Osmanlıda Bilim, Osmanlı Devletinde Teknoloji ve Bilim Hakkında Bilgi

100 0
Sponsorlu Bağlantılar

Osmanlıda Bilim, Osmanlı Devletinde Teknoloji ve Bilim Hakkında Bilgi, osmanlılarda bilime verilen önem, osmanlıda bilim ve teknolojinin değeri, yeri ve konumu ile ilgili bilgi, osmanlılarda bilim nasıldı, osmanlı bilim tarihi teknolojik gelişimi.

OSMANLILARDA BİLİM

Yükselme Döneminde Bilim

Orhan Bey Dönemi

Osmanlı devletinde bilim ilk olarak Orhan Bey zamanında 1330 yılllarında kurulan İznik Medresesi ile başlar. Bu medrese Selçuklu zamanındaki medreselerin ve bu bağlamdaki eğitim kurumlarının devamı niteliğindedir. Bu medresenin ilk baş müderrisi olan Davüt-ül Kayseri, eğitsel anlamda önemli çalışmaları olan bir şahsiyettir. Osmanlı tarihinin ikinci medresesi ise Basra’da kurulmuştur. Bu medreselerde fıkıh, kelam, tefsir, usul vb. dini alanlarda eğitim verilmekle beraber matematik ve mantık alanında da elle tutulur bir eğitim verilmekteydi. Bu döneme damgasını vurmuş en önemli şahsiyet hiç şüphesiz Molla Fenaridir. Mısırda tahsilini tamamlayıp, mantık ve pozitif bilimlerde ihtisas yapmıştır. Yine bu dönemde pozitif bilimlerde ihtisas yapmış önemli bir sima da Kadı Zade Rumi adı ile ün kazanmış bir Türk matematikçisi ve astronomu olan Musa Paşa’dır. Bilim adına yaptığı çalışmalarda çok istekli ve hevesli bir bilim insanıdır. Bu bilim insanına yardımcı olmuş biri dikkatimizi çeker. O da Kadı Zadenin kız kardeşidir. Kız kardeşi, Kadı Zadenin kitapları arasına mücevherlerini gizlice koyarak bu bilim insanının Horasan’a göçü ve oradaki tahsiline yardımcı olmuştur. Böylece dolaylı yoldan Kadı Zadenin çalışmalarına katkıda bulunmuş ve tarihteki yerini almıştır. Kadı Zadenin birçok eseri vardır. Kitab-ül usül’ünde geometri öncülleri ve üçgen niteliklerinden bahseder. Arapça yazdığı başka bir eserinde cebir, denklemler ve ölçmelerden bahseder. Son Türk tarihçilerinin ortak kanaati ile Osmanlının birinci gerçek astronomu ve matematikçisi Kadı Zadedir.

I.Murat ve Yıldırım Beyazıt Dönemi

Bu dönemde ise tıp alanında bir hareketlenme görülmüştür. Yazılan ilk tıp eseri Murat Bin İshak tarafından bu dönemde yazılmıştır. Eserde bir takım ilaçların etkileri kısaca açıklanmış ve çok rastlanan hastalıkların tedavisinden bahsetmiştir. Yine bu dönemde Şair Ahmedi adında bir bilim insanı yetişmiştir. Bu zat tıp dışında astronomi, matematik ve eczacılık dallarında bilgi sahibidir.

I.Mehmet Dönemi

Bu dönemdede ansiklopedik eserlere rağbet başlamıştır. Mesela Zekeriya el kazvini’n tanınmış eseri olan acayib-ul mahlûkat damgasını vurmuştur. Bu kitapta ilk defa arzın yuvarlak olduğu Osmanlı Türk eserlerine geçmiştir. Osmanlı eserlerinin kuruluş dönemindeki eserlerin çoğunluğunun Arapça olması bu dönemin önemli dezavantajları arasındadır. Çünkü halk Arapça metinlerden bir şey anlamadığı gibi bilimsel gelişmelerden de habersiz kalmıştır.

Fatih Sultan Mehmet Dönemi

15. Yüzyıl denildiğinde akla gelen en önemli şahsiyet Fatih Sultan Mehmet oluyor. Fatih dönemi; Osmanlıda, hem kültürel, hem bilimsel, hem de sahip olunan toprak bakımından en iyi seviyede bulunulan dönemdir. Osmanlıda, Fatih okumayı ve yazmayı çok fazla sevmemesine rağmen tüm Osmanlı padişahları göz önüne alındığında en büyük ilim ve bilim koruyucusu olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bilindiği gibi Osmanlı devleti fethettiği yerlerin sadece maddi kısmıyla ilgilenmiyor, ayrıca kültür ve bilim yönünü de alma faaliyetlerine girişiyor. İşte bu faaliyetler 15. yüzyıl fatih döneminde daha da fazlalaşarak bilim koruyuculuğu ve ilerlemeci yaklaşım apaçık gözler önüne seriliyor.

