25.07.2014

    İngilizce Türkçe Öyküler ve Hikayeler 2012, Türkçesi Çevirileri

    Sponsorlu Bağlantılar

    İngilizce Türkçe Öyküler ve Hikayeler 2012, Türkçesi Çevirileri

    İngilizce Hikayeler – Türkçe Tercümeleriyle Birlikte

    SWALLOW AND SPARROW

    Swallow and sparrow became close friends. They started walking around in together. Other swallows said nothing at the beginning about this circumstance. However, the things changed when the swallow started bringing the sparrow to its nest. Nest of the swallow was under the eaves of an empty wooden house and there were many nests of swallow next to it. Going there from and thereto made swallows disturbed.

    Swallows held a meeting and they appointed a spokesman. This spokesman told about this circumstance with it in a suitable time and said it not to bring this sparrow to its nest.

    Although the swallow showed some obstinacy, it finally was obliged to obey by this requirement.
    One night the sparrow suddenly wakened while it was sleeping. Tree on which it built up its nest among its branches was swinging. It flied away and had a look-see round the environment. Thereupon, it recognised that it was an earthquake.

    Its close friend, the swallow, came to its mind. It arrived at its nest and it weakened its close friend. It said the swallow to weaken other swallows and the wooden house may be fallen onto the ground. The swallow fulfilled what it said. Once the last swallow flied away there, the wooden house was fallen onto the ground. Later, swallows set up new nests under eaves of another house and they did make no rejection for the sparrow to go from and to the nest of the swallow for the reason that they were owed their life to it.

    Written by: Serdar Yıldırım

    KIRLANGIÇ İLE SERÇE

    Kırlangıç ile serçe dost olmuşlar. Birlikte gezip dolaşmaya başlamışlar. Diğer kırlangıçlar önceleri bu duruma ses çıkarmamışlar. Fakat kırlangıç serçeyi yuvasına getirmeye başlayınca işler değişmiş. Kırlangıcın yuvası ahşap, boş bir evin saçak altındaymış ve burada pek çok kırlangıç yuvası varmış. Serçenin gelip gitmesi, kırlangıçları rahatsız etmiş.

    Kırlangıçlar toplanıp bir sözcü seçmişler. Sözcü uygun bir zamanda kırlangıca konuyu açmış ve serçeyi yuvasına getirmemesini söylemiş.

    Kırlangıç biraz direttiyse de sonunda genel isteğe boyun eğmek zorunda kalmış. Bir gece serçe yuvasında uyurken aniden uyanmış. Dalları arasına yuva kurduğu ağaç sallanıyormuş. Uçup çevreyi şöyle bir kolaçan etmiş. O zaman bunun bir yer sarsıntısı olduğunu anlamış.

    Aklına dostu kırlangıç gelmiş. Kırlangıcın yuvasına gitmiş, onu uyandırmış. Kırlangıca diğer kırlangıçları uyandırmasını, ahşap evin sarsıntıdan yıkılabileceğini söylemiş. Kırlangıç söyleneni yapmış. Son kırlangıç da kaçınca ahşap ev yıkılmış. Daha sonra kırlangıçlar başka bir evin saçak altına yeni yuvalar yapmışlar ve yaşamlarını borçlu oldukları dost serçenin kırlangıcın yuvasına gelip gitmesine karşı çıkmamışlar.

    Yazan: Serdar Yıldırım

    POOR AHMET

    Ahmet’s mother and father were poor. They were living in a small house with only one room. Since his father’s lungs were ill, he compulsorily retired. Ahmet finished primary school in difficulty by selling pretzel out of school time. Later by the help of his neighbour he started to work in a restaurant to do the washing up. Ahmet had taken the first step to realize his dreams. He had met the wonderful meals which he formerly used to see behind the restaurant windows. Now he had – three courses a day. He had kept Uncle Veli, who was cooking in the restaurant, observing. He would learn cooking from him and he would be a cook himself, too but Ahmet would work not in somebody else’s restaurant but in his own one.

    Ahmet opened a restaurant in the city centre after he had done his military service. Because his meals were very delicious, the restaurant was – of customers. He was earning well. Sometimes poor people used to come to the restaurant and eat free meal.

    The waiters working in the restaurant and the customers couldn’t find any sense of Ahmet’s going and leaving two plates of meals to an empty table during lunch times. How would they know that they were Ahmet’s present to his mother and father, whom the poverty had finished years ago? They also wouldn’t be able to hear that while putting the plates on the table Ahmet was murmuring “you aren’t going stay hungry any more from now on mummy and daddy. Have your meals and get yourself very -.”

    FAKİR AHMET

    Annesi, babası fakirdi Ahmet’in. Tek göz odalı bir gecekonduda oturuyorlardı. Babasının ciğerleri hasta olduğundan zorunlu emekliye ayrılmıştı. Ahmet okul olmadığı zamanlar simit satarak zorlukla ilkokulu bitirdi. Daha sonra komşusunun yardımıyla bir lokantaya bulaşıkçı olarak girdi. Ahmet hayalini gerçekleştirmek için ilk adımını atmıştı. Eskiden lokantaların camları arkasında gördüğü o güzelim yemeklere kavuşmuştu. Artık günde üç öğün karnı doyuyordu. Lokantada yemek pişiren Veli dayıyı göz hapsine almıştı. Ondan yemek yapmayı öğrenecek ve kendi de bir aşçı olacaktı ama Ahmet başkasının lokantasında değil kendi lokantasında görevini yerine getirecekti.

    Ahmet askerden geldikten sonra şehrin mevki yerinde lokanta açtı. Yaptığı yemekler çok lezzetli olduğu için lokanta müşterilerle dolup taşıyordu. Kazancı yerindeydi. Ara sıra muhtaç insanlar lokantaya gelirdi ve bedava yemek yerlerdi.

    Lokantada çalışan garsonlar ve müşteriler Ahmet’in öğle vakitleri boş bir masaya giderek masanın üstüne iki tabak yemek bırakmasına bir anlam veremezlerdi. Onlar ne bileceklerdi yıllar önce sefaletin bitirdiği anne ve babasına Ahmet’in armağanını. Hem onlar duyamazlardı ki, tabakları masanın üstüne bırakırken Ahmet’in “ Bundan sonra aç kalmayacaksınız anneciğim ve babacığım. Alın yemeklerinizi karnınızı bir güzel doyurun “ diye mırıldandığını.

    Yazan: Serdar Yıldırım

    RABBIT

    There was a rabbit imagining itself like a lion. One day this rabbit convened all rabbits in the vicinity on a high hill and said them that it would frighten wolf, jackal, fox in the case they would pass through the rough path in the downstairs. Rabbits listened to it with no movement.

    Ten minutes later, a wolf was passing through this path and it was suddenly surprised to see a rabbit shouting and running toward itself, and this circumstance caused it to frighten, and it urgently run away and disappeared there.

    TAVŞAN

    Tavşanın biri kendini aslan zannedermiş. Bir gün bu tavşan civardaki tavşanları yüksekçe bir tepeye toplayıp aşağıdaki patika yoldan kurt, çakal, tilki geçmesi halinde korkutup kaçıracağını söylemiş. Tavşanlar, onu sakin şekilde dinlemişler.

    On dakika sonra bir kurt geçiyormuş ki, bir de ne görsün, bağırıp çağırarak üstüne doludizgin gelen tavşanı görünce ürkmüş ve son sürat oradan kaçmış.

    Yazan: Serdar Yıldırım

    FOX

    There was a fox hanging wings on it and stealing hens from poultry-houses upper sides of which were uncovered. Once poultry-house owner recognised this circumstance, they covered upper-sides of them.

    A fox never likes being hungry and remaining with no remedy. It learnt soil digging work from one mole and started entering into poultry-houses through underground. Poultry-house owners thought that mole was stealing the hens and always hoped to catch a mole.

    TİLKİ

    Tilkinin biri kanat takıp üstü açık kümeslerden tavuk çalarmış. Kümes sahipleri durumu fark edince kümeslerin üstünü kapatmışlar.

    Tilki açlığı ve çaresizliği hiç sevmezmiş. Bir köstebekten toprak kazma işini öğrenip, yeraltından kümeslere girmeye başlamış. Kümes sahipleri tavukları çalanın köstebek olduğunu sanıp, hep bir köstebek yakalamayı ummuşlar.

    Yazan: Serdar Yıldırım

    JACKAL

    One of the jackals found a rifle while it was walking in the jungle. It recognised there
    were two cartridge in the rifle, and it immediately started robberies. Animals in
    the jungle, properties of which were stolen and were under threat convened and
    they arrived before lion.
    The lion was informed about the circumstance and this made it very angry and thereafter, it followed the jackal around.

    The lion seeing the jackal to walk some ahead has roared. The jackal
    pointed its gun at it when it saw that the lion was approaching, and immediately before opening fire, the lion frightened and started running away. Thereupon, the jackal run after the lion, too. Just then, a river appeared in front of them. Both of them swam and crossed the river.The lion run a while and then suddenly stopped running. The jackal stopped as well. The lion turned back and walked over the jackal.

    The jackal realized that wet rifle did not open fire and thrown the rifle out and it crossed back the river. The lion followed the jackal.The lion chased the jackal for a long time in the jungle, and it hit a fiston it as soon as caught it. The jackal escaped with great difficulty its life from the lion. From then, no body has seen it in the surrounding.

    ÇAKAL

    Çakalın biri ormanda gezerken bir tüfek bulmuş. Bakmış tüfekte iki fişek var, hemen soygunlara başlamış. Malı çalınan, tehdit edilen orman hayvanları toplanıp aslanın huzuruna çıkmışlar. Durumu öğrenen aslan çok kızmış, çakalın peşine düşmüş.

    Çakalı ilerde giderken gören aslan kükremiş. Çakal aslanın geldiğini görünce tüfeğini doğrultmuş, tam ateş edecekken aslan korkmuş, kaçmaya başlamış. Çakal da aslanı kovalamış. Derken, önlerine bir ırmak çıkmış. Ikisi de yüzerek karşıya geçmiş. Aslan biraz daha koşmuş, sonra aniden duruvermiş. Çakal da durmuş. Aslan geri dönüp çakalın üstüne yürümüş.

    Çakal ıslanan tüfeğin ateş etmediğini görünce tüfeği atıp ırmaktan karşıya geçmiş. Aslan da peşinden gelmiş. Aslan çakalı ormanda uzun süre kovalamış, yetiştiği yerde vurmuş. Çakal güçbela canını kurtarmış. Bir daha onu oralarda gören olmamış. 

    İngilizce Türkçe Hikaye, İngilizce Öyküler, İngilizce kısa hikay

    1

    Best Looking Girl in Town

    Thyra Samter Winslow

    From the time she was thirteen Rilla Mabry had been ashamed of her appearance. It was then that she started growing taller than the other girls. She was also awkward as well as tall and she was too thin.
    By the time she was twenty she was -y convinced that her appearance was really something terrible . All of the other girls seemed little and cute and attractive. No matter what Rilla wore it seemed wrong. She was much too tall to wear tailored clothes. And thin dresses hung around her loosely.
    All of the girls and boys in the group liked Rilla. She was a fine girl – if you could forget the way she looked. Even her hair was wrong-rather stringy- but she had a pleasant and attractive face.
    In spite of her looks Rilla had a boy friend. He was Patrick Redding and his father kept a grocery store. Pat wasn’t any great price –but then you couldn’t expect Rilla, with her looks to do any better. People feel that Rilla ought to be satisfied. Pat was a nice looking boy, and he shouldn’t be considered unimportant.
    Rilla didn’t consider Pat unimportant. She was grateful to him for being nice to her. She was as pleasant and as friendly as she could be. As a matter of fact she liked Patrick a lot. He was fun to be with. She would have been perfectly satisfied except for the fact that she was in love with Shane Tennant. All of which did her little good – for Shane was the price of the town. Shane’s father was a banker – and rich.

    His mother was the social leader of the town. Shane was well much taller than Rilla- and handsome besides.
    Pat went into the grocery business with her father. Shane went into the bank. That’s the way sons do in small towns unless they have definite ideals about law or one of the other professions. Rilla didn’t do anything. Her parents have just enough money so she didn’t have to work. She went to parties with Patrick- and admired for Shane from a distance. The towns people felt that she would marry with Pat, that he’d take over his father’s grocery store, and that they’d settle down.

    That might have happened if it hadn’t been for Leslie Durant. Leslie Durant was – and still is-a well known magazine illustrator. And he came to Morrisville to visit an aunt. And he was taken an anywhere to all of the parties , of course. He was the social lion of the season. He stayed in town only for few days – but that was long enough for a lot to happen.

    He saw Rilla Mabry. Rilla was standing near the door and she was looking at Shane Tennant. She never knew her face how much showed what she was thinking about. No one else noticed- but Durant being knew, understood the situation. He saw Rilla standing not quite straight because she didn’t feel quite as tall that way, in a badly fitted dress and her hair not quite smooth- and he saw Shane, perfectly dressed, self confident, good looking. And then Pat came to ask Rilla for the dance.

    On the second day of his visit Durant made his remarkable statement. He told anyone who would listen
    to him that Rilla Mabry was by far the best looking girl in town. One of the best looking girl he’d ever seen.
    Rilla never had a compliment about her looks before. She had always been shy, self conscious, and often unhappy about her appearance. And now the first authority in beauty who had ever been in town claimed that she was the price.
    When Durant, himself told her what he thought of her she was filled with confusion. She managed finally to thank him. And later, very shyly , she went up to him.
    “I do wish that you would tell me how can look better,“ she said.
    “That’s not really my particular kind of work, “ he told her, “ but may be if we get together …..”
    They got together the next morning. Durant came to Rilla’s house. And with Rilla’s mother acting as helper, they did things to Rilla and to Rilla’s clothes. Durant made her stand up straight . and he rearranged her hair. And he told her what was wrong with the clothes she wore.
    That night there was a dance for Durant- his last evening in town. And, as he had thought when he started things, Rilla was, for the first time in her life, the center of attention. Toward the end of the evening Durant had the satisfaction of seeing Shane Tennant dancing very attentively with Rilla, Shane Tenant whom Rilla had looked at with longing eyes – and who had paid any attention to her.

