Osmanlı Padişahlarının Hikayeleri ve Anıları

11 0
Sponsorlu Bağlantılar

Orhan Gazinin Hikayesi

Orhan Gazi 33 yaşında Osmanlıların başına geçti. Tahta çıkar çıkmaz, baba dostlarını davet etti. Onlarla dertleşecek, nasihat ve dualarını alacaktı. Hepsi bir araya geldiler. Can sohbeti yapıyorlardı. Osman Gazi’nin ruhu da mutlaka onlarla beraberdi. Padişah en yaşlısına sordu:

– Akça Kocam… Seni epeydir göremeyiz, nerelerdesin?
– Ferman buyur, Orhanım…
– Baba dostlarına ferman işler mi Koca Ağam?.. İrşat ve nasihat dileriz. Bilirsin ya, bizler de atalarımız gibi derviş gâzileriz.
– Cümlemizin Sultânısın beyim… sen hemen emreyle…
– Bazı küffâr beldelerini ıslah dileriz. Fikriniz nedir?
– Karar senindir ve pek yerindedir Sultanım.
– İzmit tekfuresi prenses Balakonya ile, aranız iyi imiş derler!
– Öyledir Beyim.

Orhan Gazi gülümsedi.

– Samandra tekfurunu esir eyledikten sonra, hakikaten bu prensese sattınız mı?
– Bir şeyler oldu Sultanım.
– Bari yüklüce bir bedel alabildiniz mi?
– Ne gezer beyim! Bu kefereler, bizi dünya pazarlığında hep aldatırlar.
– Aldatan olacağımıza, aldanan olalım.
– Doğru dersin Orhan Gazi… Zaten bizim hesabımız, gayrı öbür dünya iledir. Hemen Cenab-ı Hak size kuvvet, bizlere de âhiret için hayırlı bir yolculuk nasib ede…
– Acele etme Akca Ağam… Daha görülecek işlerimiz durur. Sen bu Osmanlı milletinin direği, babamız ve dedemiz cennetmekanların has dostusun. Bizden isteğin her ne olursa, can baş üstüne.
– Hak canını esirgesin.. Destur verirsen şu tekfuresi belli İzmit taraflarına sefer dileriz!…
– Destur senindir Koca Ağam. Sultan Konur Alp’a döndü: – Sen ne dersin atam yoldaşı?
– Pek münasiptir Beyim. Bizi dahi Koca karındaşımdan fazla ayırmazsın İNŞALLAH Gerede taraflarını da bize bağışla.
– Sizler gibi çalışana helal olsun.
– Hizmetimiz ve dualarımız Osmanlı içindir. Akbaş Mahmut daha arzuluydu.
– Bize de Yalova’yı vermez misin Sultanım?
– Verdim gitti.

Akça Koca izin istedi, söz aldı:

– Bilirsin Beyim… Bizler at sırtından inmedik… Güzel Allahımız ruhsat verdikçe de inmeyiz. Hak kelâmını yüceltmek için, kâfire kılıç sallarız. Müminlere yeni yurtlar açarız.
– Doğru dersin ihtiyar.
– Lâkin fetih diyarları, kılıçla ayakta tutulmaz.
– Belli… Belli… – Bizler kılıç kanununu iyi biliriz de, âdâletin inceliklerine vukufumuz azdır.
– Evet. Adalet mülkün direğidir.
– Alââddin Paşadan bahsederim. Sultanım. İlmi, hepimizden ziyadedir.
– Haklısın Akca Ağam.. Sen hemen şu İzmit derdini halle çalış. Alââddin Paşayı da ötesini de, ondan sonra düşünürüz.

Divanda bulundular. Orhan Gazi’yi, diz yere vurarak selamladılar. Helallaştılar ve görev yerlerine, rüzgar gibi uçarak yollandılar…

– Akça Kocamız sizlere ömür Sultanım!…
– Sen ne dersin Ulak?…

Orhan Gazi beyninden vurulmuşa dönmüştü. Haberci ağlıyordu:

– Ayaklarım kırılsaydı da, size bu haberi getirmeseydim… Velakin üzerimde bir emanet vardır…
– Ne emaneti?
– Akça Kocamın bir vasiyeti efendim…
– Tiz söyle…
– ” İzmit’i biz fethedemedik… Canab-ı Hak, Orhan Gazi Beyimize nasib etsin. Şayet bu kaleyi alırsa, cümle haklarımız kendisine helal olur”… deyip, ruhunu teslim etti Sultanım.

Orhan Gazi, derhal sefer hazırlıklarına başladı. Ordusu ile bütün beyleri, paşaları, süvarileri, piyadeleri; İzmit’in fethine gidiyordu.
Yarı yolda, Konur Alp’in da vefat haberi gelmez mi?… Koca Osmanlı Padişahı, ikinci defa sarsıldı… Artık o da yaralı bir kartal gibi, acele ediyordu. Sevdiklerine kavuşmak için, cennete gider gibi savaşa gidiyordu.
İzmit’in kadın tekfuresi Balakonya, Bizans imparatorunun akrabasıydı. Bu sebeple İstanbuldan her türlü silah ve asker yardımı alıyordu. Kılayon isimli erkek kardeşi de, yakınlardaki (Koyun Hisar) kalesinin tekfuru idi. Pek mağrur ve şımarıktı. Fırsat buldukça Osmanlı obalarına saldırır, koyun ve keçi sürülerini çalardı.
Orhan Beyin askerleri, nihayet İzmit kalesini sardılar. Dışarıdan içeriye veya kaleden dışarıya, kuş uçurtulmuyordu. Sultan Orhan pek üzgün ve kızgındı. Buna rağmen İslâm-Türk civanmertliğini gösterdi. Tekfureye haber saldı:

– Boş yere kan dökülmesin. Gönül hoşluğu ile kaleyi teslim edin. İsteyenler, serbestçe dilediği yere gidebilirler. Kalede kalanlara ise, İslâm âdâleti yetişir. Cenk yolunu seçerseniz, gayrı encamımızı yüce Allah bilir.

Bu teklife kibirli prenses, küstahça cevap verdi:

– Haşmetlu Bizans Kayseri akrabamdır. Çok yakında yetişeceğini bildirdi. Aklınız varsa, sizler kaçıp canlarınızı kurtarmaya bakın.

Orhan Bey güldü.
Aykut Alp ve Kara Ali adlı gazileri, bir miktar süvari ile Koyun Hisar kalesine gönderdi. Olur da Kılayon, ablasına yardıma gelirse; Osmanlı askerini meşgul edebilirdi.
Aykut Alp ve arkadaşları, Koyun Hisar önüne varınca şaşaladılar. Kılayon kafiri, bütün silahları takınmış, bütün zırhlarını kuşanmıştı. Kalenin baş mazgalında, onları gözlüyordu. Etrafında bir sürü şövalye ve subay vardı. Kendilerini görünce, ellerini kollarını sallamaya başladı. Bağıra çağıra bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Kara Ali dillerini bilirdi. Fakat uzak olduğu için, hiç bir şey anlaşılmıyordu. Biraz daha yaklaşınca:

– Gelin gelin… Ölümünüze geldiniz!… Sizden sonra Orhan Beyinizi de geberteceğim. Ablamı, onun elinden kurtaracağım… dediğini anladı. Duyduklarını Aykut Alp’e tercüme etti. İkisi de kas kas güldüler.

İşte bu sırada Kara Ali, kara yayını sonuna kadar gerdi ve:
– Ya Allah… Bismillah. Deyip okunu fırlattı.

Tekfurun her tarafı zırhla kaplı idi. Yalnız göz delikleri; açıktı.
Kara Ali’nin dualı ve isabetli oku, Kılayon’un sol gözünü delip beynine saplandı. Şımarık tekfur, zırhlı bir kuş gibi, kaleden aşağı düştü… Osmanlı fedaileri koşup, onun Aykut Alp’i önüne getirdiler.
– Kesin kellesini.