Osmanlı devletinde bilim alanında ilk olarak göze çarpan insan ilk önemli matematikçi ve astronom olan Musa paşa`dır dır. Bursa da doğduğu bilinen Musa paşa Osmanlı tarihinde Kadı zade Rumi olarak geçmektedir.

Kadı zade, kaşi ve Ali kuşçu gibi bilginler, Fatih döneminde bir şeyler yapmaya çalışmışlardır. Bu süreçte bilim adına yaşanan iki olay günümüz bilim insanlarına adeta ışık tutacak niteliktedir. İlk olay; 15. yüzyılda fatihin bilime verdiği önemi anlatan en önemli olay; maveraünnehir de yetişen alimlerin sonuncusu olan Ali Kuşçuyu Akkoyunlu devletinden Osmanlıya transfer etmesidir. Ali kuşçunun Osmanlıya gelişiyle astronomi alanında büyük gelişmeler meydana gelmiştir. Ali Kuşçu`nun İstanbul`da yazdığı astronomi üzerine en önemli eseri; Astronomi Risalesi`dır. Ayrıca Ali Kuşçu bu esere Fatih Risalesi adını vererek Fatih’e ithaf etmiştir. Bununla birlikte yazar eserinin sonuna gökcisimlerinin dünyadan uzaklıkları ile ilgili bir bölüm eklemiştir. Ali Kuşçunun bu eserini Fatih’e sunmasının diğer bir nedeni ise eserinin tam da Otlukbeli savaşının kazanıldığı ana denk gelmesidir.

15. yüzyılın sonu ve 16. yüzyılın başına doğru Fatih sultan Mehmet öldükten sonra devletin başına oğlu 2. Bayezid geçmiştir. Bu dönemde özellikle Fatih döneminde olduğu gibi astronomi ve matematiğe değil, onun yerine tıp alanına önem verildiği görülmektedir. Bu dönemde en önemli bilim insanı olarak tıp alanında eserleri bulunan Ahi Çelebi karşımıza çıkmaktadır. Ahi Çelebi böbrek ve mesane taşları üzerine bir eser yazmış ve taşın nerelerde olduğunu, belirtilerini, taşın idrar yolunu zedelediği yada tıkadığı zaman yapılacak tedavi yöntemlerini anlatmıştır.

Bu Osmanlı âlimi uzun ömrüyle de dikkat çekmiştir.2. Bayezid ile beraber 3 Osmanlı padişahına daha hizmet etmiştir. 15. yüzyılın başı ve ortalarında Osmanlı hizmetinde görev yapmış, hem Türk hem de dünya çapında önemli matematik araştırmaları yapmış olan Uluğ Bey’e ayrı bir parantez açacağız. Çünkü hayatı ve çalışmaları göz önüne alındığında, bilimin şu an ki aşamaya gelmesinde önemli etkileri görülmektedir. Uluğ Bey 1344 Yılında semerkantta doğmuş ve 1449 yılında ölmüştür. Aslında o bir devletin hükümdarıdır ama ordusunu kurduktan sonra kendini tam olarak bilime adamıştır. En önemli çalışmaları ise şöyledir; Kübik denklemlerin doğru yaklaşık çözümleri için yöntemler, iki terimli teorem ile çalışma; Uluğ Bey’in sekiz ondalık kesre kadar doğru olan kesin sinüs ve kosünüs tabloları; küresel trigonometri formülleri ve özellikle önemli olan Batlamyusunkinden beri ilk kapsamlı yıldız cetveli olan, Uluğ Bey’in Yıldızlar Cetveli… Yaptığı çalışmalar sırasında sin 1 değerini bularak bunu gözlemevindeki çalışmalarına uyguladı ve gökcisimleriyle ilgili yaptığı çalışma ile battlamyusun gezegen sistemindeki bir dizi hatayı da ortaya çıkarmış oldu.

XVI. yy da Avrupa ile sıkı temaslarımız olmasına rağmen matbacılık ve büyük duvar saatleri Osmanlı-Türkiyesine girmemiştir ve 200 yıl sonra bu topraklara girebilmiştir. Şiir ve edebiyat bu devri tamamıyla doldurmuştur. Padişahlar ve şehzadeler şiir ve edebiyatla uğraşanları sürekli desteklemiş, bu tür eserler çoğu zaman daha çok ilgi görmüş ve bu yüzden dönemin batı buluşları dönemin Osmanlı Türkiyesinde yankı bulmamıştır. Kanuni Sultan Süleyman zamanında dünyanın mimarlık şaheseri olan Süleymaniye Medreseleri yapılmıştır. Bu medreselerin bir bölümü matematiğe, bir bölümü tıbba ayrılmıştır. Fakat dönemin asıl hâkimi bilim faaliyetleri adına deniz coğrafyacılığı olmuştur.