    Durant went back to his home and his work in New York and forgot about the whole thing. Years passed. And then, just the other day, this happened:
    Durant was lunching alone at a restaurant when an attractive, tall woman, past her first youth, came up to him.
    “ You don’t remember me ?” she said.
    Durant didn’t remember her.
    “ I am Rilla tenant – I was Rilla Mabry when you knew me. You came to my home town and – and rather made my life over. Remember now ?”
    “Of course I do “ said Durant. “ I remember very well. It was my one attempt at changing the destiny of another person. “
    “You did a wonderful job.“ said Rilla. There was a strange note in her voice which he didn’t understand.
    “You married the boy you were in love with. I see. His name was Tannent wasn’t it ?”
    “Why, yes” said Rilla. “ But how did you remember the name ? And how did you know I was in love with him?”
    “I am good at remembering names. And I saw you looking at him. Simplicity itself! And to think that I was the cause!
    “Yes you were” said Rilla.“ It was very funny when you look back on it. There I was going with Patrick Redding, and in love with Shane, and terribly unhappy and awkward. And you came down and said I was a beauty- so automatically I became a beauty. And the boys all wanted to go out with me. And I married Shane.”
    “Wonderful “ said Durant. And he smiled happily. “ How are you getting along , now ? “
    “That is the difficult part. “ said Rilla. “ You shouldn’t have asked. “
    “Shane and I got married. And it didn’t get along very well though I was aw-y happy in the beginning. The Tennant lost all of their money in a bank failure- and my family had its money in the Tennant bank by that time, so our money went, too. Then Shane fell in love with a chorus girl. I got a divorce of course. I’ve been teaching in a girls’ school for the past three years. “
    “ That’s too bad!” said Durant. “ But maybe that was better than marrying that other boy whom you didn’t love.”
    “ May be,” said Rilla. “You can never tell. Love goes … Patrick Redding took his father’s grocery store and married the cutest girl in town. They have three children and are very happy. And, oh , yes he became quite ambitious and started a chain of grocery store. Now he is the richest and most important man in town”

    Türkçesi

    Kasabadaki En Güzel Kız

    Thyra Samter Winslow

    On üç yaşından beri Rilla Mabry görünüşünden utanıyordu. Bu yaştan sonra diğer kızlardan daha uzun olmaya başladı. Aynı zamanda beceriksiz, çok ince ve oldukça uzundu.
    Yirmi yaşına geldiğinde görünüşünün korkunç olduğuna tamamen ikna olmuştu. Diğer kızların hepsi kısa, sevimli ve çekiciydi. Rilla ne giyse, kötü görünüyordu. Çok uzun olduğundan hazır elbiseler tam anlamıyla üzerinde asılı şekilde duruyordu.
    Gruptaki bütün kızlar ve erkekler Rilla’yı seviyordu. İyi bir kızdı,eğer görünüşüne kulak asmazsanız. Çok ince olduğu için saçı bile kötü görünüyordu, fakat çok hoş ve çekici bir yüzü vardı.
    Görünüşüne rağmen Rilla’nın bir erkek arkadaşı vardı. O Patrick Redding’ti ve babasının bir bakkalı vardı. Pat fazla etmezdi, fakat bakışlarıyla Rilla’dan da fazla birşey bekleyemezdiniz. İnsanlar Rilla’nın tatmin olması gerektiğini düşünürlerdi. Pat iyi görünüşlü bir çocuktu ve önemsiz olduğu düşünülmemeliydi.
    Rilla Pat’in önemsiz olduğunu düşünmüyordu. Kendisine iyi davrandığı için o da ona karşı saygılıydı. Elinden geldiğince ona hoş ve arkadaşça davranıyordu. Aslında Pat’i çok seviyordu. Onunla birlikte olmak eğlenceliydi. Shane Tannent’a aşık olmasaydı çok memnun olabilirdi. Bunun faydası yoktu zira Shane kasabanın gözdesiydi. Shane’in babası bankacıydı ve zengindi.
    Annesi kasabanın sosyal lideriydi. Buna ilaveten Shane Rilla’dan daha uzun ve üstelik yakışıklıydı da.
    Pat babasıyla beraber bakkal işine girdi. Shane bankaya girdi. Eğer Hukuk veya diğer meslekler hakkında idealleri yoksa erkek çocukların kasabada baş vurduğu yol buydu. Rilla birşey yapmadı. Onun anne ve babasının yeterince parası vardı ve o çalışmak zorunda değildi. Patrick’le beraber partilere gitti ve Shane’e uzaktan hayranlık duydu. Kasaba halkı onun Pat ile evleneceğini, babasının bakkalını devralacağını ve kasabaya yerleşeceklerini zannediyordu.
    Eğer Leslie Durant olmasaydı bu beklentiler gerçekleşebilirdi. Leslie Durant geçmişte ve halen tanınmış birgazete ressamıydı. Halasını ziyaret için Morisville’ye geldi ve tabiki partilerin olduğu her yere ***ürüldü. Sezonun en sosyal insanıydı. Kasabada yalnızca bir kaç gün kalmasına rağmen bu süre birçok şeyin gerçekleşmesi için yeterliydi
    Rilla Mabry’i gördü. Rilla kapının yanında duruyor ve Shane Tennant’a bakıyordu. Ne düşündüğünü yüzünün ne kadar gösterdiğini hiçbir zaman bilmiyordu. Daha önce hiçkimse bunu farketmemişti, ama yeni olduğu için Durant durumu anlamıştı. Üzerinde kötü duran bir elbise ve düzgün olmayan saçlarıyla uzun görünmemek için eğik duran Rilla’yı gördü. Sonra Shane’igördü, mükemmel giyinmiş, kendine güvenir ve yakışıklı. Ve sonra Pat Rilla’ya dans teklif etmek için yanına geldi.

    Ziyaretinin ikinci gününde Durant dikkat çekici sözlerini söyledi. Onu dinleyen herkese Rilla’nın kasabada
    gördüğü en güzel kız olduğunu söyledi. Hayatında gördüğü en güzel kızlardan biri diye söyledi.
    Rilla daha önce bakışları hakkında hiç iltifat almamıştı. Her zaman utangaç, kendi halinde ve genellikle görünüşünden mutsuzdu. Ve şimdi güzellik konusunda ilk otorite olan ve kasabaya ilk defa gelen birisi onun kasabanın gözdesi olduğunu söylüyordu.
    Durant onun hakkında ne düşündüğünü anlattığında kafası karıştı. Sonunda teşekkür etmeyi başarabildi. Ve daha sonra utangaç bir şekilde ona gitti.
    “Bana nasıl daha güzel görünebileceğimi anlatabileceğinizi umuyorum” dedi.
    “Bu gerçekten benim uzmanlık alanım değil” dedi ona “ Fakat belki beraber olabilirsek…”
    Ertesi sabah buluştular.
    Durant Rilla’ın evine geldi. Rilla’nın annesinin yardımı ile Rilla ve elbiseleri üzerinde düzeltmeler yaptılar. Durant ona dik durmasını gösterdi. Ve saçlarını tekrar düzenledi. Ve giydiği elbiselerde neyin hatalı olduğunu anlattı.
    O gece Durrant için dans vardı.Kasabadaki son gecesiydi. Ve Durant düşündüklerini yapmaya başlarken Rilla hayatında ilk defa ilgi odağıydı. Gecenin sonlarına doğru Durant, Rilla’nın özlemle baktığı ve ona dikkat bile etmeyen Shane Tannent’ın Rilla ile nazikçe dans edişini görmenin mutluluğunu yaşıyordu.
    Durant Newyork’a evine ve işine geri döndü ve herşeyi unuttu. Yıllar geçti. Ve evvelsigün bu gerçekleşti:
    Durant bir restoranda tek başına öğle yemeği yerken uzun boylu, çekici ve orta yaşlı bir hanım ona doğru gelip durdu. “Beni hatırlamıyorsun değil mi?”dedi. Durant onu hatırlamamıştı.
    “Ben rilla Tannent. Siz beni tanıdığınız zaman ben Rilla Mabry idim. Sen benim kasabama geldin ve hayatımı değiştirdin. Şimdi hatırladın mı? “
    “Elbette hatırladım.” dedi Durant. “Çok iyi hatırlıyorum .Bu başka birinin hayatını değiştirmek için gösterdiğim bir çabaydı.”
    “Çok iyi bir iş yaptın”dedi Rilla. Sesinde onun hiç anlamadığı bir ton vardı.
    “Anladım, aşık olduğun çocukla evlendin. Adı Tennant’tı değil mi? “
    “ Evet “ dedi Rilla “Fakat onun adını nasıl hatırlıyorsunuz? Ve benim ona aşık olduğumu nasıl anladınız?
    “İsimleri hatırlamakta çok iyiyimdir. Ve seni ona bakarken gördüm. Çok kolaydı. Benim sebep olduğumu niye düşündün?
    “Evet sendin “ dedi Rilla. “ Tekrar ana dönüp baktığında çok komikti. Ben orada Pat Redding ile çıkıyordum ama Shane Tennant’a aşıktım ve çok mutsuzdum. Sonra sen geldin ve bana güzelsin dedin ve ben güzel oldum. Ve bütün erkekler benimle çıkmak istedi. Ve ben Shane ile evlendim.

    “Çok güzel “dedi Durant ve mutlu şekilde gülümsedi. “Ya şimdi ne yapıyorsun?”
    “Bu zor tarafı “ dedi Rilla. “Sormamalıydın.
    “Shane ve ben evlendik fakat fazla uzun sürmedi, ilk zamanlar çok mutluydum. Bir bankanın batması ile Tennantlar bütün paralarını kaybettiler. Ve benim ailemde o zamanlar parasını Tennant Bankası’nda saklıyordu, ve bizim paramızda uçtu. Sonra Shane bir koro kızına aşık oldu. Boşandım, elbette. Son üç yıldır kızlar okulunda öğretmenlik yapıyorum.
    “Bu çok kötü” dedi Durant. “Fakat belkide bu sevmediğin diğer çocukla evlenmekten daha iyidir.”
    “ Belki” dedi Rilla. “Hiç bir zaman anlatamassın. Aşk geçici… Patrick Redding babasının bakkalını aldı ve kasabanın en şirin kızıyla evlendi. Üç çocukları var ve çok mutlular. Çok hırslandı ve bir bakkallar zincirine sahip oldu. Şimdi kasabanın en zengin ve saygın adamı. ”

     

    2

    SWALLOW AND SPARROW

    Swallow and sparrow became close friends. They started walking around in together. Other swallows said nothing at the beginning about this circumstance. However, the things changed when the swallow started bringing the sparrow to its nest. Nest of the swallow was under the eaves of an empty wooden house and there were many nests of swallow next to it. Going there from and thereto made swallows disturbed.

    Swallows held a meeting and they appointed a spokesman. This spokesman told about this circumstance with it in a suitable time and said it not to bring this sparrow to its nest.

    Although the swallow showed some obstinacy, it finally was obliged to obey by this requirement.
    One night the sparrow suddenly wakened while it was sleeping. Tree on which it built up its nest among its branches was swinging. It flied away and had a look-see round the environment. Thereupon, it recognised that it was an earthquake.

    Its close friend, the swallow, came to its mind. It arrived at its nest and it weakened its close friend. It said the swallow to weaken other swallows and the wooden house may be fallen onto the ground. The swallow fulfilled what it said. Once the last swallow flied away there, the wooden house was fallen onto the ground. Later, swallows set up new nests under eaves of another house and they did make no rejection for the sparrow to go from and to the nest of the swallow for the reason that they were owed their life to it.

    KIRLANGIÇ İLE SERÇE

    Kırlangıç ile serçe dost olmuşlar. Birlikte gezip dolaşmaya başlamışlar. Diğer kırlangıçlar önceleri bu duruma ses çıkarmamışlar. Fakat kırlangıç serçeyi yuvasına getirmeye başlayınca işler değişmiş. Kırlangıcın yuvası ahşap, boş bir evin saçak altındaymış ve burada pek çok kırlangıç yuvası varmış. Serçenin gelip gitmesi, kırlangıçları rahatsız etmiş.

    Kırlangıçlar toplanıp bir sözcü seçmişler. Sözcü uygun bir zamanda kırlangıca konuyu açmış ve serçeyi yuvasına getirmemesini söylemiş.

    Kırlangıç biraz direttiyse de sonunda genel isteğe boyun eğmek zorunda kalmış. Bir gece serçe yuvasında uyurken aniden uyanmış. Dalları arasına yuva kurduğu ağaç sallanıyormuş. Uçup çevreyi şöyle bir kolaçan etmiş. O zaman bunun bir yer sarsıntısı olduğunu anlamış.

    Aklına dostu kırlangıç gelmiş. Kırlangıcın yuvasına gitmiş, onu uyandırmış. Kırlangıca diğer kırlangıçları uyandırmasını, ahşap evin sarsıntıdan yıkılabileceğini söylemiş. Kırlangıç söyleneni yapmış. Son kırlangıç da kaçınca ahşap ev yıkılmış. Daha sonra kırlangıçlar başka bir evin saçak altına yeni yuvalar yapmışlar ve yaşamlarını borçlu oldukları dost serçenin kırlangıcın yuvasına gelip gitmesine karşı çıkmamışlar.

    3

    POOR AHMET

    Ahmet’s mother and father were poor. They were living in a small house with only one room. Since his father’s lungs were ill, he compulsorily retired. Ahmet finished primary school in difficulty by selling pretzel out of school time. Later by the help of his neighbour he started to work in a restaurant to do the washing up. Ahmet had taken the first step to realize his dreams. He had met the wonderful meals which he formerly used to see behind the restaurant windows. Now he had – three courses a day. He had kept Uncle Veli, who was cooking in the restaurant, observing. He would learn cooking from him and he would be a cook himself, too but Ahmet would work not in somebody else’s restaurant but in his own one.

    Ahmet opened a restaurant in the city centre after he had done his military service. Because his meals were very delicious, the restaurant was – of customers. He was earning well. Sometimes poor people used to come to the restaurant and eat free meal.

