıdır. 13. Yüzyılın ilk yarısında, Moğol istilasında kaçarak Anadolu’ya geldi ve Sivas yöresine yerleşti. 1239 yılındaki Baba İshak ayaklanmasına katıldığı sanılmaktadır. Ayaklanmadan sonra, bugün Hacı Bektaş olarak bilinen Sulucakarahöyük’e yerleşti. Bir grup Türkmenle birlikte düşüncelerini yaydı ve burada öldü. Mezarı hala buradadır. Osmanlı Devleti ve Türkiye tarihinde önemli bir yere sahip olan Bektaşi tarikatı üyeleri Hacı Bektaş Veli’yi kendi kurucuları sayarlar. Her yıl, onun adına Nevşehir’in Hacıbektaş ilçesinde devletin en üst düzey yöneticilerinin katıldığı şenlikler düzenlenmektedir. 

Yunus Emre 
Yunus Emre Türk tasavvuf edebiyatının en büyük şairlerinden biridir. Eserlerini anlaşılır bir Türkçe ile yazmıştır. 1238-1320 yılları arasında yaşamıştır. Yaşamına ilişkin bilgi çok azdır. Moğol baskısının etkisiyle Anadolu Selçuklu Devleti’nin dağılıp parçalandığı bir kargaşa döneminde yaşamıştır. Hocası Taptuk Emre’nin tekkesinde hizmet etmiş, onun düşüncelerini yaymak için Anadolu’yu dolaşmış, daha sonra kendisi de şeyh olmuştur. Nerede öldüğü kesin olarak bilinmemekle beraber gerçek mezarının Eskişehir Sarıköy’de olduğu sanılmaktadır. Yunus Emre’nin şiirlerinde olağanüstü bir gözlem gücü, hoşgörü ve insan sevgisi vardır. Onun düşüncelerinde Tanrı ve evrenin bir olduğu vurgulanır. İşte size Yunus Emre şiirlerinden bir örnek.
Keramet baştadır, tacda değildir; Hararet nardadır, sacda değildir.
Her ne ararsan kendinde ara; Mekke’de, Kudüs’te hacda değildir. 

Mevlana Celaleddin Rumi 
1207-1273 yılları arasında yaşamıştır. Anadolu Selçuklu döneminin en büyük tasavvuf şairi ve düşünürüdür. Mesneviadlı eserinde topladığı şiirleri ile tasavvuf düşüncesini ve edebiyatını büyük ölçüde etkilemiştir. Horasan’da doğmuştur. Babası ünlü bir medrese hocası ve tasavvufçu idi. 1218 yılında, yaklaşan Moğol tehlikesi yüzünden ailesi ile birlikte Horasan’dan göçüp Anadolu’ya geldi ve Konya’ya yerleşti. Mevlana Konya’da en güzel şiirlerini ve eserlerini yazdı. Yaşamının sonlarına doğru Farsça olarak yazdığı Mesnevi’de yoğun bir şekilde Tanrı ve doğa sevgisini dile getirir. Mevlana Konya’da çok sevilen bir kişiydi. Cenazesinde Konyalı Yahudiler ve Hıristiyanlar da dahil olmak üzere çok büyük bir kalabalığın olduğu söylenir. Ölümünden sonra oğulları ve öğrencileri Mevlevi tarikatını kurdular. Size Mesnevi’den Türkçeye çevrilmiş güzel bir dize sunuyorum.
Şu akıp giden kum seline bak; ne durması var ne dinlenmesi. 
Bak birden bire nasıl bozuluyor dünya; nasıl atıyor bir başka dünyanın temelini.

Selçuklular Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğe Etkisi

Selçuklular Döneminde Bilimsel Ortam ve Ahiliğe Etkisi

Ünlü Osmanlı Tarihçisi Aşıkpaşazade, Tarih-i al-i Osman adlı eserinde Türkiye Selçukluları zamanında Anadolu’da Türkmen çevrelerde kurulan sosyal, kültürel ve siyası kuruluşlardan biri olarak Ahi teşkilâtını (ahiyan-ı Rum) anmaktadır.

Bu yazar Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacılar) diye Türkmen kadınlara mahsus bir örgütten de bahseder.[2]

Bu örgütün Ahi teşkilatının kadınlar kolu olduğu anlaşılmış bulunmaktadır.

Esasen bu iki teşkilat Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev’in ikinci saltanatı yıllarında Selçuklu Devleti’ni yeniden yapılandırma çalışmalarının bir parçası olarak devletin destek ve himayesinde kurulduğu görülmektedir.

Bu Sultan’ın Ahi ve Bacılar için Kayseri’de bir sanayi sitesi inşaa ettiğini de biliyoruz.

Araştırmalar, Türkiye Selçukları Dönemi’nde Ahi teşkilâtının ilk olarak Orta Anadolu’da (Kayseri) XIII. yüzyılın başlarında ortaya çıktığını ve bu asır içinde bütün Anadolu’ya yayıldığını göstermektedir.

Özellikle Türkmenlerin Uluğ Sultan diye andıkları I. Alaeddin Keykubad zamanında bütün Anadolu’ya yayılmış ve devletin yapısı içinde yer almıştır. O dönemde belediye ve emniyet hizmetleri bu iki kuruluşa gördürülmüştür.

Anadolu’da Ahi Teşkilatı’nın zuhurundan önce Azerbaycan’ın muhtelif şehir ve kasabalarında Türkmenler arasında Ahilik mesleğine mensup, kendilerine Ahi denilen esnaf ve sanatkar insanlar vardı.