Buyruk yerine getirildi.
– Kara Alim, tiz bu kelleyi Orhan Beyimize yetiştir. Ola ki, bir diyeceği vardır! Biz de hemen, şu kaleyi teslim almaya bakalım.

Orhan Gazi, kesik kelleyi bir mızrağa saplattı. İzmit kalesinin kapısı önüne diktirdi.
Mağrur Balakonya, kardeşinin kesik başını görünce, dehşete kapıldı. Telaş içinde sulh elçileri gönderdi:
– Acaba Sultanımız Orhan Gazi Beyimiz, eski sözlerinde durular mı?… Bize merhamet ederler mi?.. Acaba kaleden gitmemize izin verirler mi?… Karşılığında ne emrederlerse ödemeye hazırız… diye (aman) diledi.

Müslüman- Türklerde (aman) diyen düşmana, kılıç kalmazdı. Gene öyle oldu…
Sultan Orhan ve bütün gaziler, şanla şerefle İzmit’e girdiler. Büyük kilisedeki putları kırdılar. Hep birlikte Namaz kıldılar. Bu zaferi kendilerine nasib eden, Yüce Allah’a şükrettiler.
Bu sırada bir ulak Bilecikte, Alââddin Paşayı buldu… Alââdin Paşa, Huzura ulaştığı an, bütün beyler divandaydı.

– Gazânız mübarek olsun Sultanım.
– Berhudar ol Alââddin Paşam… Seni buralara kadar yormamızın sebebi şudur ki; Din ve devlete hizmet için gün, bu gündür.
– Emir buyur Devletlûm…
– Sen ki bizim âlim bir büyüğümüzsün. Takdir edersin ki, fetih yurtlarında âdâlet ve güzel idare şart ola. İçimizde bu işleri, senden ziyade başaracak kimse bulunmaz. Gayri bizim Başvezirimiz olmanı dileriz.
– Ferman senindir sultanım. Allah yolunda cihâd ettikçe, cümlemiz senin emrindeyiz.

Orhan Gazi ferahladı. Gözleri çok uzaklarda:
– Vasiyetin yerine geldi Akça Kocam… diye fısıldadı.

Genç Osmanın Hikayesi

Adı kahramanlık türkülerine konu olan Genç Osman, 1630 yılında Padişah 4. Murad tarafından düzenlenen ikinci Bağdat seferinde yer alan 17 yaşında bir delikanlıydı. Genç Osman’ın tavsiyesiyle dökülen toplarla Bağdat ele geçirilir. Genç Osman savaşta iki eli kesilmesine rağmen sancağı düşürmez ve ordunun en önünde gider. Bir adamın onu görüp hayret etmesi üzerine bayrak yere düşer ve Genç Osman şehit olur.

1914 ile 1917 yılları arasında Bağdat uğruna canını veren 187 askerle, şehrin kapılarını ilk açan Genç Osman, Bağdat’taki şehitlikte yan yana yatıyor.

Mehteran takımlarının cenk öncesinde çaldığı, hemen her kulağın aşina olduğu şu sözler kazınmış Genç Osman Şehitliği’ndeki mozoleye: “İptida Bağdat’a sefer olanda, Atladı hendeği geçti Genç Osman. Vuruldu sancaktar, kaptı sancağı; iletti burca, dikti Genç Osman. Bağdat’ın kapısını Genç Osman açtı, Gören düşmanların tedbiri şaştı. Allah Allah deyip geçti, Genç Osman…”

Irak’ta Bağdat Şehitliği, Osmanlı Şehitliği ve Kut–el Amare Şehitliği olmak üzere üç Türk şehitliği bulunuyor. Buralarda binlerce şehit yatıyor.

Genç Osman, tarih sayfalarına 1630 yılında Padişah 4. Murad’ın Bağdat seferi öncesinde geçti. Kahramanlığı dilden dile anlatılarak efsaneleşti. Tarihçi Prof. Dr. Fuat Köprülü’nün ‘Kayıkçı Kul Mustafa ve Genç Osman’ adlı eserinde Genç Osman’ı özetle şöyle hikaye eder: “Bağdat seferine çıkacak olan Padişah, tellalları çağırtıp, bıyığına tarak batabilecek yaşta olgun kimselerin orduya katılmasını ister.

Ordudaki kumandanlardan birinin genç yaşta bir oğlu vardır. Sultan’ın huzuruna çıkarılan bu çocuğa padişah, “Bıyığına tarak batmayanın orduya katılmamasını, aksini yapanların öldürüleceğini bilmiyor musun?” diye sorar. Delikanlı sakalının, içinde olduğunu söyleyerek tarağı dudağına saplar. Bu durum da sultanın hoşuna gider ama Genç Osman ilk Bağdat seferine götürülmez ve şehir ilk saldırıda alınamaz.

Abdulkadir Geylani Hazretleri, Genç Osman’ın rüyalarına girerek top konusunda öğütler verir. Barut yerine toprak, gülle yerine taş koymalarını öğütler. Genç Osman’ın Sultan’la beraber sefere çıkması ve Abdulkadir Geylani’nin tavsiyeleri üzerine hareket edilmesi sonucu kale surlarında gedik açılır. Ve şehir ele geçirilir. Genç Osman iki eli kesilmesine rağmen sancaktar olduğu için sancağı düşürmez, ordunun önünde gider. Bir adamın onu görüp hayret etmesi üzerine ise bayrak yere düşer, Genç Osman şehit olur.”

 Osmanlı Hikayeleri

 

Alman İmparatoru Şarklen’in Türkiye’deki elçisi tarafından “Dünyanın en güçlü ordusu” olarak tanımlanan Türk Ordusu, Birinci Viyana kuşatmasından önce Budapeşte önüne gelmiş, şehri kuşatmıştı.

Etrafta dolaşan şüpheli birini yakalayan askerler onu doğruca Başvezir İbrahim Paşa’nın huzuruna çıkardılar.

İbrahim Paşa ile o adam arasında şöyle bir konuşma geçti:

“- Sen kimsin?”

“- Kral Ferdinand’ın subayyım efendimiz!”

“- Demek casusluk niyetiyle geldin… Peki, ne öğrenmek istersin?”

“- Görevim, ordunuz hakkında bilgi toplamaktı!”

“- Anlaşıldı… Şimdi var, istediğin bilgileri topla!..”

İbrahim Paşa, sonra da ilgililere dönüp emir verdi:

“- Bu casusa istediği herşey gösterilsin, sorduğu herşeye doğru cevap verilsin!”

Söylenenler yapıldı ve Alman subayı adeta misafir olarak ağırlandı.

Osmanlı ordugâhını baştan başa dolaşan casus subay gördükleri karşısında hayretini gizleyemiyordu. İşi bittikten sonra tekrar huzura çıkarılınca İbrahim Paşa’ya da durumu anlattı. İbrahim Paşa gülerek elini uzattı ve onu yolcu etti:

“- Haydi git, gördüklerini kralına anlat!..”

Osmanlıların kendi güçlerinden ne kadar emin olduklarını gösteren güzel bir örnek, değil mi?

Öyle bir örnek ki, dünyada eşi ve benzeri ne görüldü, ne de görülecek!

İşte büyük ordu, işte büyük devlet ve işte büyük devlet adamları!..

 Osmanlı Hikayeleri

Kanuni Sultan Süleyman Han, haçlı saldırılarına son vermek için ordusuyla sefere çıkmıştı. Ordu, ağır ağır ilerliyordu. Yol dar olduğundan, ordu mecburen bağların içinden geçiyordu. Hava çok sıcak olduğundan asker susuzluktan kıvranıyordu.
Çok güzel üzümleri bulunan, bir bağdan geçerken, askerin biri dayanamayıp, bağdan bir salkım üzüm kopararak biraz olsun susuzluğunu giderdi. Sonra da, asma ağacına, yediği üzümün çok üzerinde bir para bağlayarak, yoluna devam etti.