    The waiters working in the restaurant and the customers couldn’t find any sense of Ahmet’s going and leaving two plates of meals to an empty table during lunch times. How would they know that they were Ahmet’s present to his mother and father, whom the poverty had finished years ago? They also wouldn’t be able to hear that while putting the plates on the table Ahmet was murmuring “you aren’t going stay hungry any more from now on mummy and daddy. Have your meals and get yourself very -.”

    FAKİR AHMET

    Annesi, babası fakirdi Ahmet’in. Tek göz odalı bir gecekonduda oturuyorlardı. Babasının ciğerleri hasta olduğundan zorunlu emekliye ayrılmıştı. Ahmet okul olmadığı zamanlar simit satarak zorlukla ilkokulu bitirdi. Daha sonra komşusunun yardımıyla bir lokantaya bulaşıkçı olarak girdi. Ahmet hayalini gerçekleştirmek için ilk adımını atmıştı. Eskiden lokantaların camları arkasında gördüğü o güzelim yemeklere kavuşmuştu. Artık günde üç öğün karnı doyuyordu. Lokantada yemek pişiren Veli dayıyı göz hapsine almıştı. Ondan yemek yapmayı öğrenecek ve kendi de bir aşçı olacaktı ama Ahmet başkasının lokantasında değil kendi lokantasında görevini yerine getirecekti.

    Ahmet askerden geldikten sonra şehrin mevki yerinde lokanta açtı. Yaptığı yemekler çok lezzetli olduğu için lokanta müşterilerle dolup taşıyordu. Kazancı yerindeydi. Ara sıra muhtaç insanlar lokantaya gelirdi ve bedava yemek yerlerdi.

    Lokantada çalışan garsonlar ve müşteriler Ahmet’in öğle vakitleri boş bir masaya giderek masanın üstüne iki tabak yemek bırakmasına bir anlam veremezlerdi. Onlar ne bileceklerdi yıllar önce sefaletin bitirdiği anne ve babasına Ahmet’in armağanını. Hem onlar duyamazlardı ki, tabakları masanın üstüne bırakırken Ahmet’in “ Bundan sonra aç kalmayacaksınız anneciğim ve babacığım. Alın yemeklerinizi karnınızı bir güzel doyurun “ diye mırıldandığını.

    4

    RABBIT

    There was a rabbit imagining itself like a lion. One day this rabbit convened all rabbits in the vicinity on a high hill and said them that it would frighten wolf, jackal, fox in the case they would pass through the rough path in the downstairs. Rabbits listened to it with no movement.

    Ten minutes later, a wolf was passing through this path and it was suddenly surprised to see a rabbit shouting and running toward itself, and this circumstance caused it to frighten, and it urgently run away and disappeared there.

    TAVŞAN

    Tavşanın biri kendini aslan zannedermiş. Bir gün bu tavşan civardaki tavşanları yüksekçe bir tepeye toplayıp aşağıdaki patika yoldan kurt, çakal, tilki geçmesi halinde korkutup kaçıracağını söylemiş. Tavşanlar, onu sakin şekilde dinlemişler.

    On dakika sonra bir kurt geçiyormuş ki, bir de ne görsün, bağırıp çağırarak üstüne doludizgin gelen tavşanı görünce ürkmüş ve son sürat oradan kaçmış.

    5

    FOX

    There was a fox hanging wings on it and stealing hens from poultry-houses upper sides of which were uncovered. Once poultry-house owner recognised this circumstance, they covered upper-sides of them.

    A fox never likes being hungry and remaining with no remedy. It learnt soil digging work from one mole and started entering into poultry-houses through underground. Poultry-house owners thought that mole was stealing the hens and always hoped to catch a mole.

    TİLKİ

    Tilkinin biri kanat takıp üstü açık kümeslerden tavuk çalarmış. Kümes sahipleri durumu fark edince kümeslerin üstünü kapatmışlar.

    Tilki açlığı ve çaresizliği hiç sevmezmiş. Bir köstebekten toprak kazma işini öğrenip, yeraltından kümeslere girmeye başlamış. Kümes sahipleri tavukları çalanın köstebek olduğunu sanıp, hep bir köstebek yakalamayı ummuşlar.

    6
    JACKAL

    One of the jackals found a rifle while it was walking in the jungle. It recognised there
    were two cartridge in the rifle, and it immediately started robberies. Animals in
    the jungle, properties of which were stolen and were under threat convened and
    they arrived before lion.
    The lion was informed about the circumstance and this made it very angry and thereafter, it followed the jackal around.

    The lion seeing the jackal to walk some ahead has roared. The jackal
    pointed its gun at it when it saw that the lion was approaching, and immediately before opening fire, the lion frightened and started running away. Thereupon, the jackal run after the lion, too. Just then, a river appeared in front of them. Both of them swam and crossed the river.The lion run a while and then suddenly stopped running. The jackal stopped as well. The lion turned back and walked over the jackal.

    The jackal realized that wet rifle did not open fire and thrown the rifle out and it crossed back the river. The lion followed the jackal.The lion chased the jackal for a long time in the jungle, and it hit a fiston it as soon as caught it. The jackal escaped with great difficulty its life from the lion. From then, no body has seen it in the surrounding.

    ÇAKAL

    Çakalın biri ormanda gezerken bir tüfek bulmuş. Bakmış tüfekte iki fişek var, hemen soygunlara başlamış. Malı çalınan, tehdit edilen orman hayvanları toplanıp aslanın huzuruna çıkmışlar. Durumu öğrenen aslan çok kızmış, çakalın peşine düşmüş.

    Çakalı ilerde giderken gören aslan kükremiş. Çakal aslanın geldiğini görünce tüfeğini doğrultmuş, tam ateş edecekken aslan korkmuş, kaçmaya başlamış. Çakal da aslanı kovalamış. Derken, önlerine bir ırmak çıkmış. Ikisi de yüzerek karşıya geçmiş. Aslan biraz daha koşmuş, sonra aniden duruvermiş. Çakal da durmuş. Aslan geri dönüp çakalın üstüne yürümüş.

    Çakal ıslanan tüfeğin ateş etmediğini görünce tüfeği atıp ırmaktan karşıya geçmiş. Aslan da peşinden gelmiş. Aslan çakalı ormanda uzun süre kovalamış, yetiştiği yerde vurmuş. Çakal güçbela canını kurtarmış. Bir daha onu oralarda gören olmamış.

     

    7

    THE OCTOPUS

    Our dear world; which is turning around silently somewhere in the universe, which is – of mysteries, secrets and a lot of unknown. The living creatures, which you have allowed to live on you, survive and take shelter for ten thousands of years, existing maybe only on you with everything of them. The idealists with their genuine talent of thought, with their power of imagination; who are possible to appear always and everywhere with their stubbornness and by leaving the normality of the life, which they have to live with pleasure, desire; and by getting a little over the normality to know an unknown, to help the solutions of problems and assimilating some kinds of efforts, searches for the benefit of that normalitists who they left behind.

    Although a young octopus travelled a lot of places on the blue sea, the things he saw weren’t strange to him; he was indifferent to the things he saw as if he had seen them before and the motivating passion occurring in his thought, made him decide to reach the source, the spring of the river when he first realized it, which was flowing into the sea.
    The young octopus started to move forward slowly. He could always have the chance to watch closely the trees, the grass, the flowers, the birds and the large and small living creatures by the river because he was taking pains to swim on the surface. As the days passed one after the other, the broadness of the river started to become narrow, the water started to flow a little more wildly and the slope started to increase. Since the young octopus was swimming towards the stream, he realized that he started to be some more compelled every passing day. If he didn’t suffer the difficulty and leave himself, he would be able to return to the sea. However, this was a matter that he wouldn’t be able to do. Now that he was an idealist and he had come till here for the sake of an idea, returning back could never be possible.

    When the young octopus arrived at the side of the snowy mountain, which was difficult to see from faraway, a waterfall; whose water was falling from quite high, appeared. He had to cross this waterfall and go on his way, but how? A few attempts he made showed that it was impossible for now. Anyway he was tired. He had come till here without stopping, and by exerting himself to the utmost for days. He thought “I should relax for a while, gain my energy; when I believe that I can cross this waterfall, I will come and cross it and go on my way. I will take one of the paths I saw yesterday while I was coming, I will look for a place where I will be able to pass my days in peace. Let the waterfall wait for now.”
    The young octopus returned back and took one of the paths. He reached a lake in the end by saying this or that way. The young octopus’ life in the lake lasted quite long. Actually time wasn’t very important for an idealist. Let the time pass. What was important was to be able to use the time skill-y. You would always improve and show progress in point of thought. You already had this idealism from birth. The conditions would force you to this whether you wanted or didn’t. When you started to support an idea, namely when you became an idealist, you would think care-y of your past and you would realize and be surprised that even how the unhappy, pessimistic, desperate days, which you don’t want to remember now, had educated you, and had made you experienced.

    Several years passed and the young octopus had grown up and had become a mature octopus by the passing years. He always had good relationships with the living creatures in and around the lake; he had had quite a lot of accumulation of knowledge by adding his observations on the things they told. Everything was very well; perhaps it would be much better if the peole hadn’t pitched a camp near the lake. As soon as the octopus saw the people, he had listened to his common sense saying “be careful”, he had withdrawn to his cave at the bottom of the lake. He was passing his days in his cave; he was sometimes touring at the depth of the lake. On some days he saw a few boats on the lake but he couldn’t do anything more than watching the people’s in the boats rowing from the depth of the lake while swimming.

    One day, while a boat was going near to the middle of the lake, it suddenly got dark. A heavy rain started. The wind blowing gradually harder was building big waves on the lake. The efforts of the people on the boat who were trying to escape from the storm were useless. They weren’t able to prevent their boat from capsizing and sinking. The octopus had felt the storm in advanced; he had taken the risk to be seen by the people on the boat and he had come a few metres close to the boat. He had covered two people, who were flopping about when the boat sank, with his strong arms, had come to the surface to prevent them drowning and started to swim quickly towards the shore. After leaving the unconscious people to a safe place, the octopus withdrew to his cave in the depth of the lake.

    On the following ten days after this event, the octopus, who couldn’t see any boats on the surface of the lake, came to the surface because he thought that the people might have gone and he looked at the shore, where the camp was, from far away. The first thing that called his attention was the huge, iron boats. The people had also built wooden sheds near the tents, where the camp was pitched. There were lots of people on the shore. He started to swim towards the branch, which let the superfluous water of the lake float into the river. He was planning to come out of the lake going without making the people realize. However, when he reached the exit, he realized with sadness that there were barbed wires around, which were preventing him going. He was afraid of making a mistake. He could pull the wires to pieces, throw away and go on his way. There were the possibilities of getting injured and being undersized. The waterfall on the river was already a big problem on his way. It wouldn’t be proper to be powerless after crossing the waterfall.

    On the following days the surface of the lake suddenly got into action. The ships that the people made by putting together the pieces, which they brought till the lake shore by lorries, started to move constantly. The divers started dive from the ships and examine the bottom of the lake. The harpoons that were in the divers’ hands would direct to the octopus as soon as it was seen. There was a huge octopus with eight arms, each of whose length was nearly five metres, and the one who would kill this octopus would be rewarded. It was necessary to think now. This octopus, who was wanted to be killed, saved certainly two people’s lives in a stormy weather. They had seen the octopus before they fainted and they informed the others too, there was even a reward. It is necessary to consider this situation as a labyrinth without an exit.

    The octopus had understood that it was impossible to live in the lake now. Although all his goodwill, the people wouldn’t let him search some more in this lake. It was also unnecessary to live more in this lake. The things he learnt were enough and more than enough. The octopus got out of his cave with rancor. He came with a terrible speed out to the water surface just opposite the ships being anchored in front of the camp. He was puffing up and up and was causing artificial waves on the lake as he was saying “you have been looking for me for days, here I ** and I’m not afraid of you”. He suddenly directed to his left. He entered the branch by pulling the barbed wires at the exit of the lake to pieces under the amazed looks of the people on the shore and he reached the river after a while. He came before the waterfall by withstanding easily to the river’s stream and he went up by holding his both arms out and by holding of the rocks there.

    On the following days the octopus continued the intensive efforts to reach the source of the river. He was passing in difficulty through the gorges at the sides of the mountain where the source existed and he was moving forward step by step at the places where the depth didn’t let him swim. The rain falling on the sides of the mountains was turning into snow because of the weather’s getting gradually cold and trembling in the ice cold water under the snow was teaching him how difficult the life was in the mountains. When he started to think that it was impossible to go more forward, he found the source of the river. The source was coming out of rocks, it was coming out of a place like a cave and it was appearing on the earth.
    The octopus summarized the topic: “Now that the source had been here. It comes out to the earth from that narrow place, it is fed by the rain and snow water, it goes down till the waterfall by gathering some of the little rivers’ water. After passing the waterfall, the water gathering a lot of branches from both sides gradually grows and it reaches the sea, where I was born, as a river and integrates with the sea. And the lake, where I lived for a long while, was nothing more than a drift of water, which let its superfluous water flow into the river by means of a branch.

    On his way back, while coming closer to the waterfall, the octopus started to think. He wondered if the people would wait for him there. It was a fifty fifty possibility. Namely, they’d either wait or wouldn’t wait. It wouldn’t be definite. The octopus wasn’t absolutely frightened. Anyway, fear was the last think to be considered by an idealist in such a situation. There was no reason to be frightened. After the octopus evaluated the situation, considered what he would do after what might happen, he went down the waterfall. He went past the branch, which was connecting the lake to the river, by swimming bravely on the water.