Fakat bunların bir örgüt hiyerarşisi içinde bulunmadıkları, münferit meslekî faaliyetleri icra edenler oldukları görülmektedir.

Bilhassa Ahlatşahlar (Sökmenoğulları) Devleti dönemi’nde Ahilerin Sökmenler ülkesinde yaygın olduklarını biliyoruz.

Vakıa Anadolu’daki ilk Ahilerin hemen hepsi Azerbaycan’dan ve bahusus Sökmen ilinden gelmiş kişiler oldukları görülmektedir.

Anadolu Ahi Teşkilatı ‘nın baş mimarı sayılan debbağların (derici esnafının) piri olup, Ahi Evren diye ünlenen Hace Nasırüddin Mahmud, Hoy’ludur.

Ahi Türk ve kardeşi Ahi Başara Urmiyelidir. Hoy ve Urmiye o dönemde Sökmen iline dahil idi. Tacir Mevdud’un oğulları Ahi Şihabeddin Çoban ve Ahi Bereddin Yaman Ahlatlıdırlar. Ahi Ahmer Nahcevanlıdır. Ahi Yusuf Sürmarlıdır. Velhasıl Merendli, Tebrizli, Zencanlı, Merağalı Ahiler bulunmakradır.

34. Abbasi Halifesi en-Nasır Li dinillah’ın kurduğu Fütüvvet teşkilâtının üyeleri olan bu ilk Ahiler Anadolu’da örgütlenerek esnaf ve sanatkarları içine alan bir kuruluş olarak ortaya çıkmıştır.

Başlangıçta Ahilik Fütüvvet teşkilatının içinde teşekkül ermiş ise de bilahare ayrı bir biçimde yapılanmış, Fütüvvet teşkilatı ortadan kalktıktan sonra da Ahilik Anadolu’da varlığını uzun süre devam ettirmiştir.

Bugüne kadar Ahilik üzerinde yapılan çalışmalarda genel olarak Ahi teşkilatının yapısı, kültürel, sosyal ve ekonomik yönü üzerinde durulmuştur. Ahi teşkilatının bilimsel temeli ve Anadolu Ahiliğinin bilimle ilişkisi üzerinde durulmamış ve araştırmalara konu olmamıştır. Burada Selçuklular Dönemi’nde Anadolu Ahi Teşkilatı’nın bilimsel alt yapısı ve Ahilerin bilime yaklaşımları, bu yöndeki düşünce ve anlayışları ele alınacaktır.

A. AHİLİĞİN KURULDUĞU DÖNEMDE ANADOLU’DA BİLİMSEL ORTAM

Türkiye Selçukluları ve Orta Anadolu’da 100 kûsûr yıl iktidar olup, bilahare Selçuklular tarafından ortadan kaldırılan Danişmend oğulları Devleti Dönemi’nde Anadolu’da yoğun bir bir bilimsel faaliyet göze çarpmaktadır.

Danişmend Oğulları Devleti ortadan kaldırıldıktan sonra da Danişmendlilerin koyduğu bilimsel gelenek Danişmend ilinde devam etmiştir, Anadolu Selçukluları Devleti’nin kuruluşunu takip eden ilk 150 yıl ve Danişmendoğulları Dönemi’nde Anadolu’da telif edilen eserlerin hemen tamamı tıp, astronomi (heyet) matematik, felsefe gibi aklî ve tabiî ilimlere dairdir.

Bu dönemde Anadolu’da bulunan bilim adamları bu yönde faaliyet göstermişlerdir. O dönemlerde Anadolu’ya gelip Kayseri’ye yerleşen Ömer b. Muhammed b. Ali es-Savî ”Akaid-i Ehl-i Sün-net” adlı eserinin önsözünde;

”Diyar-ı Rum’a geldim. Herkesin ilm-i nucûm (Astronomi) ile uğraşmakta olduğunu dini ilimlerden bi-haber olduklarını gürdüm”

diyerek bu gerçeği ifade etmekte ve dini ilimlere olan ihtiyacı karşılamak amacıyla eserini yazdığını bildirmektedir.[3]

Anadolu’da felsefeye ve tabiat bilimlerine yönelişin sebebi ilk devir Selçuklu sultanlarının ve Danişmendli devlet adamlarının Mu’tezile mezhebi eğilimli olmalarından kaynaklanmaktadır.

Bilindiği gibi Mu’tezile Mezhebi İslâm’ın doğuşundan bir asır sonra ortaya çıkmış, İslâm dinini, akıl ölçü ve kurallarına göre yorumlayan dini ve felsefi bir harekettir.

Mu’tezile mezhebi mensuplarına İslâm dünyası rasyonalistleri (akliyeciler) tabir edilir.

Bir dönemde Abbasiler Mu’tezile’yi resmi mezhep olarak kabul ettiler.

Fakat IV. Hicri asırda Eş’ari ve Maturidî mezheplerinin devletler tarafından desteklenmesi ve tasavvufî düşüncenin rağbet kazanması sonucu Mu’tezile mezhebi geri plâna itildi.

Hatta mensupları takibe uğradı.

Büyük Selçuklu Devleti kurulduktan sonra Tuğrul Bey’in Veziri Amidü’l-Mülk Ebu Nasr el-Kündürî, Mu’tezile mezhebinden olduğu için bu mezhebi yeniden ihya etmek istedi.

Eş’arilere karşı savaş açtı.[4] Böylece Abbasiler zamanında bir dönemde başlayan Mu’tezile-Eş’ari mezhebi mücadelesi yeniden gündeme geldi.

Bu durum, Eş’ariler arasında büyük bir huzursuzluk yarattı.