Çok geçmeden mola verildi. Asker, kan ter içinde bir köylünün koşarak geldiğini gördü. Hıristiyan köylü ısrarla Padişah ile görüşmek istiyordu. Köylüyü Kanuni’nin huzuruna götürdüler. Kanuni sordu:
– Nedir bu hâlin, kan ter içinde kalmışsın, yoksa askerler sana zarar mı verdi?
– Ben şikayet için değil memnuniyetimi bildirmek için geldim. Böyle bir askeri, böyle bir komutanı tebrik etmemek insafsızlık olur.

– Askerlerim sizi memnun edecek ne yapmışlar?
– Askerleriniz bağdan geçtikten sonra, asmanın dalında bağlı bir kese gördüm. İçini açtığımda para vardı. Dikkatli baktığımda, bir salkım üzümün koparıldığını gördüm. Anladım ki koparılan üzümün parası olarak bırakılmış. Sizde böyle güzel ahlaklı asker olduğu müddetçe sırtınız yere gelmez.

Kanuni, derhal o askerin bulunmasını emretti. Hıristiyan köylü, bu askere ne gibi mükafat verecek diye merakla beklemeye başladı. Nihayet asker bulunup, Padişahın huzuruna getirildi. Kanuni, (Niçin izinsiz iş yaparsın? Parası verilmiş olsa bile, sahibinden habersiz mal almanın caiz olmadığını bilmiyor musun?) diye askeri azarladı. Sonra da, (Bu asker derhal ordudan uzaklaştırılsın) diye emir verdi.

Hıristiyan köylü heyecanla Kanuni’ye sordu:
– Ben bu askerin mükafatlandırılması için gelmiştim, siz onu niye cezalandırdınız?
– Kursağında, haram lokma bulunan bir askerle zafer kazanılmaz. Bunun için ordudan attım. Eğer aldığı üzümün parasını bırakmamış olsaydı, zalimlerden olurdu. İşte o zaman kellesini bile zor kurtarırdı…

Aynı ordu, Belgrat yakınlarında, yine mola vermişti. Askerler, susuzluklarını gidermek, abdest almak için çeşme arıyorlardı. Bir manastırın yakınında çeşme bulup, ihtiyaçlarını giderirken, rahip, birkaç rahibeyi iyice süsleyip, çeşmenin başına gönderdi. Kadınların geldiğini gören askerler, hemen çeşmenin başından çekilip, sırtlarını döndüler, süslü kadınlara yan gözle bile bakmadılar.

Bu durumu uzaktan ibretle seyreden rahip, hemen Haçlı kumandanına şunları yazdı: “Siz bu ordu ile nasıl başa çıkabilirsiniz? Bunlar kadına-kıza, mala-mülke önem vermiyorlar. Bütün mal ve mülklerini feda ederek, Allah yolunda savaşıyorlar. Herkese karşı iyi davranıp, kimseye zulmetmiyorlar. Siz onlardaki bu özellikleri ortadan kaldırmadan, onlarla savaşırsanız, canlarınızdan ve mallarınızdan mahrum kalacağınız açıktır. Kendinizi ölüme atmayınız!”

Osmanlı Hikayeleri

Sultan Murad Han o gün bir hostur. Telaseli görünür. Sanki bir seyler söylemek ister sonra vazgeçer.Neseli deseniz degil, üzüntülü deseniz hiç degil. Veziriazam Siyavus Pasa sorar: -Hayrola efendim, caninizi sıkan bir sey mi var? -Aksam garip bir rüya gördüm. -Hayırdır insallah?.. -Hayır mı ser mi ögrenecegiz. -Nasil yani? -Hazirlan, disari çikiyoruz. Ve iki molla kılıginda çikarlar yola. Görünen o ki, padisah hâlâ gördügü rüyanin tesirindedir ve gidecegi yeri iyi bilir. Seri, kararli adimlarla Beyazit’a çikar, döner Vefa’ya, Zeyrek’ten asagilara sallanir. Unkapani civarinda soluklanir. Etrafina daha bir dikkatle bakinir. Iste tam o sirada yerde yatan bir ceset gözlerine batar, sorarlar; -Kimdir bu? Ahali: -Aman hocam hiç bulasma, derler.Ayyasin meyhusun biri iste!.. -Nerden biliyorsunuz? -Müsaade et de bilelim yani. Kirk yillik komsumuz… Bir baskasi lafa girer; -Biliyor musunuz, der. Aslinda iyi sanatkârdir.Azaplar çarsisi’nda çalisir. Nalinin hasini yapar…Ancak kazandiklarini içkiye, fuhusa harcar.Hem ªise ªise sarap tasir evine, hem de nerde namli mimli kadin varsa takar pesine.. Hele yaslinin biri çok öfkelidir. -Isterseniz komsulara sorun, der. Sorun bakalim onu bir cemaatte gören olmus mu?..Hasili, mahalleli döner ardini gider. Bizim tedbili kiyafet mollalar kalirlar mi ortada!.. Tam vezir de toparlaniyordur ki, padisah keser yolunu : -Nereye? -Bilmem, bu adamdan uzak durmayi yeglersiniz sanirim. -Millet bu, çeker gider. Kimseye bir sey diyemem… Ama biz gidemeyiz,söyle veya böyle tebamizdir. Defini tamamlamak gerek. -Iyi ya, saraydan birkaç hoca yollar, kurtuluruz vebalden. -Olmaz, rüyadaki hikmeti çözemedik daha. -Peki ne yapmami emir buyurursunuz? -Mollaliga devam… Naasi kaldirmaliyiz en azindan. -Aman efendim, nasil kaldiririz? -Basbayagi kaldiririz iste. -Yapmayin, etmeyin sultanim, bunun yikanmasi, paklanmasi var. Tekfini,telkini… -Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasilhane bulmaliyiz. -Surada bir mahalle mescidi var ama… -Olmaz, vefat eden sen olsaydin nereden kalkmak isterdin? -Ne bileyim, Ayasofya’dan, Süleymaniye’den, en azindan Fatih Camii’nden… -Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkani çoktur. Taninmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Hadi yüklenelim… Ve gelirler camiye. Vezir saga sola kosturur, kefen tabut bulur. Padisah bakir kazanlari vurur ocaga… Usulü erkaninca bir güzel yikarlar ki, naas; ayan beyan güzellesir sanki. Bir nurdur, aydinlanir alninda. Yüzü sâkilere benzemez. Hem manâli bir tebessüm okunur dudaklarinda. Padisahin kani isinmistir bu adama, vezirin de keza… Meçhul nalinciyi kefenler, tabutlar, musalla tasina yatirirlar. Ama namaz vaktine bir hayli vardir daha…Bir ara vezir sikintili sikintili yaklasir. -Sultanim, der. Yanlis yapiyoruz galiba… -Nasil yani?.. -Heyecana kapildik, sorup sorusturmadan buraya getirdik cenazeyi. Kim bilir belki hanimi vardir, belki yetimleri?.. -Dogru, öyle ya, neyse… Sen basini bekle, ben mahalleyi dolanip geleyim.Vezir, cüzüne, tesbihine döner, padisah garip maceranin basladigi noktaya kosar.Nitekim sorar sorusturur. Nalincinin evini bulur. Kapiyi yasli bir kadin açar.Hadiseyi metanetle dinler. Sanki bu vefati bekler gibidir. -Hakkini helal et evladim, der. Belli ki çok yorulmussun. Sonra esige çöker, ellerini yumruk yapar, sakaklarina dayar… Aglar mi? Hayir. Ama gözleri kisilir, hatiralara dalar belki. Neden sonra silkinip çikar hayal dünyasindan… -Biliyor musun oglum? Diye dertli dertli söylenir… Bizim efendi bir âlemdi, vesselam… Aksamlara kadar nalin yapar… Ama birinin elinde sarap sisesi görmesin; elindekini avucundakini verir satin alirdi. Sonra getirip dökerdi helaya!.. -Niye? -Ümmeti Muhammed içmesin diye… -Hayret… -Sonra, malum kadinlarin ücretlerini öder eve getirirdi. Ben sizin zamaninizi satin aldim mi? Aldim, derdi. Öyleyse simdi dinlemeniz gerek… O çeker gider, ben menkîbeler anlatirdim onlara… Mizrakli ilmihal. Hücceti islam okurdum… -Bak sen! Millet ne saniyor halbuki… -Milletin ne sandigi umrunda degildi. Hos, o hep uzak mescidlere giderdi. Öyle bir imamin arkasinda durmali ki, derdi. Tekbir alirken Kabe’yi görmeli… -Öyle imam kaç tane kaldi simdi? -iste bu yüzden Nisanci’ya, Sofular’a uzanirdi ya… Hatta bir gün; Bakasin efendi, dedim. Sen böyle böyle yapiyorsun ama komsular kötü belleyecek. Inan cenazen kalacak ortada…Dogru, öyle ya? Kimseye zahmetim olmasin deyip, mezarini kendi kazdi bahçeye. Ama ben üsteledim. is mezarla bitiyor mu, dedim. Seni kim yikasin, kim kaldirsin? -Peki o ne dedi? -Önce uzun uzun güldü, sonra; -Allah büyüktür hatun, dedi. Hem padisahin isi ne?