    The octopus reached the sea a few days later. He had set off years ago for the sake of an ideal when he was a young octopus; after years, he had turned back as a mature octopus. However, the ideal still wasn’t an ideal. An idealist should teach the others the things he learnt and should acquaint them too. As well as you couldn’t say you have enough knowledge for yourself so you wouldn’t need to learn more, you couldn’t also say you were more knowledgeable than the others; let the others not learn the things I knew. After relaxing for a while, the octopus wanted to start his attempts. He would teach the others the things he learnt and he would acquaint them too. Until there would be no other knowledge in his mind what he knew but the others didn’t…

    Written by: Serdar YILDIRIM

    AHTAPOT

    Gizem dolu, sır dolu, pek çok bilinmezliklerle dolu kainatın bilmem nerelerinde sessizce dönüp durmakta olan sevgili dünyamız. Üzerinde yaşamalarına, hayat bulmalarına, barınmalarına olanak tanıdığın on binlerce yıldan beri her şeyi ile belki de sadece sende var olan canlı varlıklar. Özgün düşünme yetenekleriyle, hayal güçleriyle, inatçılıklarıyla her zaman, her yerde ortaya çıkabilen ve bir bilinmezi bilmek için, problemlerin çözümüne yardımcı olmak için şevkle, istekle; kendilerinin yaşamaları lazım gelen hayatın normalitesinden arınarak, normalitenin bir parça üstüne çıkarak ve o geride bıraktıkları normalitecilerin yararına bir takım çabalar, arayışlar içine giren idealistler.

    Denizin engin maviliklerinde aylardır pek çok yeri gezip dolaşmasına karşın gördükleri ona hiç de yabancı gelmeyen, o gördüklerine daha önceden biliyormuşçasına ilgisiz ve bu denize sularını akıtan ırmağı ilk fark ettiğinde düşüncesinde oluşan tutkunun harekete geçirdiği, ırmağın çıkışına, kaynağına ulaşmaya karar verdirttiği bir genç ahtapot.

    Genç ahtapot ırmakta ağır ağır ilerlemeye başladı. Daima yüzeyde bulunmaya özen gösterdiği için, ırmak kenarında bulunan ağaçları, otları, çiçekleri, kuşları ve küçüklü, büyüklü canlı yaratıkları yakından incelemek olanağını buluyordu. Günler birbiri ardına geçip gittikçe, ırmağın genişliği daralmaya, sular daha bir coşkun akmaya ve meyil artmaya başladı. Genç ahtapot, akıntıya karşı yüzdüğü için, her geçen gün biraz daha fazla zorlanmaya başladığını fark etti. Hani sıkıntıya katlanamayıp kendini bırakıverse hiç yorulmadan denize geri dönebilecekti. Fakat, bu onun yapamayacağı bir işti. Mademki bir idealistti ve bir idea uğruna buralara kadar gelmişti, kesinlikle geriye dönüş söz konusu olamazdı.

    Genç ahtapot çok uzaklarda zorlukla fark edilen karlı dağın yamaçlarına ulaştığında önüne oldukça yüksekten suların döküldüğü bir çağlayan çıktı. Bu çağlayanı aşıp yoluna devam etmesi gerekirdi, ama nasıl? Yaptığı bir iki deneme bu işin şimdilik olanaksız olduğunu gösterdi. Zaten yorgundu.
    Günlerdir dur durak bilmeden,gücünün sınırlarını sonuna kadar zorlayarak buralara kadar gelmişti. “ Bir zaman için dinlenmeli, gücümü toplamalı, bu çağlayanı aşmayı başarabileceğime inandığım an gelip çağlayanı geçer yoluma devam ederim, diye düşündü. Dün gelirken gördüğüm kollardan birine sapar, orada günlerimi sakin geçirebileceğim bir yer ararım. Çağlayan şimdilik bekleyedursun. “

    Genç ahtapot geriye dönüp, ırmağın kollarından birine girdi.Yok şurası, yok burası derken,sonunda bir göle vardı. Genç ahtapotun göldeki sakin yaşantısı oldukça uzun sürdü. Gerçekte bir idealist için zamanın fazla bir önemi yoktu. Zaman bırak geçsindi. Önemli olan geçen zamanı ustaca değerlendirebilmekti. Devamlı olarak fikir bakımından bir büyüme, bir ilerleme içinde olacaktın. Bu idealistçilik zaten sende doğuştan vardı. Sen istemesen de şartlar seni buna zorlardı. Bir ideanın peşinden gitmeye başladığın yani sen bir idealist olduğun zaman, dikkatli bir şekilde geçmişini düşünürdün ve şimdi anımsamak istemediğin o mutsuz, o karamsar, o kederli günlerinin bile seni nasıl eğitmiş olduğunu, deneyim sahibi yaptığını fark eder de şaşar kalırdın.

    Aradan yıllar geçmiş,geçen yıllarla birlikte genç ahtapot büyümüş,olgun bir ahtapot olmuştu.Gölde ve gölün çevresinde yaşayan canlı varlıklarla daima iyi ilişkiler kurmuş, onların anlattıklarına kendi gözlemlediklerini de ekleyerek epey bir bilgi birikimine sahip olmuştu. Her şey çok güzeldi, belki de çok daha güzel olacaktı. Eğer göl kıyısına insanlar kamp kurmasalardı. Ahtapot insanları göl kıyısında görür görmez, içgüdüsünden gelen dikkat et sesine kulak vermiş, gölün dibindeki mağarasına çekilmişti. Günlerini mağarasında geçiriyor, ara sıra da, gölün derinliklerinde dolaşıyordu. Bazı günler göl yüzeyinde bir iki kayık görüyor, fakat kayıklardaki insanların kürek çekişlerini gölün derinliklerinde yüzerek seyretmekten başka hiçbir şey yapmıyordu.

    Günlerden bir gün, bir kayık gölün ortalarına yakın bir yerde giderken ortalık kararıverdi. Şiddetli bir yağmur başladı. Gittikçe daha sert esmeye başlayan rüzgar gölde büyük dalgalar oluşturuyordu. Kayıkta bulunan insanların yaklaşan fırtınadan kaçmak için gösterdikleri çabalar boşuna oldu. Kayıklarının alabora olarak batmasını bir türlü engelleyemediler. Ahtapot yaklaşan fırtınayı önceden hissetmiş, kayıkta bulunan insanlar tarafından görülme tehlikesini göze alarak kayığın birkaç metre altına kadar sokulmuştu. Kayık battığında dev dalgalar arasında çırpınıp duran iki insanı güçlü kollarıyla sıkıca kavrayıp, onların boğulmalarına engel olmak için, yüzeye çıktı ve süratle kıyıya doğru yüzmeye başladı. Baygın durumdaki iki insanı kıyıda emin bir yere bırakan ahtapot, gölün derinliklerindeki mağarasına çekildi.

    Bu olayı takiben geçen on gün içinde göl yüzeyinde hiç kayık göremeyen ahtapot insanların gitmiş olabileceklerini düşünerek yüzeye çıkıp çok uzaklardan kampın bulunduğu kıyıya doğru baktı. İlk dikkatini çeken şey, kıyıdaki kocaman demir kayıklar oldu. İnsanlar ayrıca kampın bulunduğu çadırların yanına tahtadan barakalar yapmışlardı. Çok insan vardı kıyıda. Gölün fazla sularını ırmağa akıtan kola doğru yüzmeye başladı. Kıyıdaki insanlara fark ettirmeden gölden çıkıp gitmeyi planlıyordu. Fakat çıkışa vardığında etrafta gitmesini engelleyen dikenli teller olduğunu üzülerek gördü. Bir hata yapmaktan korkuyordu. Bu dikenli telleri parçalayıp atar, yoluna devam edebilirdi. İşin içinde yaralanmak,çaptan düşmek olasılığı da vardı. Irmaktaki çağlayan zaten yolunun üstünde bir büyük engeldi. Çağlayanın karşısına çıktığında güçsüz durumda bulunmak yakışık almazdı.

    Sonraki günlerde göl yüzeyi birdenbire hareketlendi. İnsanların göl kıyısına kadar kamyonlarla getirdikleri parçaları birbirine monte ederek yaptıkları gemiler vızır vızır gidip gelmeye başladı. Gemilerden dalgıçlar göle girerek, gölün dibini taramaya başladılar. Dalgıçların ellerindeki zıpkınlar görülür görülmez ahtapota yöneltilecekti. Gölde her kolunun uzunluğu beş metreyi bulan sekiz kollu dev bir ahtapot vardı ve bu ahtapotu öldüren ödüllendirilecekti. İşte burada biraz düşünmek gerekirdi. Katledilmek istenen bu ahtapot fırtınalı bir havada iki insanı mutlak bir ölümden kurtarmıştı. Onlar bayılmadan önce kendilerini kurtaranı görmüşler, ötekileri ahtapotun varlığından haberdar etmişlerdi. Ötekiler ötekilere, ötekilerde ötekilere durumu bildirmişler ve son ötekiler, ortaya bir ödül bile koymuştu. Bu durumu çıkışı olmayan bir labirent biçiminde algılamak gerekmektedir.

    Ahtapot artık gölde barınmasının olanaksızlığını anlamıştı. Tüm iyi niyetine karşın insanlar onun bu gölde biraz daha fazla araştırma yapmasına izin vermeyeceklerdi. Zaten gölde bir süre daha yaşamak gereksizdi. Öğrendikleri yeter de artardı bile. Ahtapot mağarasından hınçla dışarı fırladı. Korkunç bir süratle kampın önünde demirli bulunan gemilerin tam karşısında su yüzeyine çıktı. Günlerdir arıyordunuz işte buradayım ve sizden korkmuyorum der gibi kabardıkça kabarıyor, gölde yapay dalgaların oluşmasını sağlıyordu. Aniden soluna doğru yöneldi. Kıyıdaki insanların hayret dolu bakışları altında göl çıkışındaki dikenli telleri paramparça ederek kola girdi ve bir süre sonra ırmağa ulaştı. Irmağın akıntılarına rahatça karşı koyarak çağlayanın önüne geldi ve iki kolunu uzatarak oradaki kayalara tutunup yukarıya çıktı.

    Daha sonraki günlerde ahtapot ırmağın kaynağına ulaşmak için gösterdiği yoğun çabayı devam ettirdi. Kaynağın bulunduğu karlı dağın yamaçlarında daracık boğazlardan zorlukla geçiyor, derinliğin yüzmesine olanak tanımadığı yerlerde de adım adım ilerliyordu. Yamaçlarda yağan yağmur havanın giderek soğumasıyla birlikte kara dönüşüyor, yağan kar altında buz gibi soğuk suda titremek ona dağlarda yaşamın ne derece zorlu olduğunu öğretiyordu. Ahtapot daha ileriye gitmenin mümkün olmadığını düşünmeye başladığı bir sırada ırmağın kaynağını buldu. Kaynak, kayaların arasından, mağara gibi bir yerden, yeryüzüne çıkıp doğuyordu.

    Ahtapot konuyu özetle toparladı: “ Demek kaynak burasıymış. Su bu daracık yerden yeryüzüne çıkıyor, yağan kar ve yağmur sularıyla besleniyor, çevreden kimi dereciklerin sularını alarak çağlayana kadar iniyor. Çağlayan geçildikten sonra sağdan soldan pek çok kol alan su gittikçe büyüyerek bir ırmak halinde benim doğduğum denize varıyor ve denizle bütünleşiyor. Uzun bir süre içinde yaşadığım göl de fazla sularını ırmağa bir kol aracılığıyla akıtan büyükçe bir su birikintisinden başka bir şey değilmiş. “

    Dönüş yolunda, çağlayana yaklaştıkça, ahtapotu bir düşüncedir aldı. Acaba insanlar onu oralarda bekleyebilirler miydi? Bu yüzde elliye yüzde elliydi.Yani bekleyebilirlerdi de beklemeyebilirlerdi de. Onun orası belli olmazdı.Ahtapot, kesinlikle korkmuyordu. Zaten böyle durumlarda bir idealist için korku en son akla getirilecek bir şeydi. Korkmak için hiçbir neden yoktu. Ahtapot, şöyle bir durum değerlendirmesi yaptıktan, ne olursa ne şekilde hareket edeceğini hesapladıktan sonra, çağlayandan aşağı indi. Suların üstünden, göğsünü gere gere yüzerek, gölün ırmakla bağlantısını sağlayan kolun yanından geçti, gitti.

    Ahtapot, birkaç gün sonra denize vardı. Yıllar önce, genç bir ahtapotken, bir idea uğruna yola çıkmış; yıllar sonra, büyük, olgun bir ahtapot olarak işte geriye dönmüştü. Fakat, idea, ideal değildi henüz. Bir idealist, öğrendiklerini başkalarına da öğreterek, onları da bilgilendirmeliydi. Ben, bana yetecek kadar bilgi sahibiyim fazlasını öğrenmesem de olur diyemediğin gibi, ben herkesten çok daha fazla bilgiliyim varsın benim bildiklerimi başkaları bilmeyiversin de diyemezdin. Ahtapot, kısa bir süre dinlendikten sonra girişimlerine başlamak istiyordu. Öğrendiklerini başkalarına da öğreterek onları da bilgilendirecekti. Beyninde kendisinin bilip de başkalarının bilmediği tek bir bilgi kalmayana kadar…

    Yazan: Serdar Yıldırım

     