 

Duraklama Döneminde Bilim

Osmanlının duraklama döneminde üstesisinden gelinemeyen problemlerle uğraşılmıştır. Batının üstünlüğünü kabul etmek zorunda kalan osmanlı devleti bilimsel eserleri dışarıdan çevirelerle faydalanma yoluna gitmiş böylece orjinal kendilerine özgü ürünler ortaya koyamamışlardır. Bu dönemi düşündüğümüzde matbaanın daha yeni gelmiş olması o dönem için ne kadar geri kalındığının göstergesidir. hattat sanatına zarar geleceğinin düşünülmesi, ayrıca bazı siysi sebeblerden dolayı matbaa geç gelmekle kalmamış üstelik birde kabullenilmesi aşaması ile uğraşılmış.

 

Gerileme Döneminde Bilim

18. YILSONU: TIP VE MATEMATİK

Osmanlı devletinde ilk askeri ıslahat, daha doğrusu yüzyılın gereklerine fen bilgisi subay kullanmak veya yetiştirme isteği, 18.yy’ın başlarında kendini göstermiştir. Türk kaynaklarına göre 1743 yılında Üsküdar’da “Hendesehane” adıyla bir matematik okulu açılmış olduğunu biliyoruz. Bu matematik okulunun ömrü pek kısa olmuş ve kumbaracıların yeni talimlerinden isyan çıkaracakları korkusu ile bu heyet dağıtılmıştır. Hendesehane’nin ilk hocası olan Yenişehir müftüsü-zade Mehmet Sait Efendi olduğu kaynaklardan anlaşılmaktadır. Bu zatın iki şeyin arasındaki uzaklığın, ölçü kullanılmadan, yani yanlarına gidilmeden, ölçülmesi için bir alet icat etmiştir. Bu alete ise Rub-i müceyyib-i zül-kavseyn adını vermiştir. Bu aletle, üçgenin bir kenarı ve iki açısı bilinirse öteki kenarları ve açıları hesaplamak mümkün olduğunu söyler. Bu aleti şeyhülislam I.Mahmut’a sunuyor.

Osmanlı Türkiyesine modern matematiğin askerlik yolu ile girmeye başladığına kimsenin şüphesi yoktur. Modern matematik ve fizik yavaş yavaş, fakat sırf askerlik sanatının çağa uyması için, memlekete girmeye başlamıştır. Siirt’te Tellu köyünde oturan Erzurumlu İbrahim Hakkı Marifetname adında bir eser yayımlamıştır. Yazar bu esrinde, aritmetik ve geometriye dair basit fakat açık bilgiler veriyor. Ayrıca bu eserde dört elemanın açıklamasını yapar. Suyu açıklar, evvelce dünyanın suyla örtülü olduğunu, bazı taşlar kırılınca içinden deniz hayvanları parçaları (fosil) çıktığından bahseder. Toprak elementine geçerek, kıtalardan söz eder, kozmografya ya dair bilgiler verir. Marifetnamede, dünyanın hareketi aleyhine söylenen düşünceleri birer birer reddederken, mesela dünyanın hareketini hissedemeyeceğimizi, çünkü dünyanın etrafında ki maddey-i leyine (yumuşak madde) içinde, hepimizi birlikte sürüklediğini söyler. Bundan sonrada mevalid –i selase dediği maden, bitki ve hayvanların birleşme ve meydana gelme suretinden bahseder. İbrahim Hakkı, anatomi faslını, İbin-i Sina’nın Kanun’undan, biraz kısaltarak hemen olduğu gibi, Türkçeye çevirmiştir. Dinine ve tarikatına pek sadık olan bu zatın, herhalde müspet ilimler karşısında, mütecessis ve huzursuz bir ruhu olduğu meydandadır.
19. YÜZYIL VE YENİLEŞME HAREKETLERİ

Gerçekten, Avrupa ilim ve sanatı, özellikle o vakit Avrupa’yı sarsan Fransız büyük ihtilalıyla çok yakından ilgilenen III. Selim önce çağdaş ilme ve tekniğe uygun olarak yetiştirilen Avrupa ordularına karşı koyabilecek bir ordu kurmak için, Tophane’yi ıslahı düşünmüş, Fransa ve İsveç’ten mühendisler getirterek fabrikalar tesis etmiştir. Fakat daima yabancı mühendislerin ilim ve tekniğine muhtaç olmanın doğru olmadığını düşünen devlet, bilgi ve teknik alanında başarılı subaylar, askeri mühendisler yetiştirmek için, o zamana göre modern bir matematikçi ve topçu okulu kurmaya karar vermişti.

Enderun ağalarından ve eski okulun yetiştirdiği istidatlı öğrencilerinden bazılarını toplayarak, “Mühendishane-i sultani” adıyla bir okul kurdurmuştur. Nihayet, yakın vakte kadar “mühendishane-i berri-i hümayun’’ adını taşıyan bina 1210 yılında yapılmış ve o yıl III. Selim’in bir fermanıyla okulun nizamları ve öğretimi düzenlenmiştir. Bu tarihte tersanede ki mühendishane-i bahri-i hümayun’un dersleri ve Halıcıoğlu Okulu ile birleştirilmiştir. Bu yeni okula ilk başhoca tayin olunan Kırımlı Hüseyin Rıfkı Efendi, geometriye dair eserler kaleme almış, bir de Arapça olarak irtifa risalesi yazmıştır.