Osmanlı Hikayeleri

NALINCI BABA HAZRETLERİ

Adsız şansız bir Allah dostu..

Murat Han (III. Murat) o gün bir hoştur. Telaşeli görünür. Sanki bir şeyler söylemek ister sonra vazgeçer. Neşeli deseniz değil üzüntülü deseniz hiç değil.
Veziriazam Siyavuş Paşa sorar:

– Hayrola efendim canınızı sıkan bir şey mi var?
– Akşam garip bir rüya gördüm.
– Hayırdır inşaallah.
– Hayır mı şer mi öğreneceğiz.
– Nasıl yani?
– Hazırlan dışarı çıkıyoruz.

Ve iki molla kılığında çıkarlar yola. Görünen o ki padişah hâlâ gördüğü rüyanın tesirindedir ve gideceği yeri iyi bilir. Seri ve kararlı adımlarla Beyazıd’a çıkar döner Vefa’ya. Zeyrek’ten aşağılara sallanır. Unkapanı civarlarında soluklanır. Etrafına daha bir dikkatli bakınır. İşte tam o sıra orta yerde yatan bir ceset gözlerine batar. Sorarlar ‘Kimdir bu?’ Ahali ‘Aman hocam hiç bulaşma’ derler ‘ayyaşın meyhur’un biri işte!’
– Nerden biliyorsunuz?
– Müsaade ette bilelim yani. Kırk yıllık komşumuz.

ÖFKELİ KOMŞULAR

Bir başkası tafsilata girer. ‘Biliyor musunuz?’ der ‘Aslında iyi sanatkârdır. Azaplar çarşısında çalışır nalının hasını yapar. Ancak kazandıklarını içkiye fuhşa harcar. Hem şişe şişe şarap taşır evine hem nerede namlı mimli kadın varsa takar peşine’ Hele yaşlının biri çok öfkelidir. ‘İsterseniz komşulara sorun’ der ‘Sorun bakalım onu bir kere olsun cemaatte gören olmuş mu?’ Hasılı mahalleli döner ardını gider. Bizim tebdil-i kıyafet mollalar kalırlar mı ortada. Tam Vezir de toparlanıyordur ki padişah önünü keser.
– Nereye?
– Bilmem. Bu adamdan uzak durmayı yeğlersiniz sanırım.
– Millet bu çeker gider. Kimseye bir şey diyemem. Ama biz gidemeyiz. Öyle veya böyle tebamızdır. Defnini tamamlasak gerek.
– İyi ya saraydan birkaç hoca yollar kurtuluruz vebalden.
– Olmaz. Rüyadaki hikmeti çözemedik daha.
– Peki ne yapmamı emir buyurursunuz?
– Mollalığa devam. Naaşı kaldırmalıyız en azından.
– Aman efendim. Nasıl kaldırırız?
– Basbayağı kaldırırız işte.
– Yapmayın etmeyin sultanım bunun yıkanması paklanması var. Tekfini telkini…
– Merak etme ben beceririm. Ama önce bir gasılhane bulmalıyız.
– Şurada bir mahalle mescidi var ama…
– Olmaz. Vefat eden sen olaydın nereden kalkmak isterdin?
– Ne bileyim Ayasofya’dan Süleymaniye’den. En azından Fatih Camii’nden.
– Ayasofya ile Süleymaniye’de devlet erkanı çoktur. Tanınmak istemem. Ama Fatih Camii’ni iyi dedin. Haydi yüklenelim.

Ve gelirler camiye. Siyavuş Paşa sağa sola koşturur kefen tabut bulur. Padişah bakır kazanları vurur ocağa. Usulü erkanınca bir güzel yıkarlar ki naaş ayan beyan güzelleşir sanki. Bir nurdur aydınlanır alnında. Yüzü şakilere benzemez. Hem mânâlı bir tebessüm okunur dudaklarında.
Padişahın kanı ısınmıştır bu adama vezirin ona keza. Meçhul nalıncıyı kefenler tabutlar musalla taşına yatırırlar. Ama namaz vaktine hayli vardır daha. Bir ara vezir sıkıntılı sıkıntılı yaklaşır ‘Sultanım’ der ‘yanlış yapıyoruz galiba’
– Nasıl yani?
– Heyecana kapıldık cenazeyi sorup araştırmadan getirdik buraya Kimbilir hanımı vardı belki belki de yetimleri?
– Doğru. Öyle ya. Neyse sen başını bekle ben mahalleyi dolanıp geleyim.

‘BİZİM EFENDİ BİR ALEMDİ’

Vezir cüzüne tesbihine döner padişah garip maceranın başladığı noktaya koşar. Nitekim sorar soruşturur nalıncının evini bulur. Kapıyı yaşlı bir kadın açar. Hadiseyi metanetle dinler sanki bu vefatı bekler gibidir. ‘Hakkını helal et evladım’ der ‘Belli ki çok yorulmuşsun.’ Sonra eşiğe çöker ellerini yumruk yapar şakaklarına dayar. Ağlar mı? Hayır. Ama gözleri kısılır belki hatıralara dalar. Neden sonra silkinip çıkar hayal dünyasından. ‘Biliyor musun oğlum?’ diye dertli dertli söylenir ‘Bizim efendi bir âlemdi vesselâm. Akşamlara kadar nalın yapar ama birinin elinde şarap şişesi görmesin elindekini avucundakini verir satın alırdı. Sonra getirip dökerdi helaya.’
– Niye?
– Ümmet-i Muhammed içmesin diye.
– Hayret.

BAK ŞU İŞE!

Sonra malum kadınların ücretini öder eve getirirdi. ‘Ben sizin zamanınızı satın aldım mı aldım’ derdi. ‘öyleyse şimdi dinleseniz gerek’ O çeker gider ben menkıbeler anlatırdım onlara. Mızraklı İlmihal Hüccet-ül İslâm okurdum.
– Bak sen! Millet ne sanıyor halbuki.
– Milletin ne sandığı umurunda değildi. Hoş o hep uzak mescidlere giderdi. ‘Öyle bir imamın arkasında durmalı ki’ derdi ‘tekbir alırken Kabe’yi görmeli.’
– Öyle imam kaç tane kaldı şimdi.
– İşte bu yüzden Nişanca’ya Sofular’a uzanırdı ya. Hatta bir gün ‘Bakasın Efendi!’ dedim
‘Sen böyle böyle yapıyorsun ama komşular kötü belleyecek. İnan cenazen kalacak ortada’.
– Doğru öyle ya?
– ‘Kimseye zahmetim olmasın!’ deyip mezarını kazdı bahçeye. Ama ben üsteledim. ‘İş mezarla bitiyor mu?’ dedim. ‘Seni kim yıkasın kim kaldırsın?
– Peki o ne dedi?
– Önce uzun uzun güldü sonra ‘Allah büyüktür hatun’ dedi ‘Hem padişahın işi ne?’