    8

    Clockwork
    Howard Breslin
    It was a small window with narrow pieces of paper pasted across it to prevent its breaking during the heavy air raids. In the small space at the center that remained, a little man with eyeglasses was care-y setting out his display of clocks and watches. He paid no attention to many Londoners hurrying by to begin another day.
    When he finished placing his merchandise, the little man came out of the shop and stared in the window. He had placed the clocks and watches with great care – the clocks in a row at the back, and in front of them lying flat, a semicircle of watches. All the clocks had their faces neatly divided in the middle by hands that pointed to six o’clock; all the watches, thin or fat, had their hands pointing straight at three o’clock.
    “Yes,” said the jeweler with a satisfied look. “Very nice.”
    About an hour later a passenger got out of the bus at the corner. He was a tall man with a blonde mustache, and he wore a heavy overcoat and black hat. He was slightly lame and carried a cane. He smiled when the policeman at the corner said “Good morning” to him. The lame man’s name was Gebhardt, and the policeman’s superior officers would have been very glad to know that.
    Gebhardt walked slowly, leaning heavily on his cane. The meeting with the policeman never failed to amuse him., and he smiled to himself at the stupidity of the English. Gebhardt looked into the jewelry shop window.
    There was no expression on his face as he looked from the clocks that said six to the watches that said three. He had passed the shop faith-y every day for two weeks, but had never gone in. Gebhardt set his wristwatch and pushed open the door.
    A salesman was talking to the jeweler at the far end of the counter, but they turned as the door shut. The jeweler walked toward Gebhardt and stared at him. “Yes?” asked the little man.
    “My watch,” said Gebhardt. “It seems to have stopped. An hour or so ago.” He took off his watch and laid it on the counter.
    The watch’s hands indicated nine o’clock. “I see,” said the jeweler, “Stopped.”
    Gebhardt looked toward the salesman but salesman was busy examining a catalogue. The jeweler picked up the watch.
    Gebhardt said: “And you might change the strap. That one is about worn up.
    He leaned against the counter and waited. Once he looked into the back room where the jeweler had taken his watch. He could see the old man, bent over a desk, examining his watch. Gebhardt lit a cigarette and waited.
    It was less then five minutes when the little man came back. He held out the watch with its new strap and Gebhardt put it on. “You should be careful,” said the jeweler. “That is a fine watch.”
    “Yes, I know,” said Gebhardt casually. “And I’m sure it will work perfectly now.” He paid the jeweler and left the shop.
    All the way back to his room Gebhardt was conscious of the strap on his wrist, but he did not look at the watch even once. After all, in his business you couldn’t be too careful.
    Once inside the small room where he had lived since he first came to London, Gebhardt put aside all appearance of lameness and moved about the room with quick sureness, locking the door, pulling down the curtains. Finally, he lit the light over his desk and took of his wristwatch.
    Working rapidly, he removed the straps from both ends of the watch. Then with a knife he opened the end of the straps and, finally, from one hand took out of a small piece of very thin paper. He spread the paper out on his desk and with a glass began to study the message, which was written in code.
    The message was short and to the point. It read: “Trucks from King Charles Square will transport Regiment 55 tomorrow A.M. Act at once.”
    “So,” said Gebhardt softly. He burned the paper in the ashtray. For a moment he sat thinking. He previously knew that a large number of trucks in King Charles Square would be used to carry soldiers from London to the coast. And somewhere along the route trucks and soldiers would be blown to pieces with explosives.
    Gebhardt drew his suitcase from under the bed and opened it on the desk. From its nest of cotton he picked up one of the bombs. It was wide and flat, quite different in form from the usual, old-fashioned type of bomb. Attached with wire to the bottom of an automobile engine the bomb was deadly when the motor heated.
    He decided to take with him in a small package about fourteen of the bombs. That was about all he could take care of in two hours. He had detailed information on King Charles Square. By midnight all the soldiers and mechanics were gone; at two o’clock a policeman looked in to check up. Gebhardt was very much pleased with himself. Thanks to British’s inefficiency, he would have the place to himself between twelve o’clock and two o’clock.
    Thinking of the importance of time suddenly reminded him, and he put a new strap on his watch and then put the watch on his wrist then he sat very still, looking into space, mentally checking every detail of the plan.
    Gebhardt smiled. Of course! Outside the jeweler shop he had set his watch back sixty-four minutes for the signal to the jeweler. He smiled again as he now moved the minute hand of his watch exactly sixty-for minutes ahead. Never forgetting these small details made him a good secret agent, and he knew it.
    When the time came, Gebhardt moved care-y through the darkness of the blacked-out streets.
    In the alley behind King Charles Square he stopped and looked at his watch. Twelve o’clock exactly. Gebhardt smiled. The whole thing was going like clockwork. He waited another ten minutes just to be on the safe side.
    Gebhardt climbed a fence, moved care-y along a narrow space between two buildings, and came out in King Charles Square. He stood a moment, counting the black forms of the trucks.
    Gebhardt moved over to the nearest truck. He set down his package, took some wire and a wire cutter from a pocket. He slid under the truck and felt along the bottom of the engine. Lying flat on his back, working in the dark, he began to wire the bomb to the exact place he wanted it.
    Somebody stepped on his ankle.
    Pain shot up Gebhardt’s leg, and he bit his lip, not breathing. No, he thought, there can’t be anyone here. There is never anyone at this hour. I have checked it many times. But that weight kept pressing into his ankle.
    “All right, mister,” said a voice. “Come out of there.”
    The wire cutter fell down from his fingers. Hands grabbed at Gebhardt’s legs, pulled. In a panic, he kicked himself loose, got up, and run wildly.
    A man shouted. Someone blew a whistle. A form jumped from nowhere and knocked him to the ground. Gebhardt drove his fist into a face, twice, pulled away free, ran on. He ran into a wall, turned the wrong way. A flashlight focused on him. He turned back but too late.
    “There! Get him!”
    Gebhardt drew his revolver. As he ran, he heard them shout as they came closer to him.
    There was the noise of rapid gunfire behind him, and something struck him in the back. No, thought Gebhardt, the plan was perfect. There was a sharp pain. He said weakly: “No.” He was dead when the soldiers reached him. He lay with his one arm stretched out in front of him, his wristwatch showing the hour

    “Imagine the nerve of the guy!” said a young soldier. “He walked in here as though we didn’t even exist. That’s a nice watch he has on. But it broke when he fell.”
    “It’s an hour fast,” said a second soldier. “How did that happen?”
    the little jeweler was even more surprised when he read the newspaper report the next day about Gebhardt. “I can’t understand it,” he thought. “The man must have been careless. Nothing went wrong on my part. Why, I even set his watch correctly before I gave it back to him.”

    Türkçesi

    Saatçi

    Howard Breslin

    Ağır hava bombardımanında kırılmasını engellemek maksadıyla, dar kağıt parçaları yapıştırılmış, küçükçe bir vitrindi. Vitrinin ortasında kalan küçük yerde, duvar ve kol saatlerini dikkatlice yerleştiren ufak tefek, gözlüklü bir adam görünüyordu. Yeni bir güne başlama telaşı içindeki pek çok Londralı’ya fazla dikkat ettiği söylenemezdi.
    Ufak boylu adam saatleri yerleştirmeyi bitirdikten sonra, dükkanın dışına çıktı ve pencereden içeriye doğru baktı. Kol ve duvar saatlerini gerçekten büyük bir özen göstererek sıralamıştı; arkada bir sıra duvar saati ve onların hemen önünde bir sıra boyunca yarım daire halinde dümdüz uzanan kol saatleri… Bütün duvar saatlerinin akrep ve yelkovanları düzgün bir şekilde saat altıyı; bütün ince ve daha kalın kol saatlerinin akrep ve yelkovanları saat üçü gösterecek şekilde ayarlanmıştı.
    “Evet” dedi saatçi, hoşuna gittiğini belli edecek bir bakışla, “Çok güzel!”
    Yaklaşık bir saat sonra, köşede, otobüsten bir yolcu indi. Sarı bıyıklı, kalın bir palto ve siyah bir şapka giyen, uzunca bir adamdı. Az da olsa topallıyordu ve bir bastonu vardı. Köşedeki polis kendisine “Gün

    İngilizce hikayeler ve türkçe çevirileri :

    Sitemizin bu bölümünde, İngilizce Türkçe hikayeler, türkçesiyle birlikte yeralmaktadır.

     

    1.Kur Grapho English İngilizce eğitim setimizin, bir bölümünden alınan bu İngilizce kısa hikayeler (English stories), hem eğlenceli hem de öğretici nitelikte hazırlanmıştır.
    İngilizce Türkçe hikaye bölümümüzdeki çalışmanızda sizlere başarılar dileriz.
    İngilizce hikayeler ve türkçe çevirileri :

    Hayaletli yatak odası

    The Haunted Bedroom

    George: Well, this is the famous haunted bedroom everyone keeps talking about and we’re going to spend tonight in it. Do you believe in ghosts Mildred?
       
    George: Evet, herkesin hakkında konuştuğu ünlü hayaletli yatak odası burası. Ve biz bu geceyi burada geçireceğiz. Hayaletlere inanır mısın Mildred?

     

     

       
    Mildred: I’m not sure. I don’t think so. At least I’ve never seen a ghost. I’ll believe in them when I see one. What about you George?
       
    Mildred: Emin değilim. Zannetmiyorum. En azından hiç hayalet görmedim. Bir tane görsem inanacağım. Ya sen George?

     

     

       
    George: No I don’t think I do. I mean, some of my friends say they’ve seen them, but of course they could just be dreams, or imagination, I don’t know.
       
    George: Ben de inandığımı zannetmiyorum. Bazı arkadaşlarım gördüklerini söylüyorlar. Fakat tabii ki onlarınki sadece rüyalar veya hayallerdir. Bilmiyorum.

     

     

       
    Mildred: Anyway, this hotel we’re staying in is supposed to have a ghost. The manager said that no one has ever dared spend a night in this room and that if anyone does, he can stay 
    in this hotel without paying for a whole week.
       
    Mildred: Neyse, kaldığımız otel hayaletli zannediliyor. Müdür bu odada hiç kimsenin bir gece geçirmeye cesaret edemediğini ve ederse burada para vermeden bir hafta kalabileceğini söyledi.

     

     

       
    George: Just think and we’ll get free meals and be able to drink as much alcohol as we like in the bar! I think this ghost story is a lot of nonsense.
       
    George: Düşün bedava yemek yiyeceğiz ve barda istediğimiz kadar içki içebileceğiz. Bu hayalet hikayesinin tamamen saçmalık dolu olduğunu sanıyorum.

     

     

       
    Mildred: What time is it?
       
    Mildred: Saat kaç?

     

     

       
    George: Half past ten, nearly time to go to bed, let’s go down to the bar and have one last drink before we go to bed.
       
    George: On buçuk. Neredeyse yatağa gitme vakti. Haydi gel bara gidip, yatmadan önce son içkimizi içelim.

     

     

       
    Mildred: Yes, a nice strong whisky’ll give us courage.
    (Half an hour later)
       
    Mildred: Evet, güzel sert bir viski, bize cesaret verecek!

    (Yarım saat sonra)

     

     

       
    George: Well, here we are back in the famous, haunted room. Are you feeling sleepy?
       
    George: Evet, ünlü hayaletli odadayız. Uykun geldi mi?

     

     

       
    Mildred: No, I’m scared!
       
    Mildred: Hayır, korkuyorum!

     

     

       
    George: Don’t be silly, there’s nothing to be afraid of! This ghost story is just a trick of the hotel manager to make his hotel famous and popular.
       
    George: Aptal olma. Korkacak bir şey yok! Bu hayalet hikayesi otel müdürünün, bu oteli ünlü ve popüler yapmak için bir aldatmacası.

     

     

       
    Mildred: Anyway what is the ghost story?
       
    Mildred: Peki, nedir bu hayalet hikayesi?

     

     

       
    George: Oh, just that 300 years ago a woman who lived in this house was murdered in this room by her husband for having a love affair with another man!
       
    George: Oh, tam 300 yıl önce bu evde yaşayan bir kadın başka bir adamla olan aşk hikayesi yüzünden, kocası tarafından bu odada öldürülmüş!

     

     

       
    Mildred: That’s a common story. How did she die?
       
    Mildred: Olağan bir hikaye. O, nasıl ölmüş?

     

     

       
    George: Oh, the manager told me she was tied up and then shut in a secret cupboard in the wall till she died.
       
    George: Oh, otel müdürü bana, bağlanıp daha sonra bu duvarın içerisindeki gizli dolaba ölünceye kadar kapatıldığını söyledi.

     

     

       
    Mildred: Where is this cupboard?
       
    Mildred: Peki bu dolap nerede?

     

     

       
    George: Over there by the fireplace, let’s see if the wall is hollow. My god-it is hollow, do you think we’d find her bones behind the wall?
       
    George: Orada, şöminenin yanında. Bakalım duvarda boşluk var mı? Tanrım, boşluk var ne dersin, onun kemiklerini duvarın arkasında bulur muyuz?

     

     

       
    Mildred: Oh, shut up! We’ll never spend the night here if you carry on talking like that.
       
    Mildred: Oh, kes sesini. Eğer böyle konuşmaya devam edersen geceyi burada geçiremeyeceğiz.

     

     

       
    George: O.K. Let’s go to sleep we’re only scaring each other about a lot of nonsense. Good night  darling.
       
    George: Tamam, haydi uyuyalım. Birçok saçmalık için birbirimizi korkutuyoruz. İyi geceler sevgilim.

     

     

       
    Mildred: Goodnight.
    (Ten minutes later)
       
    Mildred: İyi geceler.

    (On dakika sonra)

     

     

       
    Mildred: What was that noise?
       
    Mildred: O ses neydi?

     

     

       
    George: Oh, probably some dust falling down the chimney, its nothing. Go to sleep!
       
    George: Oh, bir olasılıkla, bacadan düşen tozlardır, bir şey değil. Uyumaya bak!

     

     

       
    Mildred: My god, did you hear that? It sounded like something heavy was being dragged across the floor.
       
    Mildred: Aman Tanrım, bunu duydun mu? Sanki ağır bir şeyin yerde sürüklendiğinde çıkardığı sesti.

     

     

       
    George: Oh, that it’s probably the central heating system cooling down. These old houses have pipes which make noises when they cool at nigh.
       
    George: Oh, belki de kalorifer sistemi soğuyordur. Bu eski evler gece soğuduklarında gürültü yapan borulara sahiptirler.

     

     

       
    Mildred: It didn’t sound like pipes to me.
       
    Mildred: Bana boru sesiymiş gibi gelmedi.

     

     

       
    George: Go to sleep. You’re just imagining things. Think of all those nice meals we’ll be eating and all that alcohol we can drink if we spend a night in this room.
       
    George: Uyu. Sen sadece bu şeyleri hayal ediyorsun. Eğer bu odada bir gece geçirirsek yiyeceğimiz o güzel yemekleri ve içeceğimiz içkileri düşün.

     

     

       
    Mildred: I can’t, I’m afraid.
       
    Mildred: Yapamam, korkuyorum.

     

     

       
    George: O.K. I’ll swich the light on. Are you all right now?
       
    George: Tamam. Işığı açıyorum. Şimdi iyi misin?