II. Mahmut dönemine değinecek olursak, bu dönemde yetişmiş modern bir hekim olan Şani zade Ataullah tıp dalının dışında bize dört ciltlik bir tarih eseri bırakmış aynı zamanda ansiklopedik bir bilgindir. İki tıbbı eserinden başka, aritmetik, cebir ve hatta askerlik üzerine yazdığı kitaplar vardır. Şani zade Ataullah, eski tıpla yeni tıp arasındaki zincirin bir halkasını teşkil etmekten fazla bir şey yaparak, doğrudan yeni tıbba geçmiştir.Bu devirde, matematik ve başka müspet ilimler mühendishane denilen okulda okutulmaktaydı. Bu okulun ikici başhocası, Hoca İshak Efendi, matematik ve tabi ilimler üzerine kaleme aldığı dört ciltlik Mecmua-i ulum-i riyaziye adlı esriyle, gerçekten hoca lakabına hak kazınmıştır. Bu ciltlerden birincisi, aritmetik, cebir, geometri; ikincisi düzlem trigonometrisi ve cebrin geometriye uygulaması, integral ve diferansiyel hesabı ve koni kesitleri; üçüncüsü hikmet-i tabiye (fizik), cerr-i eskal (mekanik), ilm-i menazır (perspektif bilgisi) ve küre-i nesimi (hava küre); dördüncüsüyse elektrik, küresel kimyadan bahseder. Bu eser yüksek matematiği, modern fiziği sokmuş olması bakımından önemlidir.

19. yüzyılın ilk yarısında ve Avrupa’nın çağdaş ilmini memleketimize sokmak için açılan Mühendishane-i bahr-i hümayun, mühendishane-i berr-i hümayun ve mekteb-i tıbbi-i adli-i şahane ve mekteb-i harbiye sayesinde, matematik ve tıbbi ilimlerle tıp, gitgide daha modern bir şekilde devam etmiştir.

Osmanlı Devletinde Bilim ve Teknoloji  Hakkında

Bilim,genel olarak dünyayı ve dünya üzerinde yaşayan insanları ve onların etkinlikleri sonucu ortaya koydukları değerleri inceler. Bu bakımdan bilimler çeşitli kısımlara ayrılır. Osmanlı klasik dönemde bilim, dini yönden algılanmış ve bu açıdan tanımlanmıştır. Bilimler bu bakımdan NAKLİ ve AKLİ diye iki kısımda düşünülürmüş.Nakli bilimlere, İSLAMİ İLİMLER de denir. Dolayısıyla İslam dini ile ilgili bütün çalışmalar bu kategoriye yerleştirilmiştir. Akli bilimler ise, insanın aklıyla, araştırarak, deneyerek, gözleyerek ulaşılan bilgilerdir.
Her iki dalda da sistematik ve yoğun öğretim medreselerde yapılmıştır.
Osmanlı Devleti’nde bilim alanındaki çalışmaları İznik medresesinin
açılmasıyla başladı . Bu medrese , Selçuklu medreselerinin devamı niteliğindeydi.İlk müderrisi, Kayserili Davut idi. Onun esas uzmanlık alanı
tasavvuf ve kelamdır. Tabiatta var olan her şeyin esasını ve bütün tabiat
olaylarını, enerji ve enerji değişimiyle açıklayan bir fizik ve felsefe görüşüne sahiptir.
Osmanlılar, kuruluş ve yükseliş devirlerinde, bilim ve düşünceye oldukça yoğun bir ilgi göstermişlerdir. Özellikle Fatih devrinde bilimsel çalışmalar desteklenmiştir; çeşitli dillerden bilimsel eserlerin Türkçe’ye çevirisi sağlanmıştır. Ancak Kanuniden sonra bilim ve felsefe gerekli ilgi gösterilmemiştir.
Eğitim sisteminde çeşitli aksaklıklar baş göstermiştir.Bu yüzden de Osmanlılar XVI.yüzyıldan itibaren, bilim ve buna bağlı olarak da siyasette gerilemişlerdir. Lale ve Tanzimat devirlerinde, bilimi canlandırmak için bazı atılımlar olduysa da, çok ciddi yenilikler yapılamamıştır.
XVI. yüzyılın sonlarında medreselerde başlayan bozulma, bilim ve teknoloji sahasını da etkilemiştir. Koçi Bey ve Katip Çelebi’nin eserlerinde anlattıkları gibi, XVII. yüzyıl da gerek dini, gerekse fen ilimleri dalında orijinal eserler yerine, tercüme ve şerhler ağırlık kazanmıştır.
XVII. yüzyıl da orijinal sayılabilecek eserler, genellikle matematik, astronomi ve özellikle tıp dalında verilmiştir.
Tercüme edilen bu eserler, daha çok matematik ve harp metotları ile ilgili eserlerdir.