Not:

İşte Nalıncı Baba o adsız sansız Allah dostlarından biridir. Asıl adı Muhammed Mimi Efendidir. Bergamalıdır. 1592 yılında vefat etti. Cenaze hizmetlerini bizzat padişah gördü ve mübareği evine defnetti. Kabri üzerine bir kubbe önüne bir çeşme koydurdu. Dahası bir tekke ile yaşattı adını. Türbesi Unkapanı’nda Cibali tütün fabrikasının arkasında Haraçzade Camii karşısındadır.

KAYNAK: Yeni Osmanlılar Derneği Web Sayfası

Osmanlı Hikayeleri

4. MURAT VE DERİCİ

Birgün 4. Murat Sadrazamıyla birlikte tebdil-i kıyafet gezerken bir deri dükkanın önünde dururlar. Dükkan son derece kötü bir durumdaydı ve dericinin hali ise içler acısıydı.
İhtiyar derici sandalyesini çekmiş dükkanın önünde oturmaktadır.

Padişah: Selamın Aleyküm derici der. Derici şöyle gelenlere göz atar ve hemen toparlanarak:

-Aleyküm Selam Ya Cihan-ı Serdar der

Padişah: Yazı Kışa hiç katmadın mı?

Derici : Kattım ama hiç bir şey tutturamadım der..

Padişah: Peki geceleri hiç çalışmadın mı?

Derici: Çalıştım ama el aldı der.

Peki der Padişah sana bir kaz göndersem yolar mısın?

Derici yolarım der hem de hiç bağırtmadan..

Padişah dericinin yanından ayrılarak saraya döner. Sadrazam dayanamaz..

Haşmetlim der derici ile yaptığınız konuşmadan hiçbir şey anlamadım.

Padişah kızar Sadrazama dönerek.- Sen nasıl sadrazamsın der ne demek bir şey anlamadım. Derhal o dericinin yanına gideceksin ve ne konuştuğumuzu anlayacaksın. Eğer anlamazsan tez zamanda kelleni vurdururum der.

Korkuya kapılan sadrazam soluğu dericinin yanında alır.

Derici sadrazamın koşarak geldiğini görünce doğrularak.
—Hoş geldin der.

Sadrazam – Çabuk bana Padişahla ne konuştuğunuzu anlat der

Derici- Anlatırım ama bir kese altın vereceksin der

Sadrazam kelle korkusuyla kabul eder ve sorar

—Söyle bakalım gelenin padişah olduğunu nasıl anladın?

Derici- Padişah kılık değiştirmişti ama yeleğini değiştirmeyi herhalde unuttu üzerinde öyle kıymetli deriden yapılmış bir yelek vardı ki o yeleği ancak padişahlar giyebilirdi

Peki der sadrazam Yazı kış katmadın mı ne demek?

Derici- Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin der
Sadrazam mecburen kabul eder.
Derici- Padişah yazı kışa katmadın diye sordu yani yaz kış çalışıp kazanmadın mı ki sen ve dükkânın bu haldesiniz dedi bende çalıştım ama hiçbir şey tutturamadım dedim

Peki der Sadrazam. Geceleri hiç çalışmadın mı? Diye sordu

Derici -Anlatırım ama bir kese altın daha vereceksin der.
Sadrazam biraz da kızarak kabul etmek zorunda kalır.

Derici -Yani padişah geceleri çalışıp çocuk filan yapmadın mı özellikle oğlun yok muydu sana yardım edecek demek istedi. Bende yaptım ama oğlum olmadı kızlarım oldu onları da elin oğlu aldı dedim…

Peki der sadrazam Padişah sana bir kaz yollasam yolar mısın dedi o ne demek?..

İhtiyar derici elindeki altın keselerini şöyle hafifçe havaya atıp tuttuktan sonra…

Eeeee.. Onu da artık sen anla sadrazamım demiş……….

(Anonim…)

KAYNAK: Yeni Osmanlılar Derneği Web Sayfası

Osmanlı Hikayeleri

Yalan değil dersen borcunu öde!!!

Padisahin biri

-‘Bana yalan söyleyebilene bir küp dolusu altin verecegim!’ demis.

Yalancilar hemen saraya kosusturup baslamislar yalana;
1.”Bir kus aslani kapip yuvasina götürdü.”

Padisah”Bunun neresi yalan?.. Kus kartaldir arslan da kuzu
kadar minik bir yavru.Kapti mi götürür tabii!..”

2.”Komsu ülkede bir esegi kral yaptilar!..”
Padisah”Ülkenin krali pencereden bakinirken tacini düsürmüs.
Taç da pencerenin altindaki esegin basina geçmis. Taç kimin
kafasindaysa kral odur tabii!..”

3.”Padisahim ben gökyüzüne bir ok attim. Alti ay sonra geri
döndü!”
Padisah”Senin ok bir agacin üstüne düsmüstür.
Agaç sonbaharda yapraklarini dökünce takilacak yer bulamayip
yere inmistir.”

Böylece
padisah her yalana gerçek bir bahane bulmus ve kimse
padisaha bu yalandir dedirtememis.

Ama bir gün bir Kayserili gelmis;
“Padisahim sen benim babamdan borç olarak bir küp dolusu altin
almistin. Simdi geri almaya geldim. Yalandir dersen ödülümü ver.
yalan degil dersen borcunu öde!!!

Osmanlı Hikayeleri

FATİH SULTAN MEHMED MAHKEMEDE

İşte Fatih Sultan Mehmet işte İstanbul’da bir Rum;

Fatih Sultan Mehmet talepte bulunuyor diyor ki:

“Orada cami yapacağım arazini bana satmanı istiyorum.”

Biliyorsunuz her arazinin bir rayiç bedeli vardır; yani o çevrede o arazinin ne kadar para ettiği aşağı yukarı herkes tarafından bilinir. Alt hududu bir de üst hududu vardır. Fatih Sultan Mehmet üst hududun iki katını veriyor; ama Rum vermemekle ısrar ediyor. Cami kurulmasına gönlü razı olmuyor. Bir Hıristiyan; bu da onun kabahati değil içinden gelen şey öyle. Hak sahibi vermezse vermez; ama Fatih Sultan Mehmet’in de kızmış kafası.

“O kadar fazla para verdiğim halde bu adam vermiyor; demek ki bunu inadından yapıyor; nefsani davranış bu. Ben cami yapacağım benimki nefsani değil ruhani” diyor.

Alıyor adamın arsasını bastırıyor; camiyi yapıyor.

Adam perişan. Adamı üzgün gören biri:

“Ya bu kadar üzüntünün sebebi ne?”

Anlatıyor adam derdini “İşte” diyor. “Yapabileceğim bir şey yok ki! Bunu yapan Padişah; daha ötesi yok onun üstünde kimse yok. O bana bunu yaptığına göre her şey bitti”. diyor.

Bizim Osmanlı diyor ki: “Her şey bitmedi bu memlekette kadılar vardır. Gidersin kadıya adaletsizliği anlatırsın. Padişah da olsa o hesabı görür”.

“Yani” diyor “ne demek istiyorsun?” (Adam hiç inanamıyor bir defa söylenenlere.) Adamcağız hiç inanamıyor; ama “Hadi gideyim mahkemeye ben müracaat edeyim.” diyor. Kadıya müracaat ediyor.

Gerçekten de Fatih Sultan Mehmet mahkemeye gelince adamın gözleri hayretten açılıyor. Fatih Sultan Mehmet ayakta; Kadı Efendi oturuyor ve mahkeme başlıyor. Fatih Sultan Mehmet’in adamın arsasını zorla iktisab etmekten elinin kesilmesi konusunda bir karara varılıyor. Fatih Sultan Mehmet’in eli kesilecek. Ama Osmanlı adaletinde bir müessese daha var; eğer bir şeyin bedeli ödenirse ve alacaklı taraf hak sahibi taraf bunu kabul ederse o ceza düşer. Bu kanun gereğince teklifte bulunuluyor.