     

     

       
    Mildred: Yes, I think so. George stop it! What are you doing? Your hands are so cold!
       
    Mildred: Evet, öyle zannediyorum.

     

     

       
    George: Wh , wh, what’s happening?
       
    George: Kes şunu! Ne yapıyorsun? Ellerin çok soğuk!   Ne oluyor?

     

     

       
    Mildred: You put your hands on my face.
       
    Mildred: Ellerini yüzüme koydun.

     

     

       
    George: I didn’t.
       
    George: Koymadım.

     

     

       
    Mildred: You did.
       
    Mildred: Koydun!

     

     

       
    George: I tell you I didn’t!
       
    George: Koymadım diyorum!

     

     

       
    Mildred: Well, somebody did! There’s someone else or something else in this room.
       
    Mildred: Öyleyse birisi yaptı! Bu odada ya bir şey ya da birisi var.

     

     

       
    George: O.K. All right! I’ll get up and check the room. No, there’s no one here! Nothing! Now look, and calm down, everything’s going to be all right. Here do you want some whisky, I’ve got a bottle in my suitcase.
       
    George: Peki, tamam! Kalkacağım ve odayı kontrol edeceğim.

    Burada hiç kimse yok, hiç bir şey yok. Bak şimdi sakinleş, her şey düzelecek. Viski istiyor musun? Bavulumda bir şişe var.

     

     

       
    Mildred: Yes, please.
       
    Mildred: Evet, lütfen.

     

     

       
    George: Better?
       
    George: Daha iyi misin?

     

     

       
    Mildred: Yes. I feel better now. I can go to sleep I think. Aaaaaaa! Who swiched the light out?
       
    Mildred: Evet, şimdi daha iyi hissediyorum. Uyuyabilirim zannediyorum.

    Ay! Işığı kim söndürdü?

     

     

       
    George: Ugh! Ugh! What, what are you doing? Who pulled the blankets off? It’s very cold in hero.
       
    George: Ih, ıh, ne yapıyorsun? Battaniyeyi kim çekti? Burası çok soğuk!

     

     

       
    Mildred: It’s the ghost of the murdered woman. She doesn’t like me! Help! Help! I can’t sleep in this room! I’m getting out of here!
       
    Mildred: Bu öldürülen kadının hayaleti. Benden hoşlanmıyor. İmdat! İmdat! Bu odada uyuyamam, bu odadan çıkıyorum!

     

     

       
    George: Darling! Come back! Don’t be afraid! I’m here! Here, here, there, there, now, now! Every thing’s O.K., all right. We’ll stay downstairs here in the drawing room for the rest of the night. We can’t sleep in that room, not with you screaming like that.
       
    George: Sevgilim, geri dön! Korkma! Ben buradayım! Sakin ol! Her şey tamam gecenin kalan kısmını aşağıdaki salonda geçireceğiz. Sen böyle çığlık atarken burada uyuyamayız.

     

     

       
    Mildred: Didn’t you hear anything?
       
    Mildred: Hiç bir şey duymadın mı?

     

     

       
    George: Only you’re making a lot of noise. Anyway I wouldn’t spend another night in that room if you paid me!
       
    George: Sadece senin yaptığın bir çok gürültüyü. Neyse, bana para da versen burada bir gece daha geçirmezdim!

    Sanat sergisi

    The art exhibition

    George: This is it- The New Wave Art Gallery, shall we go in? There’s an exhibition of some paintings by that new painter Dorian Scribble that I’d like to see.
       
    George: İşte burası. Yeni Akım Sanat Galerisi. İçeri girecek miyiz? Burada yeni ressam Dorian Scribble’ın görmek istediğim bazı resimlerinin sergisi var.

     

     

       
    Mildred: O.K. dear, let’s go and see the exhibiton then- I love paintings.
       
    Mildred: Tamam sevgilim. O halde gel gidip sergiyi görelim. Resimleri severim.

     

     

       
    George: Two please, thank you very much. And could I have a brochure as well? Thank you. Right dear, this way.
       
    George: İki tane lütfen, teşekkür ederim ve bir tane de broşür alabilir miyim?  Teşekkür ederim. Tamam sevgilim buradan.

     

     

       
    Mildred: Is that a painting? It looks like somebody has thrown some spaghetti on the wall and then put a frame around it!
       
    Mildred: O, resim mi? Sanki birisi duvara spagetti atmış ve onu çerçevelemiş gibi gözüküyor.

     

     

       
    George: Don’t be silly, darling! That’s called abstract art. It’s not meant to show anything!
       
    George: Saçmalama sevgilim! Bu soyut resim diye adlandırılır ve hiçbir şey göstermesi beklenemez!

     

     

       
    Mildred: But our son Tony could paint like that and he’s only two years old! That’s not art!
       
    Mildred: Fakat oğlumuz Tony bunu çizebilirdi ve o, henüz iki yaşında! Bu sanat değil!

     

     

       
    George: Oh, I like it. I mean you have to understand the deep powerful hidden meanings that the artist was trying to show.
       
    George: Oh, ondan hoşlandım. Bu, ressamın göstermeye çalıştığı derin kuvvetli ve gizli manaları anlaman gerekli diyorum.

     

     

       
    Mildred: The only meaning I can get from that painting is that either the artist has been violently sick on the wall or has had an argument with a can of spaghetti!
       
    Mildred: Bundan çıkardığım tek anlam, ya bu ressam duvara çok fena kızmış ya da bir kutu spagetti ile savaş yapmış!

     

     

       
    George: Now! Now! Don’t be like that! Look at this painting here. Can’t you understand what the artist was trying to say in this painting? It’s so powerful and moving.
       
    George: Şimdi! Şimdi! Böyle yapma! Buradaki bu resme bak. Bu resimde ressamın ne söylemeye çalıştığını anlamıyor musun? Ne kadar güçlü ve haraketli.
       
    Mildred: It just looks like there has been an explosion in a paint factory. It makes me feel sick!
       
    Mildred: Sadece boya fabrikasında patlama olmuş gibi gözüküyor. Midemi bulandırdı!

     

     

       
    George: What about this painting then? Now you can’t complain about this one, it’s perfect, there’s no mess, no mistakes. The quality of the light and depth is perfection.
       
    George: Peki bu resim hakkında ne düşünüyorsun? Şimdi bunun için bir şey söyleyemezsin. Harika, hata ve karışıklık yok. Işığın ve derinliğin (perspektifin) kalitesi harika.

     

     

       
    Mildred: That’s not a painting, it’s a window.
       
    Mildred: O bir resim değil, pencere.

     

     

       
    George: Oh, yes of course. I wondered why the trees were moving!
       
    George: Oh tabii. Ben de ağaçlar neden kıpırdıyor diye merak ediyordum!

     

     

       
    Mildred: What about this George? What’s it called?
       
    Mildred: Ya bu George? Bunun ismi ne?

     

     

       
    George: I’ll look in the brochure. Ah, here it is. Number 10. It’s called “ A wall of a room after a bomb has exploded.”
       
    George: Broşüre bakacağım. Ah burada. 10 numara. İsmi, bomba atıldıktan sonraki duvar.

     

     

       
    Mildred: That’s exactly what it is! He didn’t paint that picture. He exploded a bomb in a small room and took a piece of the wall, put it in an art gallery and calls it art!
       
    Mildred: Gerçekten tam ismi gibi! Bu resmi çizmemiş, küçük bir duvara bomba atmış ve duvardan bir parça almış ve onu sanat galerisine koymuş ve sanat diye isimlendiriliyor!

     

     

       
    George: Oh, don’t be so difficult, Mildred! This is the future of art. It’s a new direction of creativity. Using a paintbrush isn’t the only way to paint a picture.
       
    George: Zorluk çıkartma Mildred! Bu sanatın geleceği, yaratıcılığın yeni yönü. Fırça kullanmak resim yapmanın tek yolu değildir.

     

     

       
    Mildred: So, it would seem! And what is that over there?
       
    Mildred: Öyle görünüyor! Oradaki nedir?

     

     

       
    George: It’s a pile of bricks dear!
       
    George: Bir yığın tuğla sevgilim!

     

     

       
    Mildred: I know it’s a pile of bricks, but what is supposed to be?
       
    Mildred: Bir yığın tuğla olduğunu biliyorum, fakat ne anlama geliyor?

     

     

       
    George: Wait a minute, no, that’s not in the brochure. Oh, look over there. Some workmen are repairing the wall!
       
    George: Bir dakika bekle. Broşürde yok. Oh, oraya bak. Birkaç işçi duvarı onarıyorlar.

     

     

       
    Mildred: You could have fooled me. I thought they were part of the show. Living art I mean how can you tell the difference between what is art and  what isn’t?
       
    Mildred: Beni aptal yaptın. Onların da yaşayan sanat gösterisinin bir parçası olduğunu zannettim. Ne sanattır, ne değildir, farkını nasıl söyleyebilirsin?

     

     

       
    George: That’s just it! You can’t!
       
    George: İşte problem bu! Söyleyemezsin.

     

     

       
    Mildred: In that case why have art exhibitions at all?
       
    Mildred: Peki bu durumda neden sanat sergileri oluyor?

     

     

       
    George: To show people that art is just an idea invented by people and that everything, a pile of bricks, an explosion in a paint factory, is art in it’s own way.
       
    George: İnsanlara sanatın kişi tarafından bulunan bir fikir olduğunu ve her şeyin, örneğin bir tuğla yığınının, boya fabrikasındaki bir patlamanın kendi çapında bir sanat olduğunu göstermek için.
     
       
    Mildred: What about the great painters like Michelangelo and Leonardo then?
       
    Mildred: Öyleyse Michelangelo ve Leonardo gibi büyük ressamlardan ne haber?

     

     

       
    George: Of course they were good, but art has to always go in new directions. It can’t always stay the same.
       
    George: Tabii, onlar çok iyiydi, fakat sanat yeni yönelimlere doğru gitmek zorundadır. Sürekli olduğu gibi kalamaz.

     

     

       
    Mildred: It seems to have got much worse then!
       
    Mildred: Daha da kötüleşecek gibi gözüküyor öyleyse!

     

     

       
    George: Look, I’ll tell you a story. One day in Paris, there was a conference of famous art critics, painters and historians. They were shown some paintings.
       
    George: Bak, sana bir hikaye anlatacağım. Bir gün Paris’te ünlü sanat eleştirmenlerinin, ressamların ve tarihçilerin katıldığı bir konferans vardı. Bazı resimler onlara gösterildi.

     

     

       
    Mildred: Were they like these ones by any chance?
       
    Mildred: Şans eseri onlar da, bunlar gibi miydi?

     

     

       
    George: Funny, you should ask. Yes, they were in the same style.
       
    George: Sorman garip. Evet aynı stildeydiler.

     

     

       
    Mildred: I see. Go on.
       
    Mildred: Evet anlıyorum. Devam et.

     

       
    George: Well, the organiser of the exhibition asked the painters what they thought about the paintings.
       
    George: Serginin organizatörü ressamlardan resimler hakkında ne düşündüklerini sordu.

     

     

       
    Mildred: What did they say?
       
    Mildred: Onlar ne söyledi?

     

     

       
    George: Oh, that they were wonder-y beautiful and – of the deepest and highest emotions that a human being could possess.
       
    George: Oh, onlar harika ve güzel olduklarını ve insanın verebileceği, en yüksek ve en derin duygularla dolu olduklarını söylediler.

     

     

       
    Mildred: Yes, yes, I see so what?
       
    Mildred: Evet, evet, anlıyorum, sonra?

     

     

       
    George: Well, the director of the exhibition then said: Would you gentlemen now like to meet the painter?
       
    George: Serginin müdürü, bu ressamla tanışmak isteyip istemediklerini sordu.

     

     

       
    Mildred: And they said: ‘Yes’ I suppose.
       
    Mildred: Zannediyorum onlar da “evet” demiştir.

     

     

       
    George: Yes, and do you know who painter was?
       
    George: Evet, ressamın kim olduğunu biliyor musun?

     

     

       
    Mildred: No, tell me.
       
    Mildred: Hayır, söyle bana.

     

     

       
    George: It was a monkey called Dorian Scribble, who’d been locked in a room and given pots of paint to play with.
       
    George: O, bir odaya kilitlenmiş ve kendisine oynamak için boya kutuları verilmiş Dorian Scribble isminde bir maymundu.

     

     

     

       
    Mildred: And those paintings were the result. Of course, of course, I see, I see and we’re looking at the same paintings now!
       
    Mildred: Ve bu resimler de sonucu. Tabii, tabii, şimdi anlıyorum, aynı resimlere bakıyoruz!

     

     

       
    George:   My God you’re right! I want my money back. We’ve been tricked!
       
    George: Tanrım haklısın! Paramı geri istiyorum! Aldatıldık!

     

     

       
    Mildred: Let’s go and see the manager immediately. This exhibition is a trick and a disgrace!
       
    Mildred: Derhal gidip müdürü görelim. Bu sergi aldatmaca ve yüz karası!

     

    George ve Mildred kampa giderler

    George & Mildred go camping

     

     

    George: Well, here we are Mildred, isn’t this lovely? Peace and quiet, beautiful countryside. Green grass, mountains, nature. It feels good to be alive.
       
    George: İşte buradayız. Mildred ne hoş değil mi? Huzurlu, sessiz ve güzel kır. Yeşil çimenler, dağlar ve doğa. Yaşamak ne güzel!

     

     

       
    Mildred: I’d feel better if I hadn’t heard the weather forecast, the man on the television said there was going to be terrible thunderstorms and it was going to hail!
       
    Mildred: Hava durumunu duymamış olsaydım ben de kendimi iyi hissedecektim. Televizyondaki adam müthiş gök gürültülü fırtınaların geleceğini ve dolu yağacağını söyledi!

     

     

       
    George: Nonsense! You don’t believe weather forecasts, do you? I never believe weather forecasts. If they say it’s going to rain the sun shines, if they say it’s going to be hot and sunny it snows!
       
    George Saçma! Hava durumlarına inanmıyorsun değil mi? Ben hiç inanmam. Yağmur yağacak dediklerinde güneş parıldar, sıcak ve güneşli olacak dediklerinde kar yağar!