XIV.XV.ve XVI. Yüzyıllarda Bilim

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda, Fatih devrine kadar, çeşitli fen ilimlerdeki gelişmeler, Fatih devrindekilere göre oldukça azdır.Fatih devri öncesinde matematik ve astronomide Kadızade-i Rumi ve tıpta Hacı Paşa anılmaya değer eserler bırakmışlardır. Fatih Sultan Mehmet ise, ilme ve ilim adamlarına büyük değer vermiş ve devrinde İstanbul’u bir ilim merkezi haline getirmeyi çalışmıştır. Yunanca ve Latince’den birçok eserleri tercüme ettirerek bizzat incelemişti. Bunların arasında en önemlilerinden biri Batlamyus’un coğrafyaya dair eseridir. Ayrıca Fatih’in kütüphanesinde, Arapça ve Farsça olan eserler ile çeşitli Batı dillerinde yazılmış birçok eserler bululmaktaydı.

* Matematik ve astronomi alanında Fatih’in Türkistan’dan getirttiği Ali Kuşçu , devrin en büyük bilgini idi. Uluğ Bey ’ den ve Kadızade’den matematik ve astronomi öğrenmişti. Bu devrin diğer bir matematikçisi ise Sinan Paşa’dır.
XV. ve XVI. yüzyılların diğer ünlü matematik ve astronomi bilginleri
şunlardır: Mirim Çelebi,Muhyiddin Mehmet,Molla Lütfi, Şirazi, Muslihiddin bin Sinan, Seydi Veli’dir.XVI. yüzyılın astronomi ilminde dikkat çeken bilgini Takiyüddin Mehmet’ tir. Takiyüddin ( ölm 1585 ) Uluğ Bey zic’lerine açıklamalar getirmiş, Tophane’de yeni bir rasathane kurulmasını sağlamış ve astronomi aletlerinin kullanılmasını anlatan ”Alat-ı Rasadiye” adlı bir eser yazmıştı. Ne yazık ki, Osmanlı Devleti’nde bu yüzyıl sonunda görülmeye başlayan, duraklama devrinin bir belirtisi olarak zamanın şeyhülislamı Kadızade Ahmet Efendi’ in bu rasathaneye karşı çıkması sonucu rasathane yıkılmıştır.

* Tıp ilminde , Sultan II. Murat devrinde yetişip , “zahire-i Muradiye “ ve “Miftah-ün Nur” adlı adlı iki eser yazmış olan Mukbilzade Mümin devrin ilk tıp bilginlerindendir. Bu eserlerinde özellikle göz hastalıkları ve ameliyatları hakkında bilgi vermektedir. Devrin ilk tıp eserlerinden biri de Ahmedi’ nin “Tervih-ül ervah” ıdır. Bu eser Türkçe’nin bu tür ilimlerde başarı ile kullanılabileceğini göstermesi bakımından önemlidir.
Sabuncuoğlu Şerafeddin , xv. yüzyılın en büyük tıp bilginidir. Amasya Hastanesi başhekimi olan Şerafeddin , kendi deneylerine dayanarak yazdığı “Cerahname-i İlhan (ölm 1465)” devrinin en özgün tıp eseridir. Yüzyılın sonlarına doğru ölen Altuncuzade de cerrahinin gelişmesinde büyük rol oynamış ve bevliye (idrar yolu hastalıkları) sahasında başarılı çalışmalar yapmıştır. Bu devirin diğer meşhur tıp bilginlerinden bazıları da padişah hekimliği de yapmış olan Yakup Paşa ve Lari Çelebi’dir. Fatih devri bilginlerinden Akşemseddin’ in de tıp ilmi ile ilgili bir eseri vardır.
Ahi Ahmet Çelebi, hastaneleri tıp okulları olarak kullanmış ve yetiş-tirdiği hekimleri ülkenin her tarafına göndermiştir. Musa İsraili adında Yahudi bir hekimin ilaçlar üzerine yaptığı çalışmaları desteklemiş ve bu konuda önemli bir eser ortaya çıkarmıştır.
Hekimlik yapabilmek için ,” Hekimbaşı “tarafından yapılan sınavı geçmek şarttı. Bu sınavı kazanan Müslüman ,Hıristiyan ve Yahudiler hekimlik yapabilirlerdi.
* Osmanlı tarihçiliği , Sultan II. Murat ve özellikle Fatih devrinde önemli bir gelişme göstermiştir. Şair Ahmedi’ nin “Destan-ı tevarih-i Müluk-i Ali Osman”adlı eseri en eski Osmanlı tarihidir. Aşık Paşazade ‘nin “Tevarih-i Ali Osman”ı ise Osmanlı devletinin kuruluş günlerini anlatan en önemli eser-leridir. Fatih devrinde yazılan Kaşifi’nin “Gazaname-i Rum”adlı eseri Osmanlıların Rumeli’ye geçişleri hakkında bilgi verir. Yine II. Murat devrinde yazılan Abdurrahman Bistami ’ nin eseri Ankara savaşını konu edinmiştir.
Sultan II. Bayezit devrinde yazılan “Cihannüma” adlı tarih Neşri Mehmet Efendi’ nindir. Devrin diğer bir eseri ise İdris-i Bitlisi’ nin Farsça olarak yazdığı “Heşt Behişt” adlı tarihidir. Şeyhülislamlıkta yapmış olan Kemalpaşazade “Tarih-i Al-i Osman”ı devrinin en önemli kaynağıdır. XVI. yüzyılın diğer önemli tarih yazarlarından Lütfi Paşa ve Behişti de sayılır.