Deniyor ki: “Bunun bedeli şu kadar altın bu kadar altına karşılık onun elinin kesilmesinden vazgeçiyorsan; Padişah ödemese bile onu sana beyt’ül mal öder. Razı mısın?”

Rum şaşkın şaşkın Padişah’a bakıyor inanamıyor sonra “Tabi razıyım. Razı olmaz mıyım? O padişah” diyor.

Adam razı olduktan sonra Fatih Sultan Mehmet diyor ki :

“Benden beyt’ül mal’ın talebi 200 altın; ama ben 2000 altın vereceğim ve her gün de bir altın daha ödenmesini istiyorum. Senenin 365 günü her gün bir altın ödenecek bu zata.”

Ve mahkeme biter bitmez kadı yerinden kalkıyor Fatih Sultan Mehmet’in ayaklarının yanına gelip diz çöküyor

“Padişahım şu ana kadar ben Allah’ı temsil ediyordum ben oturuyordum siz ayaktaydınız. Çünkü siz maznun mevkiindeydiniz. Allah’ı temsil eden siz değildiniz. Adaleti veya adaletsizliği temsil ettiğiniz mahkemenin sonunda belli olacaktı. Ben Allah’ı temsil ediyordum; adaletin sahibi bendim o sırada. Şimdi benim görevim bitti. Şimdi bana sana tâbî olan senin imparatorluğunun bir kadısı olarak el etek öpmek düşer” diyor. Padişahın eteğini öpüyor ve ondan sonra padişah oturuyor ötekiler dışarı çıkıyorlar.

Osmanlı Hikayeleri

 

İstanbul Surlarını Yıkan Toplar

İstanbul’un fethinde rol oynayan unsurlardan biri de Türk topları ve özellikle havan topudur. Bu konuda bilerek ya da bilmeyerek çeşitli kaynaklarda hatta okullarımızda okutulan ders kitaplarında bile büyük hatalar yapılıyor.

Topların, Urban isimli Macar usta tarafından yapıldığı kesinlikle doğru değildir. Türk topçuluk tekniğini küçük düşürmek ve hatta İstanbu’un fethini gölgelemek için Hristiyan dünyasına mensup bazı tarihçiler Urban’ın döktüğü büyük toplar sayesinde surların yıkılabildiğini yazarlar. Oysa Urban yalnızca döküm ustasıdır. Bizans’ta geçim sıkıntısı çektiği için Türklere sığındı, sonra da dökümcü olarak orduya alındı. O, topların balistik ve dayanıklılık barut ölçülerinden hiç anlamıyor, yalnızca eline verilen plana göre döküm yapıyordu. Türk ordusunda onun yaptığı işi yapan daha pek çok usta bulunuyordu.

Kaldı ki, Urban’ın Edirne’de dökümünü yaptığı büyük top, İstanbul’daki ilk atıştan sonra çatladı. Türk ustaların döktüğü büyük toplar ise kuşatma süresince ara vermeksizin çalıştı. Topların planlarını, başta “Saruca Paşa” ve “Mimar Muslihiddin” olmak üzere tamamen Türk mühendisleri çizdi. Büyük topların balistik hesapları ise bizzat Fatih Sultan Mehmed tarafından yapıldı.

Fatih’in bu konudaki asıl dehası ise havan topunu icad etmesidir. Kuşatma sırasında dökülen havan topları Beyoğlu sırtlarına yerleştirildi ve Galata’daki Ceneviz kolonisine zarar verilmeden aşırtma atışlarla Haliç’teki Bizans donanması bombalandı.

Fatih Sultan Mehmed’in bu konudaki çalışmaları Bizans kaynaklarınca da doğrulandı.

“Kostantıniyye (İstanbul) muhakkak fethedilecektir. O’nu fetheden hükümdar ne güzel hükümdar ve O’nun askerleri ne güzel askerlerdir.” – Hz. Muhammed (S.A.V.) –

 Osmanlı Hikayeleri

II.Selim, Mimar Sinan Ve Selimiye Camii

Sultan İkinci Selim çok sevdiği Edirne’ye bir cami yaptırmak isteyince tabii hemen Mimar Sinan’ı çağırdı. Bu cami öyle bir eser olmalıydı ki, dünyada eşi ve benzeri olmamalıydı.

Artık, ustalığının doruğunda olan Mimar Sinan için bu pek de öyle zor bir iş değildi. Üstelik, Mimar Sinan’ın şimdi büyük bir hedefi vardı:

Selimiye Camii’nin kubbesi, Bizanslılardan kalan Ayasofya’nın kubbesinden daha büyük olacaktı!

İnşaat altı yıl sürdü ve ortaya muhteşem bir eser çıktı. Mimar Sinan, “Allah’ın yardımı ve Sultan Selim Han’ın arzusu ile” caminin kubbesini Ayasofya kubbesinden 6 arşın boydan ve 4 arşın derinlikten geçmeyi başarmıştı. Kubbe 8 filayağına dayanan kasnak üzerine oturuyordu ve kaideden başlayarak 15.86 metre yüksekliğinde idi. Caminin 4 minaresine ise üçer şerefe konulmuştu ve her üç şerefeye de üç ayrı yoldan çıkılıyordu. Böyle bir eser elbette ki yabancıları da hayran bırakıyor, gören herkes O’nu gıpta ile seyrediyordu.

Mesela, İngilizlerin ünlü mimarlarından Elvis, Edirne’deki Selimiye Camiinin kubbesi ile ilgili olarak şunları söylüyor:

– “Bu kubbeyi aşağı indirseniz ve içini altınla doldursanız bile, Büyük Sinan olmadan günümüzün teknolojisi ile tekrar yapamazsınız!”

Balkan savaşları sırasında Bulgarlar bir ara Edine’yi işgal etmişlerdi. O sırada camiyi gören ve hayranlıkla seyreden bulgar komutan,

“Bu mabedi Türklerin yaptığını bilmeseydim, Allah’ın yaratmış olduğunu söylerdim” diyerek hayranlığını belirtiyor.

Sonra, camiyi gezen bir Alman profesör ve mimarı da şöyle diyor:

– “Kendimi bütün zamanların mimarlarından daha kaabiliyetsiz görüyorum. Selimiye gibi bir mimari şahasere ve Sinan gibi bir mimara sahip olan bu devleti takdir ediyorum!”

Evet… Büyük eserleri ancak büyük sanatçılar ortaya koyabilirler ve büyük sanatçıları ancak büyük devletler yetiştirebilirler.

Osmanlı Hikayeleri

Gül Babanın Gülleri

Fatih Sultan Mehmed’in yerine geçen oğlu ikinci Bayezıd avdan dönüyordu. Bir an önce saraya varıp dinlenmeyi düşünürken atını durdurdu, havayı kokladı ve derin derin nefes alıp ferahladıktan sonra sordu:

“- Bu güzel kokular da nereden gelir böyle?”

Yanındaki vezirlerden biri cevap verdi:

“- Devletlü Padişahım! İstanbul kuşatmasına katılan gazilerimizden tabiat aşığı biri vardır ki, O’na Gül Baba derler. Ak sakallı, nur yüzlü bir ihtiyardır. Şu yamaçları güllerle ve dahi türlü çiçeklerle donattı. Bu hoş kokular O’nun bahçesinden gelmektedir.”

Padişah, vezirin anlattıklarını tebessümle dinliyordu. Sözlerini bitirince kararını bildirdi:

“- Merhum babamın bu gazi askerini ziyaret etmek isterim!”