     

     

       
    Mildred: So you go and choose to go camping on a day with the worst possible weather forecast! Honestly, George you’re impossible!
       
    Mildred: Bu yüzden gittin ve kamp için en kötü hava durumlu günü seçtin! Gerçekten George tahammül edilmez bir adamsın!

     

     

       
    George:   But, look, it’s sunny now! There isn’t a cloud in the sky!
       
    George: Fakat, bak şu anda güneşli!. Gökte bir tek bulut yok!

     

     

       
    Mildred: Yes, but you know as well as I do what the English weather is like. One minute, you can be sunbathing in your swimming trunks. And the next minute, it’s pouring with rain!
       
    Mildred: Fakat İngiliz havasını sen de benim kadar biliyorsun. Bir an mayonla güneşlenebilirsin diğer bir dakika bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordur!

     

     

       
    George: Anyway, what does it matter if it rains? We’ve got our waterproof tent.
       
    George: Neyse, yağmur yağarsa ne farkeder? Bizim su geçirmeyen çadırımız var.

     

     

       
    Mildred: Oh that! Did you waterproof it yourself?
       
    Mildred: Oh! Onu sen mi su geçirmez yaptın?

     

     

       
    George: Yes, I did what they told me in the camping shop. I put paraffin all over the tent. They told me that would keep the rain out.
       
    George: Evet, ben yaptım, kamping dükkanında anlattıklarıyla. Bütün çadırın üstüne parafin koydum. Onun yağmurdan koruyacağını söylediler.

     

     

       
    Mildred: O.K. Let’s get on with it and put the tent up!
       
    Mildred: Peki, gel şimdi çadırı kuralım.

     

     

       
    George: There you are! Doesn’t it look nice!
       
    George:   İşte oldu! Güzel görünmüyor mu?

     

     

       
    Mildred: It certainly looks all right. But it smells horrible. It’s that paraffin you poured over it. It stinks! I’m not sleeping in it. It’s dangerous.
       
    Mildred: Gerçekten çok iyi gözüküyor, fakat korkunç kokuyor. Bu da onun üstüne döktüğün parafin yüzünden. Çok kötü kokuyor! Ben içinde yatmayacağım.

    Tehlikeli.

     

     

       
    George: Nonsense! To live in nature, you have to be tough, get used to living rough. The smell of paraffin never hurt anybody!
       
    George: Saçma! Doğada yaşamak için dayanıklı olmalısın ve zor yaşama alışmalısın. Parafin kokusu hiç kimseyi incitmez!

     

     

       
    Mildred: I’m not sleeping in that tent! And that’s final! I’m sleeping in the car!
       
    Mildred: O çadırda yatmayacağım! Bu son! Arabada uyuyacağım!

     

     

       
    George: Oh, all right, all right. You sleep in the car then. I’ll sleep in the tent.
       
    George: Peki, peki, sen arabada uyu öyleyse, ben çadırda uyuyacağım.

     

     

       
    Mildred: I’m hungry. What about cooking some supper?
       
    Mildred: Açım. Akşam yemeği pişirmeye ne dersin?

     

     

       
    George: No, problem. There’s a stream over there, so we’ve got freshwater and there’s plenty of wood to make a fire.
       
    George: Problem değil. Orada küçük bir dere var, iyi suyumuzu alabiliriz, ateş yakmak içinse çok odun var.
       
    Mildred: George, I can’t find the matches! How are we going to light the fire?
       
    Mildred: George, kibritleri bulamıyorum! Ateş nasıl yakacağız?

     

     

       
    George: I know. I read in a book that millions of years ago when people lived in caves, they used to strike two stones together to make fire.
       
    George: Biliyorum, milyonlarca yıl önce insanlar mağarada yaşadıklarında ateş yakmak için iki taşı birbirine sürttüklerini okumuştum.

     

     

       
    Mildred: Where are you going to get the stones from.
       
    Mildred: Peki, taşları nereden alacaksın?

     

     

       
    George: Over there in the stream.
       
    George: Oradan, dereden.

     

     

       
    Mildred: And what about paper? You need paper to light a fire and we didn’t even bring a newspaper!

       
    Mildred: Peki kağıt? Ateş yakmak için kağıda ihtiyacın var ve biz, bir gazete bile getirmedik!

     

     

       
    George: Don’t worry I know what to do, we’ll use dry leaves to start the fire! You see mother nature provides everything for people who live the healthy outdoor life!
       
    George: Endişelenme, ne yapacağımızı biliyorum, ateşi yakmak için kuru yapraklar kullanacağız! Görüyorsun, tabiat ana, dışarıda sağlıklı yaşayan insanlara herşeyi sunuyor!

     

     

       
    Mildred: Well, hurry up then and get a fire started! Don’t just stand there talking about it! George, George, you’re making so much smoke, my eyes are stinging and my clothes smell very bad!

       
    Mildred: Tamam, acele et ve ateşi yak! Sadece konuşup durma! George, George çok kötü duman yapıyorsun, gözlerim yanıyor ve elbiselerim çok fena kokuyor!

     

     

       
    George: I can’t get the fire to start. The leaves are damp.
       
    George: Ateşi yakamıyorum.

     

     

       
    Mildred: Let’s eat those sandwiches I made this morning. I left them over there in the bag by that tree.

     Oh, no! George! Look a cow’s eating them. Go away! Shoo! You dirty cow! How dare you eat my sandwiches!

       
    Mildred: Unut ateşi o zaman. Gel de bu sabah yaptığım sandviçleri yiyelim. Onları orada, şu ağacın yanındaki çantada bıraktım. Hayır, George. Bak bir inek onları yiyor. Defol! Seni pis inek! Benim sandviçlerimi yemeye nasıl cesaret edersin.

     

     

       
    George:   Are there any left?
       
    George: Hiç kaldı mı?

     

     

       
    Mildred:   No, they’re all spoilt! The cow has stood on them.
       
    Mildred: Hayır, hepsi mahvolmuş. İnek onların üstüne basmış.

     

       
    George: Oh dear. Well I’ve got some chocolate in the car and there’s some tea.
       
    George: Oh, sevgilim. Arabada biraz çikolata ve biraz çay var.

     

     

       
    Mildred: George!
       
    Mildred: George!

     

     

       
    George:   Yes, dear
       
    George: Evet, sevgilim.

     

     

       
    Mildred: Do you realise we’re camping in a field of  cows? If the farmer sees us he’ll be really angry!
       
    Mildred: İneklerin otlağında kamp yaptığımızı biliyor musun? Eğer çiftçi bizi görürse gerçekten çok kızacak!

     

     

       
    George: That’s funny! I didn’t see any cows when we first came here. They must have come from another field.
       
    George: Çok saçma! Buraya ilk geldiğimizde hiç inek görmedim. Başka bir tarladan gelmiş olmalılar.

     

     

       
    Mildred: They probably came when they saw us, may be they thought we could give them something to eat!
       
    Mildred: Belki de bizi gördüklerinde geldiler, belki de onlara yemek için birşeyler vereceğimizi düşündüler!

     

     

       
    George: We did, your sandwiches!
       
    George: Verdik, senin sandviçlerini!

     

     

       
    Mildred: Oh, no! That’s all we need look at those dark clouds over there. A big thunderstorm is coming! Why didn’t you believe the weather forecast, George?
       
    Mildred: Oh, hayır! Bir bu eksikti, oradaki şu kara bulutlara bak. Büyük bir yağmur fırtınası geliyor!

     

     

       
    George: Well because it’s usually wrong! Quickly, let’s take the tent down and get into the car before the rain comes.
       
    George: Evet, çünkü genellikle yanlıştır! Çabuk ol, yağmur gelmeden çadırı çözelim ve arabaya binelim.

     

     

       
    Mildred: George!
       
    Mildred: George!

     

     

       
    George: Yes, dear.
       
    George: Evet sevgilim.

     

     

       
    Mildred:   I thought you’d had a lot of experience of camping.
       
    Mildred: Senin kampcılıkta çok tecrüben var zannediyordum.

     

     

       
    George: Well I did camp when I was young.
       
    George: Tamam, gençken kamp yaptım.

     

     

       
    Mildred: How many times have you camped, George? Be honest, tell the truth!
       
    Mildred: Kaç defa kamp yaptın George? Dürüst ol ve doğruyu söyle!

     

     

       
    George: Oh, a few times.
       
    George Oh, birkaç kez.

     

     

       
    Mildred: Tell me exactly George!
       
    Mildred: Açıkca söyle George!

     

     

       
    George: Twice!
       
    George: İki kez!

     

     

       
    Mildred: I see! And how old were you when camped?
       
    Mildred: Anlıyorum!  Kamp yaptığında kaç yaşındaydın?

     

     

       
    George: Ten.
       
    George: On.

     

     

       
    Mildred: Which means you haven’t camped for thirty years and you’ve only done it twice. Is that right?
       
    Mildred: Bu demektir ki otuz yıldır kamp yapmadın ve sadece iki kez yaptın. Doğru mu?

     

     

       
    George: Yes, dear, it is.
       
    George: Evet sevgilim, doğru.

     

     

       
    Mildred: Honestly George, we could have spent a nice comfortable weekend at home, watching television.
       
    Mildred: Doğrusu George, evde televizyon seyrederek rahat hoş bir hafta sonu geçirebilirdik.

     

     

       
    George: You’re right dear, I’m sorry!
       
    George: Haklısın sevgilim, üzgünüm!

     

     

       
    Mildred: Oh my God, look, here comes the farmer. He’s got a shotgun and he doesn’t look too happy.
       
    Mildred: Oh Tanrım, bak çiftçi geliyor. Silahı var ve pek mutlu gözükmüyor.

     

     

       
    George: You’re right dear! Let’s get out of here as fast as we can! I’m never, ever going camping again, I hate it!
       
    George: Haklısın sevgilim! Gel buradan olabildiğimizce çabuk çıkalım. Bir daha hiçbir zaman kamp yapmayacağım. Nefret ediyorum!

    Kelepir araba

    The bargain car

     

    George: Hey Mildred! Come and have a look at my new car.
       
    George: Hey Mildred! Gel ve yeni arabama bak.

     

       
    Mildred:  It’s not another good bargain is it?
       
    Mildred: Yine bir kelepir, değil mi?

     

       
    George: Hey!Just look at it . A real old Morris traveller. I bought it this morning.
       
    George: Hey! Sadece bir bak. Gerçek eski bir Morris Traveller araba. Onu bu sabah satın aldım.

     

       
    Mildred: Where did you get it? The local car museum?
       
    Mildred: Nereden aldın? Yöresel araba müzesinden mi?

     

       
    George: No, I bought it from Joe Fastbuck’s Garage. Joe told me it was a real
       
    George: Hayır, Joe Fastbuck’un garajından. Joe bana onun gerçekten kelepir olduğunu söyledi

     

       
    Mildred: I bet he did! How much did you pay for it?
       
    Mildred: Bahse girerim ki söylemiştir! Onun için ne kadar ödedin?

     

       
    George: Only £ 50.
       
    George: Sadece 50 pound.

     

       
    Mildred: £ 50! It doesn’t look worth more than £ 10!
       
    Mildred: 50 pound! 10 pound’tan fazla değerli göstermiyor!

     

       
    George: Oh, but he assured me it’s in very good condition.
       
    George: Oh, o, çok iyi durumda olduğuna dair bana teminat verdi.

     

       
    Mildred: And you believed him! What year was it made? There’s no numberplate!
       
    Mildred: Ve sen ona inandın! Hangi yıl yapılmış? Hiç plaka yok!

     

       
    George: He gave me some spare numberplates at no extra cost, I’m going to put one on the back.
       
    George: Bana parasız yedek plakalar verdi. Bir tanesini arkaya koyacağım.

     

       
    Mildred: But how do you know which is the right numberplate?
       
    Mildred: Fakat hangisinin doğru plaka olduğunu nasıl biliyorsun?

     

       
    George: Well he couldn’t find the car log book, the car’s number’s in it. So I’ll just have to put one of these on.
       
    George: Araba plakalarının olduğu kayıt defterini bulamadı. Bu yüzden onlardan birini koymam gerekecek.

     

       
    Mildred: What’s that under the door?
       
    Mildred: Kapının altındaki nedir?

     

       
    George: Oh, that’s brown paint!
       
    George: Oh, o sadece kahverengi bir boya!

     

       
    Mildred: It’s not! It’s rust this car’s falling to bits! George, you’ve been tricked!
       
    Mildred: Hayır değil! O pastır, bu araba parçalara ayrılıyor! George sen aldatıldın!
       
    George:   No, wait till you see her go, she’s a beauty! Wait a minute. I’ll just put the numberplate on. Right in you get,Mildred, we’re ready to go.
       
    George: Hayır, bir de sen onun yürümesini  gör, güzellik örneği! Bir dakika bekle. Plakayı takacağım. Tamam bin, Mildred, gitmeye hazırız.

     

       
    Mildred: My God, look at the door, it’s been tied on with string! And where do you start the engine? There’s no key!
       
    Mildred: Sanrım kapıya bak, iple bağlanmış. Ve motoru nasıl çalıştıracaksın? Anahtar yok!

     

       
    George: There’s no key. See those two wires? You touch them together like this, aaaaaaagh! I just got an electric shock!
       
    George: Anahtar yokmuş. Bu iki teli görüyor musun? Bunları birbirine böyle bağlarsın aaaaaaahh! Elektriğe kapıldım!

     

       
    Mildred: That’s not the only shock you’ll get if you take this piece of rubbish on the road.
       
    Mildred: Bu hurdayı yola çıkarırsan, bu kapılacağın ilk şok olmayacak.

     

       
    George: Here we go, handbrake off, into first gear, up with the clutch.
       
    George: İşte gidiyoruz. El frenini bırak, birinci vitese al, debriyajı kaldır.

     

       
    Mildred: I’m saying my prayers. I just hope the police don’t see us or we’ll be in real trouble!
       
    Mildred: Dualarımı okuyorum. Ümit ederim ki, polis bizi görmez, tam anlamıyla dert içinde olacağız!

