Cevdet Bey ve Oğulları Romanının Uzun Özeti (Ayrıntılı Anafikri ve Kahramanları)

7 0
Sponsorlu Bağlantılar

Çok Yakında Çekimlerine Başlanacak olan Cevdet bey Ve Oğulları Dizisi Bilindiği üzere Bir Orhan Pamuk Eseridir…

işte Cevdet bey Ve Oğulları Adlı Romanın Kısa bir Özeti

ROMANIN ÖZETİ;
1905 yılında yaşanan bir günün öyküsünden oluşmaktadır. Bu bölümde Cevdet Bey otuz yedi yaşında genç bir tüccardır. O sabah, görmüş olduğu bir rüyayı anımsayarak uyanır. Rüyasında eğitim aldıkları sınıfı su basmıştır. Bu su, Cevdet Beyin teridir. Sınıfı su içinde bıraktığı için “hoca” onu cezalandırmak ister. Ama buna cesaret edememektedir. Çünkü Cevdet Bey, Herkesten başkadır, yalnızdır… Düşünde, sınıf içinde yapılmaması gereken bir iş yapmış ve sınıfı tehlike içinde bırakmıştır. Buna benzer davranış özelliklerini gerçek hayatta da sergilemektedir.

Tüccarlığı seçmiş olmakla başkalarına benzememekte, toplumdan uzaklaşmakta ve hatta değerler yönünden toplum düzenini tehdit etmektedir. Müslüman halkın gözünde ticaret,gayrimüslimlerin işi olarak görüldüğünden iyi bir uğraş olarak algılanmaz. Toplum her bakımdan geridir kati değerlerle, dini kurallarla yönetilmektedir. Cevdet Bey, bu yanlış algılamaları ortadan kaldırmaya yönelik davranışları nedeniyle, bir bakıma da yenilikçi biri olarak karşımıza çıkar. http://cevdetbeyveogullari.org/

Toplum değerlerine aykırı hareket etmek, bilinçaltında bir çatışma yaratır. Söz konusu rüyanın görülmesinde bu çatışmanın da rolü olduğu söylenebilir. Rüyasındaki hoca Cevdet Beyi cezalandıramaz çünkü Cevdet Bey, suçlu olduğu kadar da hakli bir öğrencidir. Toplum, bu rüyada hoca imgesiyle karşımıza çıkar.

Rüyada, Osmanlı toplumu bir bakıma da Cevdet Beyin bilinçaltı algılamalarında, içinde bulunduğu çıkmazdan, geri kalmışlıktan kurtulmayı istemektedir. Bu konuda ne yapması gerektiğini bilemediği içinse önder ya da önderlere gereksinim duyar. Hoca, Cevdet Beydeki bu gücü ayıramamıştır. Cevdet Bey teriyle topluma bir çıkış yolu gösterir. Ter, sürekli akacak, toplumun ilerlemesi önünde duran engelleri yıkıp geçecektir. Söz konusu rüya aynı zamanda Osmanlı toplumunun değişme özlemlerinin de simgesel bir anlatımıdır. Düşündüğü en önemli şey, hiçbir engelle karşılaşmadan ticari hayatını geliştirebilmektir. Zamanla, siyaset-ticaret ilişkisini iyice öğrenecek, mesleki çıkarları için bir takım siyasilerle az da olsa ilişki içine girecektir. Hükümet gibi muhalefeti de karşısına almayacak, herkese eşit uzaklıkta durmak gibi politik bir tutum geliştirecektir. Cevdet Bey, birçok bakımdan babası gibidir. Aile hayatına onun kadar düşkündür. Henüz evlenip çoluk çocuk sahibi olmadığı halde, yeni açtığı ticarethanesine şöyle bir isim koyar: Cevdet Bey ve Oğulları İthalat-İhracat-Nalburiye Zengin, soylu ve kültürlü bir kadınla evlenmek ister. O güne kadar hiç paşa yetiştirememiş orta sınıf bir aileden geliyor olması paşaları önemsemesine yol açar. Toplumsal konumu nedeniyle sürekli bu üst sosyo-ekonomik sınıf karşısında ezildiği, aşağılık kompleksi içinde yaşadığı anlaşılmaktadır. Bir paşa kızı olan Nigar Hanım’la yapacağı evliliğin bir anlamı da bu aşağılık duygusundan kurtulma isteğidir denebilir.