Artık yorgunluklar unutulmuştu. Gül Baba’nın kulübesine doğru yürüdüler. Kulübeye doğru yaklaştıkça gül kokuları artıyor, insanın gözü – gönlü açılıyordu. Değerli misafirlerin geldiğini gören Gül Baba koştu, onları kapıda karşıladı. Padişah, daha atından inmeden sordu:

“- Savaşta bastığı yeri sarsan, barışta oturduğu yeri gül bahçesine çeviren yiğit asker, selam sana!”

Gül Baba mahçup olmuştu, güçlükle konuşabildi:

“- Sizden böyle iltifatlar görmek bizim için ne büyük şereftir Sultanım, sağolun!”

“- Sen ki, İstanbul’u fetheden ordunun bir neferi olarak şereflerin en büyüğünü almışsın Gül Baba. O büyük şerefin yanında bizim sözlerimizin hükmü mü olur?”

Gül Baba tebessümle başını öne eğerken Padişah atından indi ve Gül Baba’nın gösterdiği mindere bağdaş kurup oturdu ve O’nun kendi elleriyle pişirdiği kahveyi yudumlayıp yorgunluğunu giderdi. Sonra da şöyle bir teklifte bulundu:

“- Dilersen seni saraya alayım. Artık çalışma da yaşlılık devrini dinlenerek geçir!”

“- Sağolun Sultanım! Burada oturmak benim için daha iyi. Amma bir iyilik yapmak istersen, şu kulübemin bulunduğu yere bir mektep – medrese yaptır ki, memleketimizin çocukları ilim – irfan öğrensinler!”

Gül Baba’nın sözleri Padişah’ı çok duygulandırmıştı. Yerinden kalkarken O’nu mutlu edecek cevabı verdi:

“- Gönlün rahat olsun Gül Baba, dilediğin olacaktır!”

Sonra bahçeyi gezdiler…

Padişah gülleri okşuyor, eğilip kokluyor ve yanındakilerle konuşuyordu. Bu arada Gül Baba da özenle seçtiği gülleri koparıp demet yapıyordu. Padişah ayrılırken O’na bir demet sarı, bir demet kırmızı gül verdi. Padişah gülleri alıp kokladı, bağrına bastı ve atını sürüp gitti.

Kısa zaman sonra ise Gül Baba’nın kulübesi yıkıldı ve oraya büyük bir bina yapıldı. Zaman içerisinde okul oldu, hastane oldu ama hep insanlığa hizmet etti. 1868 yılında “Mekteb-i Sultani” adıyla yeni bir kimliğe bürünen okul, Cumhuriyet döneminde de “Galatasaray Lisesi” adını aldı.

Gül Baba’nın Sultan İkinci Bayezıd’a verdiği o güzel kokulu sarı ve kırmızı güller önce bu lisenin, sonra da Galatasaray Spor Kulübü’nün sembolü oldu.

Gül Baba’nın türbesi bugün de orada, okulun bahçesindeki yeşillikler arasında duruyor ve ziyaretçilerinden fatihalar bekliyor.

 Osmanlı Hikayeleri

Fatih Yolunda Bir Işık: Eyüp Sultan

Başta Akşemseddin olmak üzere ileri gelen şeyhlerle dervişler “İstanbul’un mutlaka fethedileceğini” söyleyerek ordunun moralini yükseltiyorlardı. Yapılan tefsirlere göre, Kur’an-ı Kerim’de geçen “Beldetün Tayyibetün – Güzel Şehir” sözündeki rakamların toplamı ebced hesabıyla 857 oluyordu ve bu rakam, Hicri takvime göre İstanbul’un fetih yılı oluyordu.

Bu şehir, Milad öncesinden başlayarak hiç gündemden düşmemiş, şimdiye kadar çeşitli milletler tarafından defalarca kuşatılmıştı. İslam Peygamberi Hazreti Muhammed’in Hadis-i Şerifleriyle tuttukları ışık Müslümanları da bu şehir üzerine yöneltti.

655 yılında ve Hazreti Osman’ın Halifeliği döneminde Hazreti Muaviye tarafından, 668 yılında Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından, daha sonra da başka İslam orduları tarafından kuşatmalar yapıldı. 668 yılında yapılan kuşatmada, Peygamber Efendimizin sancaktarlığını yapn Hazreti Eyyup El Ensari şehid olmuştu. O’nun yakın bir yerde defnedilmiş olacağını tahmin eden din byükleri mezarının yerini bulmak için büyük gayret gösteriyorlardı.

Akşemseddin kendini adeta bu konuya adamıştı. Bir gece Padişah’ın hazır bulunduğu otağda secdeye kapanıp kendinden geçmiş ve Allah’la başbaşa kalmıştı. Secdede o kadar uzun kaldı ki, orada bulunanların çoğu, “Efendi mezarın yerini bulamadığı için utancından başını kaldıramaz oldu” diye alaya almaya başlamışlardı. Derken, Akşemseddin başını yerden kaldırdı, gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuş yüzünü yanında bekleyen Sultan’a çevirdi ve büyük müjdeyi verdi:

“- Beyim! Allah’ın hikmeti, seccademizi Eyüp Sultan Hazretlerinin mezarı üzerine sermişiz. Hemen şu yeri kazsınlar!”

Hemen toprak kazıldı… Heyecan dorukta, bütün bakışlar aynı noktada! Ve işte bir sanduka üzerine şöyle bir yazı. “Hâzâ kabrü Ebü Eyyüb..”

Kimde can kalır? Herkes sevinçten ağlıyor ve haber Türk ordusunun safları arasında dalga dalga yayılıyor:

“Müjdeler olsun, müjdeler olsun ki, Eyyup Sultan Hazretlerinin mezarı bulundu!..”

Bu müjdeyi alan ordunun değil bir Bizans, bin Bizans bile dayanamaz artık. Nitekim dayanamadı da.

 Osmanlı Hikayeleri

Fatih’in Halkını İmtihanı

Hazreti Fatih Sultan Mehmet istanbul’u fethetme plânları yapıyordu. Daha henüz 21 yaşında bulunan hükümdar, istanbul’un fethine girişmeden önce, halkını imtihan etmek istemişti. Sabahın erken saatlerinde tebdili kıyafet ederek, Osmanlı’nın başşehri olan Edirne’de çarşıya çıktı.

Çarşının bir tarafından girip, alış – veriş yapmaya başladı. Birinci dükkâna varıp birşey aldı. İkinci bir şey istediğinde dükkân sahibi vermedi.. Fatih’i tanımıyordu dükkân sahibi. Fatih Hazretleri mal olduğu halde neden vermediğini sordu.

Adam:

— Ben sana bir şey satmakla sabah siftahımı yapmış oldum, ikinci alacağını da karşıdaki dükkândan al. Çünkü o henüz siftah etmemiştir, dedi.

Fatih memnun olmuştu. Öbürüne vardı, bir miktar mal aldı… İkincisini istediğinde o da vermeyip komşu dükkâna gönderdi. Böylece Hazreti Fatih koca çarşıyı baştan sona kadar dolaştı… Hepsinde aynı mukabele ile karşılaşmıştı.

Aldıkları erzakı, medresede ilim tahsil eden talebelere gönderdi, kendisi de saraya gelip Allah’a şükür secdesine kapandı ve şöyle dedi:

— Ya Rabbi sana hamdolsun… Bana böyle birbirini düşünen millet ihsan ettin. Ben bu milletimle değil Bizans’ı, dünyayı bile fethederim, dedi ve istanbul’un Fetih planlarını hazırlamaya başladı.

51 gün süren muhasaradan sonra Bizans, Akşemseddin Hazretlerinin de bizzat iştirakiyle fetholunmuştu. İstanbul fetholunduktan sonra, Osmanlı imparatorluğunun merkezi Edirne’den İstanbul’a taşındı.