     

       
    George: Don’t worry! We’ll go for a quiet drive down this little private road here.
       
    George: Endişelenme! Bu özel yoldan aşağıya sessizce gideceğiz.

     

       
    Mildred: I hope none of our neighbours see us in this old thing. It’s embarrassing.How many miles has the car done, George?
       
    Mildred: Umarım, komşularımızdan hiçbiri bizi bu eski şeyin içindegörmez. Utanıyorum. Bu araba kaç mil yapmış, George?

     

       
    George: Only 12.000.
       
    George: Sadece 12.000.

     

       
    Mildred: 12.000! You’ve got to be joking, George!
       
    Mildred: 12.000! Şaka yapıyor olmalısın, George!

     

       
    George: I’m not. Look at the numbers on the speedometer. See? It only says, 12.000 miles!
       
    George: Hayır yapmıyorum. Kilometre saatindeki numaralara bak. Görüyor musun? Sadece 12.000 mil diyor.

     

       
    Mildred: George! My dear old George, don’t you know that all secondhand car salesmen change the numbers on the car’s mileometers.
       
    Mildred: George! Benim sevgili eski George’um, bütün eski araba satıcılarının kilometre saatindeki numaraları değiştirdiğini bilmiyor musun?

     

       
    George:   Why?
       
    George: Neden?

     

       
    Mildred: To make people like you think the car’s newer than they really are!
       
    Mildred: Senin gibi insanları, arabaların olduklarından yeni gözüktüklerine inandırmak için.

     

       
    George: Oh, you think so, Mildred? How many miles do you think this car has done then?
       
    George: Öyle mi zannediyorsun Mildred? Peki, bu arabanın kaç mil yaptığını düşünüyorsun?

     

       
    Mildred: I don’t know, probably nearly a million, judging by its terrible condition. Christ! Look out! We’re heading straight for that brick wall!
       
    Mildred: Bilmiyorum, arabanın berbat durumuna bakarsan belki de bir milyondur. Dikkat et! Duvara çarpıyoruz!

     

       
    George: I can’t do anything! The steering wheel’s broken! The car’s out of control! It’s going to crash!
       
    George: Hiçbir şey yapamam! Direksiyon kırıldı! Araba kontrol dışında! Çarpacak!

     

       
    Mildred: Put the handbrake on quickly! Switch the engine off!
       
    Mildred: El frenini çek! Motoru durdur!

     

       
    George: Oh, my God the handbrake’s come off in my hand! We’ve got no handbrake! Are you all right Mildred?
       
    George: Oh, Tanrım, el freni çıktı, elimde kaldı! Frenimiz yok! İyi misin Mildred?

     

       
    Mildred: I suppose so! We’ve lucky to be alive! What about you George?
       
    Mildred: Zannederim! Yaşadığımız için şanslıyız. Sen nasılsın George?

     

       
    George: No bones broken! I feel a bit shaky. I’d better go and telephone the garage for the breakdown truck.
       
    George: Hiçbir kemik kırık değil! Biraz sersemlemiş hissediyorum. Garaja kurtarma kamyonu için telefon etsem iyi olur.

     

       
    Mildred: No, why don’t you get the dustbin lorry to come and take this rubbish heap away? We’ll be better off without it!
       
    Mildred: Hayır, neden bir çöp kamyonu getirip bu çöpü attırmıyorsun? Bu olmadan daha iyi oluruz!

     

       
    George: Hello, Mildred, I just telephoned the garage.
       
    George: Merhaba Mildred, garaja demin telefon ettim.

     

       
    Mildred: Did they say they’d take it away?
       
    Mildred: Alacaklarını söylediler mi?

     

       
    George: Yes, Joe Fastbuck said if I gave him £ 10 he’d take it to the rubbish dump.
       
    George: Evet, Joe Fastbuck eğer 10 pound verirsem onu araba çöplüğüne götüreceğini  söyledi.

     

       
    Mildred: I’m not surprised! That’s where it should’ve been a long time ago!
       
    Mildred: Şaşırmadım! Onun uzun zaman önce oraya gitmiş olması gerekirdi!

    Piknik

    The picnic

    George: Let’s stop here, Mildred. This  looks like a good place for a picnic.  
         
    George:  Burada duralım Mildred. Burası piknik için iyi bir yer gibi gözüküyor.

     

     
         
    Mildred: Yes, there’s certainly a nice view. Let’s go and sit by that waterfall over there!  
         
    Mildred: Evet, kesinlikle hoş bir manzarası var. Hadi, gidelim ve oradaki şelalenin yanında oturalım!

     

     
         
    George: Right, Mildred, you sit there by that tree, I just want to take a photo of you with the waterfall in.  
         
    George: Tamam, Mildred, oraya şu ağacın yanına otur. Senin, şelalenin yanında bir fotoğrafını çekmek istiyorum.

     

     
         
    Mildred: You go ahead, I’m starving, I’m going to start on the sandwiches right now!  
         
    Mildred: Sen devam et. Ben açım. Şimdi sandviçlerle başlayacağım.

     

     
         
    George: I’m going over to the edge of the hill to get a photo of the valley and the mountain behind.  
         
    George: Vadinin ve arkasındaki dağın fotoğrafını çekmek için bu tepenin yanına gidiyorum.

     

     
         
    Mildred: My God, what’s that smell? It’s disgusting! I feel sick, I can’t eat the sandwiches. Where’s it coming from?  
         
    Mildred: Tanrım, o koku ne? Berbat bir şey! Midem bulanıyor, sandviçleri yiyemiyorum. O, nereden geliyor?

     

     
         
    George: From over here. I think, there’s a pile of old food tins and rotten vegetables just below where I’m standing.  
         
    George: Buradan zannediyorum. Durduğum yerin tam aşağısında konserve kutuları ve bozulmuş sebzelerden oluşan bir yığın var.

     

     
         
    Mildred: Thanks for telling me, I’ll enjoy my sandwiches even more now!  
         
    Mildred: Bana söylediğin için teşekkürler, şimdi sandviçlerimden eskisinden de fazla zevk alacağım!

     

     
         
    George: Sorry dear, I didn’t know there’d be a rubbish dump in such a beautiful place, people are disgusting!  
         
    George: Özür dilerim sevgilim. Böyle güzel bir yerde bir çöplüğün olabileceğini düşünmedim, insanlar çok berbat!

     

     
         
    Mildred:   It smells so terrible! I think I’m going to be sick!  
         
    Mildred: Kokuyor! Zannediyorum kusacağım.

     

     
         
    George: Well, that’s ruined my photograph!  
         
    George: Güzel, bu benim fotoğrafımı berbat etti!

     

     
         
    Mildred: What about my lunch! I’m going to have a shot of whisky phew I need it! That smell!  
         
    George: O.K. Let’s go somewhere else.  
         
    George: Tamam, hadi başka bir yere gidelim.

     

     
         
    Mildred: Not before time!  
         
    Mildred: Biran önce!

     

     
         
    George: Those sandwiches were good, Mildred. Let’s have some coffee. Here’s no smell aaaaaaagh!  
         
    George: Bu sandviçler çok güzeldi Mildred. Hadi biraz kahve içelim.

     

     
         
    George: What’s the matter, Mildred?  
         
    George: Ne oldu Mildred?

     

     
         
    Mildred: Christ! I’ve been sitting on an ant’s nest. They’re crawling all over me and biting me!  
         
    Mildred: Tanrım! Karınca yuvasının üstünde oturuyormuşum. Onlar, üstüme çıkıyorlar ve beni ısırıyorlar!

     

     
         
    George: Bad luck! Quickly let me pour some whisky over you! I read in a book that ants hate alcohol!  
         
    George: Kötü şans! Hemen üstüne viski dökeyim, izin ver! Karıncaların alkolden nefret ettiğini okumuştum!

     

     
         
    Mildred: No, you don’t, George! I think I’ve got most of them off now. God, I’m covered with bites! You do pick good places to picnic in George, don’t you?  
         
    Mildred: Hayır George! Zannetmiyorum, şimdi çoğundan kurtuldum. Tanrım, böcek ısırmalarıyla kaplandım! Piknik için güzel yerler buluyorsun George, değil mi?

     

     
         
    George: I didn’t ask you to sit on that anthill!  
         
    George: O, karınca yuvasına otur diye ben söylemedim!

     

     
         
    Mildred: Well, you could have told me it was an anthill!  
         
    Mildred: Onun bir karınca tepeciği olduğunu söyleyebilirdin!

     

     
         
    George:   I’m sorry, I didn’t see any ants. Hey, I’m going for a walk. On the map it says there’s an old mine near here.  
         
    George: Özür dilerim, hiç karınca görmedim. Hey, ben yürüyüşe çıkıyorum. Haritada, yakında eski bir madenin olduğu gözüküyor.

     

     
         
    Mildred: Be careful George, those old mines are dangerous. Don’t go into the tunnels.  
         
    Mildred: Dikkatli ol George, o eski madenler tehlikelidir. Tünellerin içine gitme.

     

     
         
    George: No, I won’t, I’ll be O.K. Aaaaaaaah! Help! Mildred! Get me out!  
         
    George: Hayır, gitmeyeceğim. İyiyim. Aaaaaaah! Yardım! Yardım! Mildred! Beni dışarı çıkar!

     

     
       
    Mildred: George! George! Where are you?
         
    Mildred: George! George! Neredesin?

     

     
         
    George:  Over here!  
         
    George: Burada!

     

     
         
    Mildred: Where? I can’t see you!  
         
    Mildred: Nerede? Seni göremiyorum!

     

     
         
    George: Here! Here! You’re very near!  
         
    George: Burada! Burada! Sen yakındasın!

     

     
         
    Mildred: Christ! George! What’re you doing down in that hoel?  
    Mildred: Tanrım! George! O deliğin içinde ne yapıyorsun?

     

     
         
    George: What do you think I’m doing down here? Having a cocktail party all by myself? I fell down, didn’t I?  
         
    George: Burada ne yaptığımı zannediyorsun? Kendi kendime kokteyl parti mi veriyorum? Düştüm değil mi?

     

     
         
    Mildred: But didn’t you see the hole?  
         
    Mildred: Fakat, o deliği görmedin mi?

     

     
         
    George: It wasn’t there before I fell into it. At least I couldn’t see it. Help get me out. There’s some rope in the car.  
         
    George: Ben düşmeden önce o orada değildi. En azından onu görmedim. Dışarı çıkmama yardım et. Arabada bir parça ip var.

     

     
         
    Mildred: I warned you about going near that old mine. Now where are you going?  
         
    Mildred: Eski madene gitmek için seni uyarmıştım. Şimdi nereye gidiyorsun?  
         
    George: I’m going for a short walk, not near the mines dear, don’t worry!  
         
    George: Kısa bir yürüyüşe gidiyorum. Endişelenme! Madenlerin yanına değil.

     

     
         
    Mildred: Shall I call the helicopters in now to look for you? Or later?  
         
    Mildred: Seni aramak için helikopterleri şimdi mi çağırayım? Sonra mı?

     

     
         
    George: Look, what I’ve found! Some honey!  
         
    George: Bak! Ne buldum. Biraz bal!

     

     
         
    Mildred: Where did you get it?  
         
    Mildred: Nereden aldın?

     

     
         
    George: here’s an old bees nest in a dead tree near the wood over there!  
         
    George: Orada korunun yanında ölü bir ağaçta eski bir kovan var!

     

     
         
    Mildred: Weren’t there any bees? Didn’t you get stung?  
         
    Mildred: Arılar yok muydu? Hiç sokulmadın mı?

     

     
         
    George: I didn’t see any near the nest.  
         
    George Kovanın yanında hiç arı görmedim.

     

     
         
    Mildred: Listen! What’s that noise?  
         
    Mildred: Dinle! Bu ses nedir?

     

     
         
    George Oh, no, its the bees they’re after me! The bees are coming! The bees are coming!  
         
    George: Oh, hayır, arılar, onlar benim peşimde! Arılar geliyor! Arılar geliyor!

     

     
         
    Mildred: Quick! Let’s get to the car before they get to us.  
         
    Mildred: Çabuk! Onlar gelmeden önce arabaya gidelim.

     

     
         
    George: Quick! Close your window! They’re trying to come in. Let’s get out of here fast.  
         
    George: Çabuk! Pencereni kapa! İçeri girmeye çalışıyorlar. Hadi çabuk buradan gidelim.

     

     
         
    Mildred: Well, I didn’t enjoy that picnic at all George, why did you have to go and stir up those bees?  
         
    Mildred: Piknikten hiç hoşlanmadım George. Neden gidip, arıları rahatsız etmek zorunda kaldın?

     

     
         
    George: Well, I got some honey didn’t I and the bees didn’t sting me, aaaaaaagh!  
         
    George: Tamam, biraz bal aldım değil mi, ve arılar beni sokmadı, aaaaaaah!

     

     
         
    Mildred: George! George! What’s the matter?  
         
    Mildred: George! George! Ne var?

     

     
         
    George: There’s a bee in my trousers. It’s just stung me. Quick I’ve got to stop the car and take my trousers off.  
         
    George: Pantolonumun içinde bir arı var. Beni soktu. Çabuk! Arabayı durdurup, pantolonumu çıkarmalıyım.

     

     
         
    Mildred: Well, hurry up and make sure no one sees you. I wish we’d stayed at home, could have had a nice cup of tea in front of the television!  
         
    Mildred: Oldu, çabuk ol, kimsenin seni görmediğine emin ol. Keşke evde kalsaydık. Televizyonun karşısında güzel bir bardak çay içerdik!
    Sponsorlu Bağlantılar

    Süleyman Hilmi Tunahan Mektuplar Risalesi

    Evlilik teklifi nasıl ve ne zaman yapılmalıdır

    Bu sayfadaki "İngilizce Türkçe Öyküler ve Hikayeler 2012, Türkçesi Çevirileri" konusuyla ilgili fikrinizi merak ediyoruz? Tespit ettiğiniz hata ve eksiklikleri bize yazın! Eleştirileriniz de en az övgüleriniz kadar bizim için değerlidir.

    Yorum Yapın

    E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Current day month ye@r *