Vezir el-Kündürî aleyhtarı büyük bir siyasî ve dinî mücadele başlatıldı. Eş’ari mezhebinden olan meşhur mutasavvıf Ebü’l-Kasım el Kuşeyrî ”şikayetu ehli’s-sünne ma nalehum mine’l-mihne” adlı bir eser yayınlayarak bu şikâyetleri dile getirdi.

Bu şikâyetlerin Tuğrul Bey’e de ulaştırıldığı anlaşılmaktadır.[5]

Abbasi Halifesi el-Kaim bi-Emrillah ünlü Eş’ari mezhebi siyaset bilimcisi Maverdî’yi diplomat olarak Tuğrul Bey’in yanına göndererek el-Kündürî aleyhtarı şikayetleri Türk sultanına iletmiş olmalıdır.

Bu şikâyetler Kündürî’nin azline ve tutuklanmasına daha sonra da idamına sebep olan en önemli olaylar arasında yer aldığı muhakkaktır.

Selçuklu hanedan ailesinden bazı şehzadelerin Ebu Nasr el-Kündürî’nin yürüttüğü dini, siyasi politikadan yana oldukları anlaşılmaktadır.

Yani bazı hanedan mensubu kişiler ve bunlara yakınlığı olanlar arasında Mu’tezile eğilimli kişiler ve şehzadeler vardı.

Bu Mu’tezile fikirlerin hanedan üyeleri arasında taraftar bulması Selçuklu ailesinin muallimi olarak nitelendirilen Türkmen Danişmend Ali Taylu’dan (Danişmendoğullarının ceddi) kaynaklandığı sonucuna varmak imkan dahilindedir.

Tarihçi Beyhaki’nin anlattıklarına bakılırsa Buharalı olan bu Türkmen Danişmend Ali Taylu başlangıçtan itibaren Selçuklu ailesi ile temas halinde bulunmuş ve Selçuklu Devleti’nin kuruluşunda pay sahibi olan bir kişidir. Kız vererek Selçuklu ailesiyle akrabalık da tesis etmiştir. Kaynakların bildirdiğine göre Kutalmış’ın kayınpederi olmuştur.)[6]

Süryani tarihçi Ebu’l’Ferec, Danişmend Ali Taylunun oğlu ve Danişmendoğlu Devleti’nin kurucusu Melik Ahmed Gazi’den Anadolu fatihi Süleyman Şah’ın dayısı diye söz ederken bu gerçeği dile getirmektedir.[7]

Kutalmış’ın bu Danişmend Ali Taylunun damadı ve talebesi olduğu anlaşılıyor.

Kutalmış ile Vezir Kündürî arasında da ilişki bulunduğu açıktır.

Bu durum Kutalmış’ın Kündüri gibi Mu’tezile mezhebinden olduğunu gösteriyor. İbnü’l-Esir’in Kutalmış hakkında verdiği bilgiler bunu te’yid etmektedir. Bakınız İbnü’1 Esir ne diyor:

”Şaşılacak şeydir ki Kutalmış, Türk olmasına rağmen astronomi ilmini çok iyi biliyordu. Bundan başka felsefe geleneği ile ilgili bilimleri de biliyordu. Kendisinden sonra oğulları ve ahfadı da felsefe geleneğinden gelen ilimleri öğrenmeye devam ettiler. Ve bu alanda isim yapmış olan bilim adamlarını himayelerine aldılar. Bu durum onların dini inançlarında pürüz meydana getirdi”.[8]

Burada görüldüğü üzere bu bilgileri veren Eş’ari mezhebinden olan İbnü’1 -Esir,

Kutalmış’ın astronomi ve felsefe bilmesini tuhaf bulmakta bu felsefi bilgilerin onun dini inanışında yer tutmasını da hoş bulmamaktadır. Bu yorum Kutalmış’ın Mu’tezile mezhebine eğilimi bulunduğunu gösteriyor. İşte İslâmda bu bilimsel geleneği yaratan da Mu’tezile mezhebidir.

Danişmend Oğullannın Kayseri şehir muhafızı olduğu bildiren İbnü’l-Kemal diye ünlenen Kayserili İlyas b. Ahmed adlı bir zat Danişmendoğlu Melik Ahmed Gazi’ye sunduğu ”Keşfü’l-akabe” adlı astronomiye dair olan eserinin önsözünde Melik Ahmed Gazi hakkında şöyle diyor:

” Pek çok filozoflar ve faziletli kişiler ve dünyanın dört bir yanından akliyeciler ( ehl-i ukul ) o yüce zata yöneldiler ve her biri sahip oldukları ilimlerini yaymaları ve ilimlerini uyguladıkları ölçüde o Hazretin cömertlik denizinden pay almaktalar”.[9]

Görüldüğü üzere Melik Ahmed Gazi de aynen eniştesi Kutalmış gibi felsefe geleneğinden gelen bir kişidir. Kendisine Danişmend denmesi de bundandır.

Kutalmış’ın oğulları ve ahfadı olan Türkiye Selçuklularının ilk sultanları, dini ve ilmi konumları hakkında fazla bir bilgi mevcut değildir.

En azından Anadolu’nun fatihi Süleyman Şah’ın babasının yolunda ve onun anlayışında olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Türkiye Selçukluları sultanlarının da atalarından gelen geleneği sürdürdüklerini İbnü’l-Esir bildirmektedir.