 Osmanlı Hikayeleri

Estergon Kalesi

Kanuni Sultan Süleyman’ın Padişahlığı döneminde ve 1543 yılında elimize geçen Estergon Kalesi Sancakbeyli haline getirilerek Budin Beylerbeyliği’ne bağlanmıştı. Ancak kale, bundan yaklaşık elli yıl sonra Alman, Leh, Çek ve İtalyanlardan oluşan 80 bin kişilik bir haçlı ordusu tarafından kuşatıldı. Bu sırada Estergon Kalesi’nde yalnızca beş bin Türk askeri bulunuyordu.

Durum gerçekten çok kötüydü ve yardım alma ihtimali de yoktu. Düşmanın teslim olma teklifi Estergon muhafızı Kara Ali Bey tarafından kabul edilmedi. Kara Ali Bey ve yanındakiler, “Biz Rumeli gazileriyiz; kelle verir, kale vermeyiz!” diyorlardı.

Bu inancı taşıyan er kişilerin savunduğu kaleyi düşürmek elbette kolay olamazdı. Nitekim kuşatmanın uzaması, düşman askerlerini yöneten kumandanları çılgına çevirdi ve askerlerini kırbaçlatmaya başladılar, Bu durumu gören Kara Ali Bey yüksek bir sesle bağırdı:

– “Şu mel’un kumandan yere düşürülürse, kafir askerlerinin hepsi geri dönecektir. Kim onu vurursa, kendisine dilediği verilecektir!”

Bunun üzerine Osman isimli bir yiğit “Ya Allah” diyerek tetiği çekti ve düşman kumandanını yere serdi. Ancak ne var ki bu arada kale kumandanı Kara Ali Bey de şehid oldu. O’nun yerine kumandayı, o sırada kalede bulunan Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa aldı. Ancak, kalede kıtlık ve susuzluk başladığı için yapılacak fazla bir şey yoktu.

Kalede bulunan tarihçi Peçevi İbrahim Efendi durumu şöyle özetliyordu:

– “Sanıç etrafında hararetinin şiddetinden ıslak mermerleri yalayan ve bir damla su için can veren elsiz – ayaksız yaralıların inlemeleri yürekleri sızlatıyordu.”

İçerdeki durum gerçekten elem vericiydi. Bu arada Yeniçeri askerinin ayaklanması herşeyi alt – üst etti. Artık teslim olmaktan başka çare yoktu. Aralarında, Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa’nın da bulunduğu esirler Tuna nehrindeki gemilere bindirilerek Vişegrad’a götürüldüler.

Estergon Kalesi’nin elden çıkması ve orada verilen şehidler bütün milleti yürekten yaraladı ve işte, nesilden nesile söylene gelen Estergon türküsü o günlerin hatırasını hâlâ canlı tutuyor:

Estergon Kalesi subaşı durak
Kemirir içimi bir sinsi firak
Gönül yâr peşinde yâr ondan ırak

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım

Estergon Kalesi subaşı hisar
Baykuşlar çağırışır, bülbüller susar
Kâfir bayrağını burcuna asar

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Bu ateşle yanar kara bahtlıyım

Estergon Kalesi subaşı kale
Göklere ser çekmiş burçları hele
Biz böyle kaleyi vermezdik ele

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Estergon’u vermiş kara bahtlıyım.

Evet… “Kara bahtlılar” Estergon’u gözyaşları içinde düşmana vermişlerdi ama onu geri almaya da ahd etmişlerdi.

Başvezirlik ve kumandanlık görevine tayin edilen Lala Mehmed Paşa, kalenin elden çıkışından on yıl sonra bu defa fetih için Estergon önlerindeydi. 29 Ağustos 1605 yılı günü başlayan kuşatma bir ay sürdü ve kale 29 Eylül ele geçirildi. Artık yaralar sarılmış, kaybedilen dosta kavuşulmuştu.

Estergon Kalesi bundan sonra 78 yıl daha Osmanlı hudut boylarının müdafaasını yapan bir mücahid gibi görev yaptı. Kale, üstümüzde kara bulutların dolaşmaya başladığı günlerde, 1683 yılında içimizde silinmez hatıralar bırakarak elimizden çıktı ve bizleri boynu bükük bıraktı. Onun için biz hâlâ o türküyü söylüyor, Estergon’u unutmuyoruz, unutamıyoruz:

Estergon Kalesi subaşı durak
Kemirir içimi bir sinsi firak
Gönül yâr peşinde yâr ondan ırak

Akma Tuna akma ben bir dertliyim
Yâr peşinde koşar kara bahtlıyım…

Osmanlı Hikayeleri

Dünya Ordularının En Kuvvetlisi

Şarlken adıyla bilinen Alman İmparatoru ve İspanya Kralı Charles-Quint’in elçisi olarak yedi yıl boyunca Türkiye’de kalan Oger Ghislain de Busbecg, Kanuni Sultan Süleyman devrindeki Türk Ordusu ile ilgili gözlemlerini şöyle anlatıyordu:

“Türk ordusu ile kendi ordumuzu karşılaştırdığım zaman gelecekte başımıza gelebilecek olan şeyleri düşünüyor ve irkiliyorum.

Türkler, tarih boyunca düşünülebilecek en kudretli orduya sahipler. İmparatorluğun bitmek- tükenmek bilmeyen bütün kaynakları bu ordunun emrinde. Zafere alışkanlık, kazanılan sürekli zaferlerin tecrübesi, birlik, düzen, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklılık bu büyük ordunun başlıca vasıflarını oluşturuyor.

Bizim ordularımız ise fakir, savurgan, yenilgiler yüzünden maneviyatını yitirmiş, disiplinsiz, başıboş, sarhoş ve tamahkâr bir halde. Şuna eminim ki, İran sürekli olarak doğudan Türkiye’yi tehdit etmese, Avrupa’nın işi çoktan bitmiş olacaktı.

Türkler İran’ın işini bitirdikten sonra bütün ağırlıklarıyla bize yöneleceklerdir. Böyle bir durum karşısında ne yapacağımızı ve buna ne derece hazırlıklı olduğumuzu düşünüyorum da, korkuyorum.

Türk ordusunda ilk dikkatimi çeken, çeşitli sınıflara mensup askerlerin kendi karargâhlarından dışarı çıkmamaları oldu. Bizim karargâhlarda olup-bitenleri bilenler buna inanmayacaklardır. Onbinlerce askerin bulunduğu Amasya ordugâhında büyük bir sessizlik hüküm sürüyordu. Orada kavgadan, tartışmadan, şiddetten ve zorlamadan eser yoktu. Yüksek sesle konuşana bile rastlamadım. Her taraf tertemiz, pırıl pırıldı. Türkler artıkları derhal yakıyor ya da uzağa götürüp gömüyorlar. Onlar hiç kumar bilmiyorlar. Bizim ordugâhlarımızda ise zar ve kâğıt oynanmayan, içki içilmeyen, kavga çıkmayan çadır yoktur.

Türk ordusunda en küçük bir disiplinsizlik hemen cezalandırılıyor ve hiç bir suça göz yumulmuyor. Ordugâhta bir bayram namazının kılındığına şahid oldum. Saflar şaşılacak derecede düzgündü.

Uçsuz bucaksız bir kalabalık; türlü türlü, renk renk üniformalar, altın, gümüş, lâl, ipek ve saten pırıltıları içinde alabildiğince uzayıp gidiyordu. Yalnız, bu servet ve ihtişam içinde herkes mütevazi idi. Bu kudret ve zenginlik onlar için alışılmış, benimsenmiş şeylerdi. Uzakta tımarlı süvarilerin binlerce atı görünüyordu. Bu atlar da gayret yüksek ve bakımlı hayvanlardı.

Türk toplumunun manzarası da Türk ordusunun manzarasından farksızdır. Aynı sessizlik, servet içindeki sadelik, kendine güvenenlere mahsus tevazu halk tabakalarına kadar yayılmış durumda. Kısacası, Türklerden alacağımız dersler sonsuzdur.”

Sponsorlu Bağlantılar

Yorum Yapılmamış --> "Osmanlı Padişahlarının Hikayeleri ve Anıları"

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Current ye@r *