CEVDET BEY VE OĞULLARI-ORHAN PAMUK

1979 MİLLİYET YAYINLARI ROMAN ARMAĞANI

1983 ORHAN KEMAL ROMAN ARMAĞANI

Üç kuşak boyunca Nişantaşılı bir aileyi anlatan bu kitap 1905 Abdülhamit’in son yıllarında başlayıp 1970Türkiye Cumhuriyet’ine kadar uzanıyor ve baş kahraman Cevdet Bey ve oğullarının hikayesini anlatıyor. Kitabın üç kahramanı da ”Hayatın amacı nedir? ” sorusuna cevap arıyor ki, siz de okurken aynı onlar gibi bu sorunun cevabı ne olmalı diye pek çok kez düşünüyorsunuz.

Orhan Pamuk karakterlerinin güçlü ve zayıf taraflarını derinlemesine incelemiş ve anlatmış ki, sonucunda bu anlatım her bir kahramana karşı samimi duygular beslemenize sebebiyet veriyor. Örneğin Cevdet Bey’in ilk Müslüman tüccarlardan biri olmasından dolayı Yahudi, Rum, Ermeni tüccarları arasında kendini çok yalnız hissetmesi, zengin olma isteğini Jöntürk ve hasta ağabeyinin alaya alması hatta aşağılaması, taşralı geçmişinden kaçmak için evlenip Nişantaşı’na kaçması, tüm bunlardan dolayı oluşan komplekslerini o kadar samimi anlatmış ki Orhan Pamuk, zaman zaman annenizle yan komşunuz hakkında konuştuğunuz hissine kapılıyorsunuz. Aynı zamanda bu komplekslerine rağmen Cevdet Bey ailesine, çocuklarına, işine bağlı çalışkan bir karakter olarak kitapta yerini alınca, hatta okuyucu ile şu düşüncelerini paylaşınca ” Ben düşünüyorum ki… iyi bir ailem olsun. İşlerim de iyi olsun. İyi bir hanım, çocuklar… işte benim hedefim bu!” (s.46) bu kararlı, hayattan ne istediğini bilen ‘realist’ adama saygı duyuyorsunuz.

Döneme, günlük yaşama, çok ulusluluğa ve dönemin siyasi durumuna dair detayları da basitçe satır aralarında ustalıkla yansıtmış Orhan Pamuk. İşte benim en sevdiğim iki örnek paragraf;

”Her sabah yaptığı gibi hızlı ve sinirli adımlarla arkadaki masaya gidip oturdu. Sağına soluna suçlayacak bir şey arıyormuş gibi baktı. Sonra her sabah olduğu gibi gene Moniteur D’Orient gazetesinin masasının üzerine konduğunu görerek rahatladı. Her sabahki alışkanlığıyla önce tarihe baktı : 24 Juillet 1905 – 11 Temmuz 1321, pazartesi. Sonra başlıklara göz gezdirdi. Bomba olayı ile ilgili son gelişmeleri öğrendi. Rus-Japon savaşı hakkında yazılanları okudu, ama bunlara ilgi duymadı. Hemen sayfayı çevirip borsa haberlerine bakmaya başladı. Sonra birkaç ilgi çekici ilanı okudu: Demir tüccarı Dimitri deposunu satıyordu; güç durumda olmalıydı. Kendisi gibi elektrik ve nalburiye ile uğraşan Panoyat da yeni mallarını tanıtıyordu. Cevdet bey de bir ilan vermeye karar verdi, sonra caydı.” (s.15)

”Ünlü berber Petro’nun dükkânından şapkalı biri çıkıyordu. Veliaht Reşat Efendi’nin terzisi olduğu söylenen Botter’in vitrinine, iki Hıristiyan kadın bakıyordu. Gümüş ve kristal eşya satan Decugis’in camekânı pırıl pırıldı. İleride Lebon Pastanesi vardı. Cevdet Bey bakkal Dimitrokopulo’nun tabelasının görünce gene sabah kapıldığı yalnızlık duygusuna kapıldı.” (s.23)