Bununla beraber II. Kılıç Arslan’ın felsefi konulara ilgi duyduğunu ve bu konudaki ilmî tartışmalara katıldığını Süryani Mihail bildirmektedir.[10]

İbn Bibi 1. G. Keyhüsrev’in İbn Sina’nın hayranlarından olduğunu bildirmektedir.[11]

Mutaassıb bir şafii olan İbnü’l-Esir II. Kılıç Arslan’ın diğer oğlu II. Süleymanşah için şöyle diyor:

”Ancak onun itikadının bozuk olduğu felsefi inançlar taşıdığı bu inançta olan kimseleri himaye ettiği onlara destek verdiği bildirilmektedir”.[12]

Demek oluyor ki bu bilimsel ve felsefi gelenek Anadolu’da devam etmiştir. İşte buna benzer haberler Selçuklular zamanında (ilk bir buçuk asırda) Anadolu’da devlet adamlarının Mu’tezile mezhebine yatkın olduklarını ortaya koymaktadır.

B. BİLİMİN İŞE DÖNÜŞTÜRÜLMESİ VE UYGULAMASl

Türkiye Selçukluları Dönemi’nde devlet adamlarının tabiat bilimlerine ve felsefeye ilgi duymaları bilim adamlarını bu alanda eserler vermeye ve fikir üretmeye yönlendirmiştir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere bu dönemde te’lif edilen eserlerin hemen tamamı bu bilimlere dairdir.

Bu alandaki çalışmalar bilimin iş alanında uygulanması ve insanların bilimden yararlandırılması düşüncesinin doğmasına vesile olmuştur.

Bilimin işe dönüştürülmesi ön plâna çıkmış ve bunun uygulaması için çaba sarf edildiği görülmektedir.

II. Kılıç Arslan zamanında Kayseri’de yaşayan Tiflisli Hubeyş bin İbrahim, ”Beyanü’s-sınaat” adlı eserinde san’at alanında bilimden yararlanmanın yollarını göstermeye çalışmakta ve san’at alanında bilimden geniş ölçüde yararlanılabileceğini savunmaktadır.[13]

Aynı dönemde Diyarbekir Artukluları Devri bilgini Cizreli Ebu’l İzz İsmail b. er-Rezzaz (602/1205) ”el-Cami’ beyne’l-ilm ve’l-amel” (ilim ile amelin birleştirilmesi) adlı eserinde pek çok otomatik makinelerin projesini çizerek ilmin amele dönüştürülmesi yollarını göstermektedir.[14]

Yukarıda adı geçen Keşfü’l-akabe adlı eserde de bilim adamlarının bilimi uygulamaları ölçüsünde değer kazandılar derken bu hususu ifade etmiş olmaktadır.

Gene XIII. yüzyılın başlarında bir Kübrevî Şeyhi olan Necmeddin Daye de Sultan Alaaddin Keykubad’a sunduğu Mirsadü’l-ibad adlı eserinde sanatı ilmin insan ruhunda meydana getirdiği gücün neticesi olarak görmekte ve san’atı “insanın sahip olduğu ilmi sayesinde aklın direktifi ile kullandığı birtakım alet ve edavat vasıtası ile ruhunu eşya üzerinde göstermeye çalışmasıdır” şeklinde tarif ederek ilim ile san’at arasındaki ilişkiyi belirtmeye çalışmaktadır.[15]

Bu düşüncenin Anadolu’da bir süre gelişme gösterdiği ve uygulama alanı bulduğu görülmektedir.

O devirde bu zihniyetin uygulayıcıları Anadolu’nun hirfet ve zenaat erbabı olan Ahiler idi.

Anadolu’da Ahi teşkilatının kurucusu olarak tanınan Ahi Evren’in bu konuya özel bir önem verdiği görülmektedir.

O eserlerinde sık sık ilmi iş ve sanat alanında kullanmak gerektiğini ifade eder.[16]

İlmin amelden önce geldiğini ilimsiz amelin fayda saylamayacağını kişi ilmini uyguladığı ölçüde makbul insan olacağını savunmaktadır.[17]

Bir başka yerde de insan ruhunda teorik (nazarî) ve pratik (amelî) güçler bulunduğunu bu iki gücün birlikteliğini vurgulayarak ilimle oluşan ruhtaki irade ve kudretin pratik gücü meydana getirdiğini ve bunun iş ve üretime yönlendirilmesi fikrini savunmaktadır.[18]

Zaten Anadolu’da Ahi teşkilatının kuruluş amaçlarından biri de ilmi çeşitli san’at alanında uygulamaya koyarak ve toplumu bundan yararlandırma ülküsünün pratiğe dönüşmesidir.

Yukarıda arz etmeye çalıştığım zihniyetin Anadolu Ahi Teşkilatı’nın kurulmasına vesile olduğunu söylemek istiyorum.

Demek oluyor ki Ahi teşkilatı Anadolu’da tabiat ilimleri alanındaki çalışmaların ışığında kurulmuştur.

Burada şunu da belirtmek durumundayım:

Selçuklular zamanında Ahilik bilimsel bir temele dayanmakta iken ve bilimin verilerinden pratik hayatta yararlanmayı esas almış iken Osmanlılar döneminde Ahiliğin bu bilimsel yönünün algılanamadığı veya bu yönüyle Ahiliğin Osmanlılara intikal etmediği anlaşılmaktadır.

Nitekim Ahiliğin fikir babası olan Ahi Evren’in ve eserlerinin Osmanlı uleması tarafından bilinmemesi ve tanınmaması ve hatta Selçuklular Dönemi’ndeki Ahi çevreleri ile ilgili bilgilerin Osmanlılara intikal etmemesi de bunu göstermektedir.