XVII. Yüzyılda Bilim

XVII. yüzyılın en önemli bilgini Katip Çelebi’dir. Medreseden yetişmediği için “Katip” diye adlandırılan Hacı Halife Abdurrahmanoğlu Mustafa (1609 – 1675)’nin başlıca eserleri şunlardır.
* Keşf-üz Zünun :15 bin ilmi eserin yazarı ve konusu hakkında yazıl-mış bir bibliyografya eseridir.
* Cihannüma : Coğrafyaya dair olan bu eser, 1727 ‘de kurulan ilk Türk matbaasında basılmıştır.
* Fezleke : Tarih kitabıdır.
* Tuhfetül Kibar fi Esfar’ül Bihar : Osmanlı devletinin deniz savaşlarını anlatan bir eserdir.
Bu devrin diğer önemli siması da “seyyah-ı alem” Evliya Çelebi’dir. (1611-1682). Evliya Çelebi’nin çok hacimli olan ‘seyahatnamesi’ dünya tarihinin en büyük seyahat kitaplarındandır. Bu kitapta özellikle Evliya Çelebi’nin çok güzel bir Türkçe kullandığı görülmektedir.
XVII. yüzyılda bunlardan başka Sarı Abdullah Efendi , Hibrhi Ali Efendi , Hazerfen Hüseyin Efendi , Müneccim başı Ahmet Dede gibi önemli bilginler yetişti. Dini , tarihi , ahlaki eserler yazdılar.

XVIII. Yüzyılda Bilim

Tıp alanında Süleymaniye tıp medresesi (Üniversitesi) müderrisi Ayaşlı Şifai , doğum ve çocuk sağlığı hakkında “Tedbir-ül Mevlüd” adlı bir eser yaz-mıştır. Ömer Şifai adlı (ölm. 1742) bir başka hekim ise tıp ve kimyaya dair iki eser yazmıştır. Ömer Şifai, tıpta madeni maddelerinde ilaç olarak kullanılabi-leceğini savunmuştur. Bu yüzyılda, doğunun bitkilerinden yapılan ilaçlara karşılık batıdakilerin kimyevi ilaçları kullanmaları Türk hekimlerini rahatsız etmiş ve Osmanlı devletindeki tüm hekimler sınavdan geçirilmiştir.

KURUMLAR VE BİLİMSEL ÇALIŞMALARA ETKİSİ

a)Medreseler

Osmanlılar,bilim ve kültüre hizmet etmek amacı ile o zamanlar birer yüksek öğrenim kurumu durumunda olan medreselere çok önem vermişlerdir.
Osmanlıların medrese geleneği, daha önceki Büyük Selçuklular ve Anadolu ( Türkiye ) Selçukluları’ndaki medreselere dayanır.
Osmanlıların Anadolu’da açtıkları ilk medrese, İznik Medresesi’dir.
Bu medrese, Osmanlıların ikinci Sultanı Orhan Gazi tarafından 1336 yılında yaptırılmıştır.Burada dini ve akli ( felsefe, mantık, astronomi, matematik ) beraberce okutulmaktaydı.İlk idarecisi ve dekanı, meşhur Kayserili Davut ( 1261-1350 )’dur.
Orhan Gazi, daha sonra ayrıca Bursa’da da bir medrese açmıştır. Daha sonraki yüzyıllarda, Osmanlı medreselerinin sayısı çok çeşitli kentlerde açılan yeni medreselerle çoğalmıştır. II. Murat, Edirne’yi ele geçirince, burayı başkent yapmak istemişti. İlk iş olarak buraya bir medrese ve ona bağlı olarak bir hastane yaptırmıştır.
Fatih, İstanbul’u alınca, önce bazı kilise ve manastırları, medreseye çevirip, hemen eğitimi başlatmıştır. Diğer taraftan, devrinin ünlü mimarı Sinanüddin Yusuf’a kendi adını taşıyan bir külliye, Fatih Külliyesi’ni yaptırmıştır.