Kitabın ilk bölümü ve üçüncü bölümü sadece bir günü anlatmasına rağmen sürükleyici dili sayesinde sıkılmadan okunabiliyor. Orhan Pamuk’un özellikle sadece bir günü anlatarak kitaba başlamasının ve sonlandırmasının nedeni insanın bir gün içersinde anlık değişen düşünceleri, duyguları, iç hesaplaşmaları ile yalnız bir mahlûk olduğu mesajını vermek istemesi okuyucuya. Kitabın temelinde de (ikinci bölümde de) işlenen tema yalnızlık ve bu yalnızlıkla baş etmeye çalışan insanoğlunun hayatın anlamını sorgulaması. Bu ”yalnızız”gerçekliğinin katılığını ise gündelik koşuşturmaları, kırgınlıkları, tartışmaları, sevilenler için duyulan endişeleri, çekişmeleri, bayram sofralarını anlatarak yumuşatmış ”hem yalnızız hem de yalnız değiliz” demiş bir yerde…

İkinci bölüm Abdülhamit ve Meşrutiyet döneminin bitmiş olduğu Cumhuriyet döneminde başlıyor, 1936 – 1939 yılları arasındaki 4 yıllık süreyi kapsıyor. Bu bölümde her şey çok yeni, Avrupalı olmaya çok (hevesli) yakın bir o kadar da (bu düşünceye yabani) uzak bir ülkenin aydınları için bile çok yeni her şey ve kadınların hayatın içersinde ama bir o kadar da gerisinde olmasına alışılmış ki, işte bu yüzden gelişimi istemekle uygulayabilmek arasındaki çelişkiler de çok güzel vurgulanmış.

”Hanımlar da içsin,” dedi Sait Bey ”Daha Türkiye’ye gelmedik…” Kültüre, zamana, değişen hayata ve Türkiye’ye, geceyarısı trenle yaklaşılan şu bizim sevgili, hüzünlü memleketimize ilişkin bir şakaydı bu. Sofrada uzun zamandan beri böyle şeylerden söz ediliyor, şakalar yapılıyor, gülüşülüyordu. Sait Bey hep birlikte güldükten sonra, karısına takıldı: ‘Atiye Hanım içkiyi ancak yurt dışında gönül rahatlığıyla içebiliyordu. Bunun üzerinde Sait Bey’in kızkardeşi Güler de ağbisine takıldı: ‘Sait de Fransa’ya her gidişinde şarap ve rakı hakkındaki düşüncelerini değiştiriyordu. Sait bey kızkardeşinin şakasından alınmış gibi yaptı. ”Rakıyı tartışmam!” dedi. Ömer’e bakarak ekledi: ‘Rakı erkek içkisidir!” Buna gülüşülmedi. Yalnız Sait Bey Ömer ile bir şeyler paylaşmaktan, erkekliğin tadını çıkarmaktan hoşnut gülümsedi. Ömer onlarla dün gene burada, vagon-restoranda tanışmıştı. Sait Bey özür dileyerek boş masa bulamadıklarını, oturmak istediklerini söylemişti. İlk nezaket sözlerinden sonra Paris’e neden geldiklerini anlatmışlardı; Sait Bey her yıl karısıyla Avrupa’ya çıkmayı alışkanlık edinmişti. Bu yıl yanına kocasından ayrılan kızkardeşini de almıştı. Ömer de onlara Paris’e Londra’dan dönerken uğradığını söylemişti. Dört yıldır Londra’da inşaat mühendisliği okuyordu. ”Ama biz kadın hakları konusunda birçok Avrupa ülkesinden ilerideyiz,” dedi Atiye Hanım. Sait Bey : ” Doğru, bu önemli!” dedi …” Cumhuriyet işte bu …” Yüzüne yakışmayan haşarı bir çocuk bakışı takınarak ekledi : ”AMA ENİNDE SONUNDA KADINLARIN DÜNYANIN HER YERİNDE GÖREVLERİ AYNIDIR.” (s.91-92)