Bunun da en önemli sebebi Kösedağ yenilgisini takip eden bir asır boyunca (1243/1335) Anadolu’da hüküm süren Moğol iktidarının Ahi Evren Hace Nasirüddin Mahmud ve arkadaşları üzerindeki ağır şiddetli ve zalim baskı ve takipler sonucu onların eserlerinin yayılamaması ve okunamaması, onların yarattığı bilimsel geleneğin Anadolu’da devam etmesini engellemiş olduğunu düşünüyorum.

Ahi Evren Şeyh Nasirüddin Mahmud ”Letaif-i Hik-met” adlı eserinde Ahiliğin kuruluş felsefesini şöyle ifade etmektedir:

“Allah insanı medeni tabiatlı yaratmıştır: Bunun anlamı şudur: Allah insanı yemek içmek giyinmek evlenmek mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır.

Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz.

Bu yüzden demircilik, marangozluk gibi birçok meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi demircilik ve marangozluk da birtakım alet ve adevatla yapılabildiği için bu alet ve adevatı tedarik için de çok sayıda insana ihtiyaç vardır.

Böylece insanın (toplumun) ihtiyaç duyacağı bütün san’at kollarının yaşatılması gerekir. Bu halde toplumun bir kesiminin san’atlara yönelmesi ve her birinin belli bir san’atla meşgul olması gerekir ki toplumun bütün ihtiyaçları görülebilsin.”[19]

İşte Ahilik bu duygu ve düşüncelerin sonucu olarak ortaya çıkmış olduğunu söylemek istiyorum.

Gene Ahi Evren san’atkarların iş ortamındaki çalışma düzenleri hakkında da şöyle bir fikir beyan etmektedir:

” Bir çok insanın bir arada çalışması san’atkarlar arasında rekabet ve münazaaya sebep olabilir çünkü bunların her biri kendi ihtiyacına yönelince menfaatler çatışması ortaya çıkar. Karşılıklı hoşgörü ve affetme olmadığı zaman münazaa ve ihtilaf zuhur eder. O halde bu insanlar arasındaki ihtilafı halledecek kanunlar koymak gereklidir. Bu kanun şeriata uygun olmalı ki ona uyulsun ve insanlar arasındaki ihtilafın halline vesile olsun. İhtilafsız bir ortam yaratılınca herkes rahatça umduğunu elde eder. İhtilaf zuhurunda ise bu kanuna müracaat ederek ihtilaflar ortadan kaldırılabilir. Peygamberlerin şeriat koymaları bundandır. ”[20]

Öyle görünüyor ki, Ahi Evren Hace Nasiryuddin Mahmud’un bu fikirleri doğrultusunda tarih boyunca Anadolu’ da Ahi işyerlerinin yönetmelikleri olan Ahi şecerenameleri Ahi Fütüvvetnameleri meydana getirilmiş ve ahilerin çalışma ortamındaki düzenleri bu eserlerde tespit edilen kurallar çerçevesinde sağlanmıştır.

Ahiler de bu kurallara kuvvetli bir iman ile bağlı olmuşlardır. Tarih boyunca Ahi iş yerlerinde bir gelenek halinde sürdürülen töreler bu kurallara dayanmaktadır.

İbn Haldun sanatı ve sanat kollarını uygarlığın gereği olarak görmektedir.[21]

Anadolu Selçukluları Devri’nin en güçlü filozofu olan Ahi Evren Şeyh Nasirüddin Mahmud da toplumun mutluluk ve refahı için bütün sanat kollarının yaşatılmasının gerekli olduğunu savunmuştur. Onun, İhvanü’s-safa’nın bu konudaki görüşlerini tercih ettiği görülmektedir.[22]

Ahi Evren’in İhvanü’s-safa risalelerini çok iyi mutalaa etmiş olduğu görülmektedir. Bu da Ahinin tabiat ilimleri alanında derinleşmiş olduğunu ortaya koymaktadır. Ahi teşkilatının piri olan zatın bu bilimsel kişiliği Ahi teşkilatının kuruluşunda bilimin ne kadar önemli bir yeri bulunduğunu göstermektedir.

Ahi Evren bütün san’at erbabının belli bir yere toplanmalarını ve orada sanatlarını icra etmelerini de öğütlemektedir. Bu konuda aynen şöyle diyor:

”Toplum çeşitli sanat kollarını yürüten insanlara muhtaç olduğuna göre bu sanatların her birini yürüten çok sayıda insanların belli bir yerde toplanmaları ve sanatkarların her birinin kendi sanatlarıyla meşgul olmaları sağlanmalıdır ki toplumun bütün ihtiyaçları görülebilsin. ”[23]

Ahi Evren’in bu sözlerinden şehirlerinde sanayi çarşılarının kurulması fikrinin ortaya atıldığını görüyoruz.

Ahilik ve Ahi teşkilatı işte bu düşüncelerin uygulamaya koyulmasının tabii bir sonucu olarak doğmuş ve gelişmiştir. Ahi Evren Şeyh Nasiruddin Mahmud’un bu düşünceleri, devrin sultanları ve yöneticileri tarafından benimsenmiş olduğu ve uygulandığı anlaşılmaktadır.

Zira Ahi Evren ilk yerleştiği yer olan Kayseri’de Ahilere mahsus büyük bir sanayi sitesinin kurulmuş olduğunu bazı kaynaklardan öğrenmekteyiz.