b) Gözlemevleri

Osmanlıların, XVI. yüzyıldan önce gözlem evi kurup kurmadıkları henüz pek belli değildi. Fakat, Osmanlılar’ dan önce Anadolu Selçuklukları devrinde Anadolu’ da kurulmuş gözlem evleri vardı. Osmanlılar devrinde kurulan gözlem evi, XVI. yüzyılda ünlü bilgin Takiyüddin tarafından İstanbul’ da kurulmuştur. Osmanlı astronomi tarihinde bu gözlem evinin önemli bir yeri vardır.
c) Hastaneler
Osmanlı döneminde, bir çok hastaneler de açılmıştır.Bu hastaneler ya bir medreseye bağlı olarak ya da ayrı olarak açılıyordu.
Böylece, bir taraftan sağlık hizmetleri verilirken, diğer taraftan tıp ve eczanecilik konularında araştırmaları da yürütülüyordu. II. Murat’ın Edirne’de kurduğu hastane ve Fatih’in İstanbul’da kurduğu hastane medreseye bağlı olarak açılan hastanelere birer örnektir.Yıldırım Beyazıt’ın Edirne’de açtırdığı hastane, bağımsız bir hastaneydi, hastanede
tıp ile ilgili araştırmalar da yürütülüyordu.Bu hastanelerin diğer bir önemli özelliği, akıl hastaları için ayrı bir bölümün oluşu ve onların musiki ile tedavi edilmesidir.Musiki ile tedavi daha önce Anadolu (Türkiye)Selçukluları devrinde kurulan Amasya hastanesinde de vardı.
Musiki ile akıl hastalarının tedavisi, Türklerin tıp tarihine önemli bir
katkısı olarak değerlendirilmelidir.

d) Kütüphaneler

Osmanlılar genel olarak diğer İslam uluslarında olduğu gibi, kütüphaneye çok önem veriyorlardı. Gerek müstakil olarak gerekse medreselere bağlı olarak, birçok kütüphane açmışlardır. Külliyelerde merkezi kütüphaneler vardı. Osmanlı kütüphaneleri, zenginlikleriyle bu gün de Dünya’ nın hayranlıklarını çelmektedir. Bulundurdukları zengin kitaplar ve koleksiyonlar ile geçmişte olduğu gibi bu gün de bilimsel araştırmalara, önemli katkılar sağlamaktaydı.

Osmanlılarda Bilim Alanında çalışmalar
ve Bilim adamları

a)Astronomi

Osmanlılar, kuruluş devrinde astronomiye ve matematiğe yoğun ilgi göstermişlerdir. Özellikle Fatih , yerli ve yabancı bilim adamlarını İstanbul’ a davet ederek bilim hayatına büyük bir canlılık kazandırmıştır. Bu dönemin en dikkate değer matematikçileri ve astronomistleri arasında Ali Kuşçu , Mirim Çelebi , Matrakçı Nasüh gibi ünlüler vardır.

Ali Kuşçu

Ali kuşçu, Türk dünyasının XV. yüzyılda yetiştirdiği, önemli matematikçilerden birisidir. Timur’ un torunlarından olan babası Muhammed , büyük bilgin ve devlet adamı Uluğ Bey’in doğancıbaşısıydı.
Bu yüzden kendisine, Kuşçu lakabı verildi.
Ali Kuşçu , İstanbul’un enlem ve boylamını ölçmüştür. Çeşitli Güneş
saatleri yapmıştır. Ondalık kesir sayılar , “Türk Sayısı” adıyla Ali Kuşçu vasıtasıyla Batı’ ya geçmiştir. Uluğ Bey’ in meşhur Zic’ inin hazırlamasında
büyük katkısı olmuştur.

Takiyüddin

Osmanlı döneminin XVI. yüzyılda yetişen en değerli bilginlerinden birisi de , Takiyüddin’ dir.İstanbul’da 1585 yılında çok sayıda bilimsel eser
bırakarak ölmüştür.
Takiyüddin, çok değerli bir matematikçi, astronomi bilgini ve mühendistir. III. Murat’ın emriyle, 1575 yılında Tophanede bir gözlem evi kurar.Takiyüddin ilk defa saati bir gözlem aracı olarak kullanan kişidir. Takiyüddin yaptığı bu saat, saniyeyi de gösteriyordu.Takiyüddin’ in yapmış olduğu bu İstanbul gözlem evi, pek uzun ömürlü olmadı. Çünkü aradan 5 yıl geçtikten sonra gözlem evini 1580 yılında III. Murat’ın emriyle Kaptan-ı Derya Kılıç Ali Paşa tarafından yıktırıldı. Bunun nedeni ise şuydu ;Gözlem yapmakla Allah’ın işine karıştığına inandıkları için Allah’ın onlara salgın hastalık (veba) yolladığını düşünmeleriydi.
Takiyüddin’ in trigonometri alanındaki çalışmaları da , oldukça önemlidir. Henüz Kopernik , sinüs, kosinüs, tanjant, kotanjanttan bile söz etmeden , Takiyüddin bunların tanımlarını bile vermiş ve cetvellerini de çıkarmıştır. Trigonometrik hesaplamalarda , o devirde henüz logaritma tabloları veya hesap makineleri olmadığı için , Takiyüddin basit bir alet kullanmıştır. Bu alete, “Trigonometrik Çeyreklik” de denir.
Cep , duvar ve masa saatleri ile astronomik saatlerin yapısını konu alan “Mekanik Saat Yapımı” adlı eseri , çok meşhurdur.

b) Tıp

Osmanlılar’daki tıp çalışmaları,İslam dünyasındaki tıp çalışmalarının bir devamıdır. Hippokrat , Calinus ( Galen ) , Razi , İbn Sina ve İbn Baytar, tıpta otorite kabul edilmiştir.