İkinci bölümde aile Soyadı Kanunundan sonra Işıkçı soyadını almış. Cevdet Bey, kalabalık ailesi ile Nişantaşı’ndaki evinde yaşamaktadır, işleri daha büyütmüş başarılı olmuştur bir fabrikanın hayalini kurmaktadır. Bu bölümde aileye evin küçük oğlu Refik’in üniversiteden arkadaşları Ömer ve Muhittin karakterleri hikâyenin devamını anlatmak ve tamamlamak için katılırlar. ‘Realist’ Cevdet Beyin tersine üçü de aynı Cevdet Beyin ağabeyisi Nusret gibi, ‘idealist’ kişilikler olarak ön plana çıkarlar. Refik, Ömer, Muhittin hayatın anlamının peşinde koşarken yolları kesişmeye devam eder. Refik, Ömer ve Muhittin kendi kişisel sorunlarından çok ülke ve toplum meseleleri üzerinde kafa yormaya, çözümler aramaya çalışan dönemin Türk aydınlarından ama hayatta başarılı ya da olmak istedikleri kişiler olamıyorlar bir türlü. Bu bölüm genel olarak bu üçlü çevresinde örülmüş olarak ama daima aile romanı olarak devam ediyor. Nasıl mı? Nişan/düğün sünnet kutlamaları, bayram yemekleri o yemeklerde yenen ‘geleneksel portakallı ekmek kadayıfları’ ve tabi Cevdet Beyin ölümü sonrası çocukların konağı apartmana döndürme ısrarlarına rağmen aileyi bir arada tutmaya çalışan Nigan hanım sayesinde… ”Bir evde hep birlikte oturulup, hep birlikte yaşanır, herkes birbiriyle ilgilenir… Benim ailem büyük evlerde oturmuştur… Üstüste kutularda değil. Herkes birbiriyle ilgilenmeli, herkes birbirini sevmeli, kimsenin hayatını ötekinden gizlememeli… Doğrusu budur!”(s.458)

Üçüncü bölümün ana teması yine, hayatın anlamı. 12 Aralık 1970’de Refik’in oğlu sol görüşlü ressam Ahmet’in kız arkadaşı İlknur ile babasının güncesini okurken ki sözlerine kulak vermeliyiz onu için hayatın anlamının ne olduğunu anlayabilelim… ” Hayatı ele geçirmenin, somut hayatı kavramanın benim için yolu. Uydurarak, hayal kurarak, çalışarak, çalışarak, çalışarak, sanat yapmalıyım bunu” (s.593)

Kitap Nigan Hanımın vefatıyla sona eriyor, bir dönemin kapanışı.

Kitapta Cevdet Bey ve ailesinin hikayesi anlatılırken (aile romanı) Türkiye’nin sosyal hayatındaki değişimleri de roman kahramanları (Ömer, Muhittin) aracılığıyla okucuya anlatmasındaki başarı (çağ romanı) Orhan Pamuk’un ilk romanı olması açısından dikkat çekmiştir. Bu anlamda Cevdet Bey ve Oğulları hem ”aile romanı” (Alm.Bildungsroman) adı verilen roman türünü yansıtmakta hem de ve bir ülkenin değişiminin insanlar üzerindeki etkisini de farklı karakterlerle (Refik, Ömer, Muhittin) anlatmasından dolayı ”çağ romanı” (Alm.Zeitroman) türüne de girmektedir. Orhan Pamuk’un bazı eserlerinin değişik yazarlara ait eserlerden fazla esinlendiği için eleştirildiği gibi bu ilk romanı sonrasında da kopyacı damgası yemekten kurtulamıyor. Kitabın Thomas Mann’in ‘aile romanı’ türüne örnek başyapıtlarından sayılan ‘Buddenbrook Ailesi’ romanından etkilenerek yazıldığı söyleniyor. (Mann’in kitabını okumadığım için benim kendi yorumumu yapmam burada imkânsız ama ilk fırsatta bu kitabı okunacaklar listesine ilave ettim, okuduktan sonra yorum yapma hakkım doğabilir !)

Kitap Kapağı Hakkında

Daha evvel başka bir yazımda belirtmiştim, Kitap Kulübü üyelerinden Ayşe’den bulaşan bir hastalık bu! Kitabın kapak sayfasını incelemek, bir kitabı okumak kadar heyecan verici ve sevdiğim bir aksiyon. İtiraf edeyim bu kitabı çok uzun zaman önce okumuştum, Gülda’nın Orhan Kemal Ödüllü Kitaplarını Blog için yazalım dediğinde tamam deyip zamanında ödevimi yapmamak için dirensem de gün gelip kitabı elime aldığımda önce uzun uzun kapağını inceledim.