Ahi Evren’nin kayın pederi Şeyh Evhadüddin Hamid el Kirmani (635/1237) adına Muhammed es Sivasi tarafında kaleme alınan Menakıb-ı Şeyh Evhadü’d-din-i Kirmani adlı eserde bildirildiğine göre Kayseri’ de bir dericiler çarsısı, bunun bitişiğinde de Külah dûz1ar çarşısı bulunuyordu.[24]

Aynı eserin bir başka yerinde de Kayseri’de bakırcılar çarşısından da söz edilmektedir.[25]

Bu eserde Kayseri’de dokumacılar ve örgücüler çarşısından da bahsedilmekte, Evhadüd-dini Kirmani’nin müridlerinin buradan İstanbul’a ve diğer Rum beldelerine halı ve kilim ihraç ettikleri bildirilmektedir.[26]

Devrin tarihçisi İbn Bibi de buradaki Debbağlar (dericiler) çarşısından bir vesileyle bahsetmektedir.[27]

Debbağların piri olan Ahi Evren’in evi de bu debbağlar çarşısında bulunan Hanikah’a bitişik idi ve bir kapısı Hanikah’a bir kapısı da camiye açılıyordu.[28]

Ahi teşkilatının lideri Ahi Evren Hace Nasirüddin’in burada faaliyetini sürdürdüğü tespit olunmaktadır.

Selçuklular zamanında Kayseri’de teşekkül eden Ahi teşkilatının yanında Türkmen hanımlarında kendi aralarında örgütlendikleri ve onların kurduğu örgüte de Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) dendiği tespit olunmaktadır.

Kayseri’deki bu sanayi sitesinde bulunan örgücüler ve dokumacılar çarşısında Ahilerin kızları ve hanımları da el sanatlarını burada icraa ediyorlardı.

Hatta Yeniçerilerin başlarına giydikleri Akbörk’ün ilk defa Kayseri’deki Külah dûz1ar çarşısında Bacılar tarafından imal edildiğini tespit etmekteyiz.

Türkmen Şeyh Evhadüd-din Hamid el Kirmani’nin kızı ve Ahi Evren’in eşi olan Fatma Bacı (Fatma Hatun) da bu örgütün lideri konumunda olduğu anlaşılmaktadır.[29] Bu konuda müstakil bir eser yayınlamış olduğumu da burada hatırlatmak isterim.

C. AHİLİĞİN SELÇUKLULARDAN OSMANLILARA İNTİKALİ

Yukarıda açıklamaya çalıştığım Selçuklular zamanındaki fikri ve ilmi gelişmenin birtakım siyasi, sosyal ve kültürel gelişmelere bağlı olarak tedricen zayıf1adığı özellikle de Moğolların 1243 yılında Anadolu Selçukluları Devleti’ni hakimiyetleri altına almalarından sonra bu alandaki çalışmaların tamamen yok edildiği gözlenmektedir.

Bu dönemde Selçuklu ümerasından Pervane Muinüddin Süleyman, Vezir Taceddin Mu’tez, Sahip Ata Fahrüddin Ali ve Nuruddin Caca’nın Orta Anadolu’da Ahi ve Türkmen çevreler üzerindeki ağır siyası ve fikrî baskıları ve birçok vilayetlerde gerçekleştirdikleri katliamlar sonucu Ahi ve Türkmen çevreler büyük kalabalıklar halinde uc bölgelere göç etmek zorunda kaldılar.

Bu emirler sultandan aldıkları bir fermana istinaden Ahi ve Türkmen çevrelerin ellerindeki işyerleri medrese, tekke ve zaviyeleri müsadere ediyorlardı.[30]

Bu durumda Ahiler, Ekberîler, Bektaşî ve Babaî dervişler, Haydarî ve Evhadî dervişler gibi dinî-tasavvufî zümreler yanında bunlarla iç içe olan Kayılar, Germiyanlılar, Bozoklar, Salutlar, Avşarlar gibi millî unsurlar da uc bölgelere göçüyorlardı.

Özellikle Danişmend ilinden daha kalabalık gruplar göç ediyorlardı.

Nitekim, Manzum Hacı Bektaş velayetnamesinde Hacı Bektaş’ın zaman zaman halife ve müridlerine uc bölgelere göçmelerini ya emretmekte veya öğütlemektedir.[31]

Velayetnamenin diğer bir nüshasında[32] Hacı Bektaş’ın dost-ı sadık’ı olarak tanıtılan Şeyh Sadrüddin-i Konevî de ”vasiyyet”inde gençlerin ve gücü yetenlerin şu Diyar-ı Rum’u (Anadolu’yu) terk etmelerini öğütlemektedir.[33]

Yüz sene aralıksız devam eden bu göçler, uc beyliklerin ve Osmanlıların insan potansiyelini oluşturuyordu.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu ve yapılanmasını sağlayan fikrî dinamiklerin başında Ahi Evren diye tanınan Kırşehirli Hace Nasirüddin Mahmud el Hoyî’nin (1261) baş mimarı olduğu Ahilik hareketi ve Hacı Bektaş-ı Horasanî (1271) mektebinden neş’et eden Bektaşilik hareketi ve Şeyh Sadruddin-i Konevî (1275) ve talebelerinin Anadolu’da başlattıkları ekberiye hareketi bulunmaktadır.

Bu üç dinî-fikrî hareket Orta Anadolu orijinlidir. Her üç hareketin pirleri olan Ahi Hace Nasıreddin Mahmud, Hacı Bektaş-ı Veli, Sadrudin-i Konevî çağdaş olup aralarında sıkı bir dostluk, gönüldaşlık ve ülküdaşlık bulunmaktadır.

Zaman zaman bir araya gelip görüşmeleri olmuş ve mektuplaşmışlardır.[34]

Anadolu Selçukluları zamanında ortak bir dinî ve siyasî düşünüş ve anlayış içinde bulunmuşlardır.