İçerdeki hikayeden önce bana ne anlattığını dinledim. Yan yana asılmış iki fotoğraf birinde Atatürk, diğerinde İsmet İnönü aralarında Türk bayrağı, masanın üzerinde Vita ve Sana margarin yağ kutuları, Tursil’in eskilerden bir reklamı, iki göz çevirmeli şimdi antika sayılacak sepetli radyo büfenin üzerinde bir yanında 4 minareli beyaz cami figürü diğer yanında yine beyaz Mevlana semazen derviş figürü… hemen yukarısında Cumhuriyet’in ilk yıllarından fırlamış çerçevedeki bir genç kadın … kütüphane hemen üzerinde Enver Paşa’nın fotoğrafı. Bu kapak sayfası bana Cevdet Bey’in konağındaki aynı zamanda o zamana ait diğer tüm burjuva ailelerinin konaklarındaki köşenin hikayesini, o köşede dökülen gözyaşlarını, konuşulan memleket meseleleri sonrası iç ezikliklerini, aşıktan gelen mektubu bir çırpıda gizli gizli nasıl okunduğunu, bir küçük çocuğun dedesinin kucağında pişmekte olan kurabiyenin kokusu havada asılıyken nasıl hoplayıp zıpladığını anlattı. Sevdim mi ?
Çok … Kitabın iç sayfasına baktım kim tasarlamış diye … Tasarımcısı Hakkı Mısırlıoğlu yazıyor altında Kapak fikri Ahmet Işıkçı? İlgimi çekti Ahmet Işıkçı Cevdet bey’in torunu Ahmet mi yani ? … Internette araştırdım. Meğer benim gibi merak eden çok olmuş ama net bir bilgiye ulaşamadım. Biraz daha bakınırken Masumiyet Müzesi kitabının ön kapak fotoğrafınında Ahmet Işıkçı’ya ait olduğu yazıyor. Hani Cevdet Bey ve Oğulları romanının kitap kapağına hoşluk olsun diye böyle bir hayali sanatçı yaratmak ilgi çekici olabilirdi ama Masumiyet Müzesi’nde de aynı kişiyi kullanmak ben ilgi çekici olmaz herhalde.
O zaman Ahmet ışıkçı hayali mi? Orhan Pamuk kitaplarının kapaklarını tasarlayıp ilk romanındaki kahramanına mı hediye ediyor ? Ben çok net olamadım bu konuda.

Orhan Pamuk Hakkında

Ferit Orhan Pamuk 7 Nisan 1952 yılında İstanbul’da doğdu. Cevdet Bey ve Oğulları ve Kara Kitap romanlarında anlattığına benzer kalabalık bir ailede Nişantaşı’nda büyüdü. Liseyi Robert College’de okudu. İstanbul teknik Üniversitesi’nde 3 yıl mimarlık okuduktan sonra, mimar ve ressam olmak istemediğine karar verip okulu bıraktı ve İstanbul Üniversitesi’nde gazetecilik okudu. Pamuk, yirmi üç yaşından sonra romancı olmaya karar verip ilk romanını yazmak için kendini evine kapattı. İlk romanı Cevdet bey ve Oğulları 1982’de yayımlandı.

 

 

Cevdet Bey ve Ogulları

Yazarı: Orhan Pamuk
İletişim Yayınları
616 Sayfa – Basım 2006
Kitaba Not: 10 / 7

Okuyucunun düşüncesi:
            “1979 yılında ilk olarak Karanlık ve Işık adıyla Milliyet Roman Ödülü’nü almış, kitap daha sonra 1982 yılında Cevdet Bey ve Oğulları adıyla basılmıştır. Yazarın ilk romanı olan bu kitap Türkiye’nin gelişimini üç kuşak üzerinden anlatmaktadır.
            Kendi hayallerini gerçekleştirmek dışında hayatta başka tutkusu olmayan ve bunu gerçekleştirmek için diğer her şeyden vazgeçen Cevdet Bey’in hikâyesiyle başlıyor kitap. Üç bölümden oluşan hikâye oğullarının hayatlarıyla devam ediyor.
            Aynı zamanda Türkiye’nin tarihinden kesitler de sunuyor, Osmanlı’nın son zamanlarında başlıyor. Yeni bir devletin kuruluş aşaması insanların gözünden resmediliyor. Gerçi karakterlerde milli bilinç oldukça uzak, sadece kendi hayatlarına odaklılar ama sadece benim için olumsuz bir yön taşıyabilir.
            Karakterlerin kendi içine döndüğünde yaşadığı tekrarlar okurken biraz sıkıcı olabiliyor, olayın gelişimi içerisinde sonrasında ne olacak diye bir merak kıvılcımı yakabiliyor.
            Yazarın ilk kitabı ve daha önce başka bir kitabını okumadıysanız, diğer kitaplarında bir şans vermelisiniz en azından yazarın son romanlarının daha başarılı olduğu açıkça ortada. Post modern romanlardan hoşlananlar için okunabilecek kitaplar listesinde kendisi.”
***
 