Bu pirler o dönemde Anadolu’yu işgal eden Moğol iktidarı ve bu işgalci güç yanlısı olan yönetici ve çevrelere karşı menfi bir tavır içinde bulunmuşlardır.

Bu üç pirin dini ve siyasî birlikteliği onlara bağlı olanlar arasında da kendisini göstermiş ve bu üç fikrî hareketin mensupları Osmanlı Devleti’nin hizmetinde birbirleriyle uyum içinde faaliyet göstermelerine vesile olmuştur.

Bu durum Osmanlı Devleti’nin sağlıklı bir şekilde yapılanmasına güçlü bir birlik ve beraberliğin oluşmasına ve devletin hızlı büyümesine güç katmıştır. Bu zümreler devlete hizmeti dinî bir heyecan ve iman halinde yürütmüşlerdir.

Bu devrede Anadolu’da aklı ilimlerle ve bilimle uyumlu ve hatta tabiatı ve eşyanın sırlarını inceleyip araştırmaya esas alan tasavvufi bir duyuş ve düşünüş biçimi (âfakîlik) oluşmuş iken.[35]

Moğol istilasından sonra bu duyuş ve düşünüşte olan Ahi ve Türkmen ve çevrelerin teşkilat ve tarikatları dağıtılmış aklı ilimlere muhalif olan çevrelerin meşrepleri ön plâna çıkmıştır. Bu durumda Anadolu’da tabii ve aklî ilimler tamamen himayesiz kalmıştır. Moğol istilasından sonra Anadolu’ da hızlı bir mistikleşme görülmektedir.

Bunun sonucu olarak bu dönemde telif edilen eserlerin büyük ekseriyeti tasavvufî-dinî ve edebî eserlerdir. Bunda Moğol iktidarının yanında İranî çevrelerin de büyük rolü görülmektedir. Anadolu’daki bu fikrî ve ilmî gelişim ve değişimin sebeplerini maddeler halinde açıklamak gerekirse;

I. XIII. asrın ilk çeyreğinden itibaren çok sayıda mutasavvıf ve dervişler Moğol istilası önünden kaçıp Anadolu’ya sığınmışlardır. Bu tasavvufi zümrelerin Anadolu’da faaliyet göstermeleri sonucu Anadolu’da fikrî denge tasavvuf lehine bir gelişme göstermiştir.

II. Moğol iktidarının Anadolu halkı üzerinde yarattığı şiddetli fikrî ve siyasî baskı ve gerçekleştirdiği acımasız katliamlar Anadolu halkını bezginliğe ve ümidsizliğe sevk etmiştir. Bu durum me’yus ve çaresiz insanlara umut ve huzur kaynağı olan tekke ve zaviyelere rağbeti arttırmıştır. Bu hızlı gelişme aklî ve tabii ilimlere karşı ilgiyi azaltmıştır.

III. Moğolların Anadolu’da gerçekleştirdikleri katliam ve zulümle de pek çok aydın, kültürlü ve bilge kişilerin telef olmasına veya Moğol zulmünden kaçıp Anadolu’yu terk etmelerine, Ahi teşkilatının baş mimarı Ahi Evren ve arkadaşları da Kırşehir’ de katliama uğramalarına sebep olmuştur.

IV. Moğol hakimiyeti, Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyasi otoritesinin ve ekonomik gücünün zayıflamasına sebep olmuştur. Bu durumda ilim adamlarının himayesiz kalmalarına ve Anadolu’dan göçmelerine yol açmıştır. Ancak XIII. asrın sonlarında istiklallerini ilan eden Türkmen beylerin -sınırlı da olsa- bazı ilim ve fikir adamlarını himayelerine aldıkları görülmektedir.

V. Moğol iktidarının himayesini kazanan Mevlana Celaleddin-i Rumî ve etrafındakilerin Anadolu’da fikri üstünlük kurmaları da aklı ilimlerin gerilemesine sebep teşkil etmiştir. Zira Mevlana Celaleddin-i Rumî, babası Bahaüddin Veled hocaları Seyyid Burhaneddin-i Tirmizî ve Şems-i Tebrizî, oğlu Sultan Veled genel olarak akla ve akılcılığa muhalif kişilerdir. Bunların Anadolu’ da akılcılığa aklı ilimlerle uğraşanlara karşı savaş açmaları ve Moğol iktidarının desteği ile fikrî üstünlük kurmaları Anadolu’da akılcılığın gerilemesine felsefe ve pozitif ilimlerin horlanması zihniyetini doğurmuştur.

Bütün bu hususlar, Ahiliğin kuruluş döneminde Anadoluda mevcut olan bilimsel zihniyetin Osmanlılara intikal etmesine engel olmuştur.

Moğol iktidarı döneminde Ahi ve Türkmen çevreler üzerinde yaratılan şiddetli baskı ve yok etme siyaseti bu çevrelerin tanınamamasına ve eserlerinin yayılamamasına sebep olmuştur.

Osmanlı ulemasının Ahi Evren, Taptuk Emre, Yunus Emre, Evhadüddin-i Kirmanı, Baba İlyas-i Horasanı, Hacı Bektaş-ı Veli ve daha pek çok Türkmen çevreler hakkında sahih bilgiye sahip olamamaları bundan kaynaklanmıştır.

Ahi Teşkilatı, Osmanlı Devleti’nin yapısı içinde yer almış olmasına rağmen bu teşkilatın piri olan Ahi Evren Hace Nasıruddin’in eserlerinin Osmanlılar döneminde okunmadığı ve bilinmediği gözlenmektedir. Bu durum da Ahiliğin bilimsel temelinin Osmanlılara intikal etmediğini göstermektedir.

————————————————————————-

[1] *Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi / Türkiye

[2] . A.g.e, İstanbul 1332, s 205

[3] Fatih (Süleymaniye) Kütüphanesi, nr. 5426, yp. 193a.

[4] İbnü.l-Esir, el-Kamil fi’t-Tarih, Beyrut 1966, X. 33; M. Şerefeddin Yaltkaya, ”Selçukiler Devrinde Mezahib”, Türkiyat Mecmuası, İs-tanbul l925, I, 102-105

[5] İbn Tağriberdi, en-Nucumu’z-zahire, V, 54, ”Selçukiler Devrinde Mezahib”, s. 104

[6] Beyhakı Tarihi, neşr. Ekber Feyyaz, Tahran 1371 , s. 641 ve 660.

[7] Ebü’I-Ferec Tarihi, Terc. Ö. Rıza Doğrul, Ankara 1950, I, 331-332. Arap tarihçilerinden Bağdatlı İbn Hamdun’da bu bilgiyi teyit etmektedir Bkz. Tevarihü’s-sinîn, Topkapı Krp (III Ahmed) nr. 2981, yp. 156a

[8] el-Kamil fi’t-tarih, X, 36-37.

[9] Fatih Süleymaniye Krp. nr. 5426, yp. 250a.

[10] O. Turan, Selçuklular Zamanında Türkiye, İstanbul 1971, s. 230–233

[11] .el Evamirü’l-alaiyye, neşr. A. Sadık Erzi, Ankara 1956, s 25.

[12] el-Kamil, XII, 196

[13] Karib Çelebi, Keşfu’z-zunun, I, 261. Bu eserin bir nüshası Tokat, Zile İlçe Kütüphanesinde bulunuyor. Eser Türkçeye de tercüme edil-miştir. Türkçe tercümesinin bir nüshası Bağdatlı Vehbi Ef. (Süleyma-niye) Krp nr. 2253′de kayıtlı olup 954 (1548) istinsah tarihlidir.

[14] Topkapı Sarayı Müzesi (III Ahmed Kısmı) Krp. nr 3472 ve 3350. Topkapı Sarayı Müzesi (III Ahmed Kısmı) Krp. nr 3472 ve 3350.

[15] Mirsadü’l-İbad, neşr. M Emin Riyahi, Tahran 1366, s 532-533

[16] Ahi Evren, Tabsiretü’l-mübredi ve Tezkiretü’l-müntehî, Nuru Os-maniye Krp nr. 228, yp. 72a-73a.

[17] Ahi Evren, Letaifü’I-Hikme, neşr. G. Hüseyn-i Yusufî, Tahran 1340, s 259, Nâşir: bu eseri bazı yanlış bilgi ve kayırlara dayanarak Kadı Si-racüddin Mahmud el-Urmevî’ye nisbet etmiştir. Bu nisbet katiyyen yanlıştır. Aslında bu eser Ahi Evren’in ”Letaifü’l-Giyasiyye” adlı ese-rinin hulasasıdır.

Ahi Evren, Letaifü’I-Hikme, neşr. G. Hüseyn-i Yusufî, Tahran 1340, s 259, Nâşir: bu eseri bazı yanlış bilgi ve kayırlara dayanarak Kadı Si-racüddin Mahmud el-Urmevî’ye nisbet etmiştir. Bu nisbet katiyyen yanlıştır. Aslında bu eser Ahi Evren’in ”Letaifü’l-Giyasiyye” adlı ese-rinin hulasasıdır.

[18] .Letaifü’I-Hikme, s.138-142.

[19] A.g.e., s. 145.

[20] A.g.e., s. 145-146

[21]Mukaddime, Beyrut (Tarihsiz) s. 400-402

[22] Resailü İhvani’s-safa, (neşr. Batrus el Bostanî, ) Beyrut (Tarihsiz), I, 280-292.

[23]. Letaifü’l-Hikme, s 145.

[24]A.g.e, neşr. B. Furun-fer, Tahran 1347 , s. 158.

[25] A.g.e., s. 68.

[26] 25. A.g.e., s 108 ve 118.

[27]. el-Evamirü’l-alaiyye, s. 527 .

[28] Menakıb-ı Evhadü’d-din-i Kirmanî, s. 158.

[29] Bkz. M. Bayram, Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum, Konya, 1994.

[30] . M. Bayram, Ahi Evren ve Ahi Teşkilatının Kuruluşu, Konya 1991, s. 116-127

[31] Hacı Bektaş İlçe Kitaplığı nr. 200, yp. 183b-187b.

[32]Hacı Bektaş İlçe Kitaplığı nr. 119, yp 196a’da (derkenarda)

[33] O. N. Ergin, Sadreddin Konevî ve Eserleri, Şarkiyak Mec. İstanbul 1958, II, 82-83

[34] M. Bayram, Sadruddin Konevî ile Ahi Evren Şeyh Nasıru’d-din Mah-mud’un Mekruplaşması” S.Ü. Fen-Ed Fak. Edebiyat Dergisi, Konya 1983, Sa. 2, s. 51-75

[35] M. Bayram, Evhadü’d-din Kirmanîı ve Evhadiye Hareketi, Konya 1999,s. 55-78

Kaynak: Prof. Dr. Mikail Bayram – Selçuk Üniversitesi

Sponsorlu Bağlantılar

İstanbul’da böbrek taşı kıran hastaneler kadıköy

Sonraki Sayfa »

Toplam çarpım sembolleri özellikleri

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Current ye@r *