         Cevdet Bey, bütün gün ne yapacağını aklından geçiriyordu. Üzerine oldukça şık bir kıyafet giymiş, pencere kenarından üç aylığına kiraladığı arabaya bakıyordu. Bir Paşa kızıyla nişanlanmıştı, öyle ki her gün kiralık bir arabayla gidemezdi oraya. Gerçi bu ona pahalıya mal olacaktı ama olsun istediği hayat için her şeyi yapardı.
         Çok işi vardı ve hiç zamanı yoktu. Zaman ve para hiç yeterli gelmiyordu ona. Tüccardı hem de Müslüman, bu zamanda ikisi birden olmak çok kişinin arasında yalnız kalmak demekti. Hasta bir abisinden başka kimsesi yoktu, o da her ziyaretinde onu küçümser, alay ederdi.
         Babasının odun işini büyümüştü Cevdet Bey, aniden ölen babasının ardından veremli annesi de ölmüştü. Abisi Nusret ise tıp okumuş ve doktor olmuştu. Ancak onun gibi değildi, daha delişmen bir havası vardı abisinin, Paris’ten döndüğünde evlenmiş, sonra karısını ve oğlunu bırakıp yeniden Paris’e gitmişti. Verem olunca da geriye dönmüştü.
         Cevdet Bey, evden çıkarken bir yandan Zeliha Hanım eline verdiği reçelli ekmeği yerken diğer yandan onu nasıl göndereceğini düşünüyordu. Hiç kuşkusuz kuracağı hayatın hiçbir yerinde bu kadın yoktu. Şu an yaşadığı evi satıp, Nişantaşı’nda oturacaktı Nigan Hanım’la.
         Aklında bu sorularla dükkâna varmıştı, muhasebecinin başında durmuş, hesapları beraber incelemişlerdi. Eksik çıkıca Eskinazi’den borcunu almak için yola düşmüş, bundan da eli boş düşmüştü. Abisinin sevgilisi olan Ermeni kadından acil gelmesi için yazılmış bir mektup aldı ve yönünü oraya çevirdi.
         Evden çıktığında abisinin sözleri kulaklarında yankılanıyordu, bu yetmezmiş gibi bir de geç kalmıştı. Öğlen yemeği için Tüccar Fuat’la buluşacağı kulübe gelmişti. Fuat’ta garipti bugün, Jöntürk olan abisini övüyor, zorla onunda fikirlerinin soruyordu ama o tüccardı. Ticaretin siyasetle ne alakası vardı.
         Şükrü Paşa’nın konağına geldiğinde heyecan içindeydi, içeri girdiğinde Paşa divanda uzanmış yatıyordu. Kendisi gelince ayaklandı adam, bugün daha bir konuşkan samimiydi. Kahvenin yanına gelen likörlerle de kafayı bulmaya başlamıştı. Cevdet Bey bir an için adamdan tiksindi, oradan kalkıp gitmek istedi. Nişanlısını iki kere görmüştü, babasının dediğine göre o ailenin daha dışındaydı. O zaman ailesinden çok onu sevecekti, o kocası için bir kadındı.
         Düşünüyordu, Nişantaşı’nda ki evi, o belirsin silueti Nigan Hanım’ı, dükkânında yazan “Cevdet Bey ve Oğulları” gibi oğullarının olacağını, o imrendiği hayata sahip olacağını düşünüyordu.
MUTLU BİR SON
Sponsorlu Bağlantılar

Yorum Yapılmamış --> "Cevdet Bey ve Oğulları Romanının Uzun Özeti (Ayrıntılı Anafikri ve Kahramanları)"

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Current ye@r *