Akşemseddin

Akşemseddin (1390-1459) ünlü bir tıp bilgini ve din adamıdır. Fatih ile birlikte İstanbul’ un fethinde bulunur. Tıp konusundaki ünlü eseri “Maidetü’l-Hayat” tır.
Bu eserinde Akşemseddin , ilk defa bazı hastalıkların tohum adını verdiği mikroplardan meydana geldiğini söylemiştir . Ayrıca akşemseddin aynı eserinde , pasteur’den çok önce bazı hastalıkların kalıtım yoluyla geçtiğini belirtmiştir.

Sabuncuoğlu Şerafettin

Fatih devrinin ünlü tıp bilginlerinden biriside Şerafettin Sabuncu_
oğlu ( 1386-1470 )’dur. Amasyalıdır.
“Cerrahi” adlı eseri, Osmanlılar devrinde yazılan tek resimli cerrahi, yani ameliyat kitabıdır.Cerrahi ve eczacılık konularında da eserleri vardır.
Mesane taşları ve fıtık ameliyatı için önerdiği yöntemler ve kullandığı aletler, kendisine aittir.

c) Coğrafya

Osmanlıların üç kıtaya yayılması, onlarda coğrafya bilimine verilen önemi artırmış ve bu bilimin gelişmesine katkıda bulunmuştur.
Kara ve deniz coğrafyası büyük gelişmelere sahne oldu. Ayrıca haritacılık alanında da yeni gelişmeler oldu . Eskiden yapılan haritalar, ihtiyaca cevap vermediğinden, bu günkü kabartma haritalara benzer haritalar çizildi. Bunların en önemli örneklerini, kara coğrafyasında Matrakçı Nasüh, deniz coğrafyasında ise Piri Reis’ dir.

Piri Reis

Piri reis, iki Dünya haritası ve “Denizcilik” adlı bir kitabıyla ünlüdür.Dünya haritası II. Piri reis, yaklaşık 15 sene sonra, yani 1528 yılında yeni bir dünya haritası çizmiştir. Bu gün elde bulunan parçası, Grönland , Kuzey ve Orta Amerika sahillerini gösteren kısmıdır.
Bu haritanın belki de en önemli yanı, ilk kez Aristo zamanında görüldüğü sanılan, o zamandan bu güne dek buzullarla ve sularla kaplı görülmeyen Antartika kıtasının doğru bir biçimde çizmiş olması

 Osmanlı’da Bilim

Osmanlıda Bilimin Kökleri

“Osmanlı topraklarında biliminin oluşumunu ve gelişmesini, Osmanlı öncesi Selçuklu döneminde Anadolu şehirlerinde eski ilim kurumlarının yerleşmiş gelenekleri ile dönemin en önemli kültür merkezleri sayılan Mısır, Suriye, İran, Endülüs ve Türkistan’dan gelen bilim adamları gerçekleştirmiştir. İslam dünyasında 12. yy’da sönmeye başlayan düşünsel ve bilimsel etkinliği Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 400 yıl sürebilmiştir. Osmanlılar İslam dünyasının kültürel ve ilmi hayatına yeni bir dinamizm ve zenginlik katmışlardır. Böylece İslam bilim geleneği, 16. yy’da zirveye ulaşmıştır. İslam uygarlığının eski merkezlerinin yanında Bursa, Edirne, İstanbul, Üsküp, Saraybosna gibi yeni kültür ve bilim merkezleri oluşmuştur.”

Osmanlıda Bilim,Arap ve Fars Dillerindeki ilmin eksik ve bazen de yanlış birdevamı mıdır?

Ekmeleddin İhsanoğlu, bu konuları çok iyi araşatırıp bilgimize sundu.”Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğu’na” adlı eserinde. Bu konudaki röportajında Şahin Alpay soruyor: “Vurgulamak istediğiniz esas noktalar neler?”

E. İhsanoğlu yanıt veriyor:

“Birincisi, klasik Osmanlı döneminde bilimin, Adnan Adıvar’ın dediği gibi “Arap ve Fars dillerindeki ilmin eksik ve bazen de yanlış bir devamından ibaret ” olmadığına; astronomide, matematikte,vs. özgün katkılar olduğuna dikkat çekiyorum.

Ayrıca Osmanlılar, Türkçe’yi bilim dili haline getirdiler. Önceki Türk devletleri bunu yapamadılar. Osmanlıca, devrinin bir bilim dili olarak Arapça ve Farsça’nın önüne geçti. Osmanlılar, batı bilimini İslam dünyasına aktarmaya girişitiklerinde, bunu Türkçe yaptılar. Araplar ve Farslar bilim dili olarak önce Türkçe’yi gördüler.

İkinci nokta, Adıvar’ın ileri sürdüğünün aksine Osmanlılarla Batı bilimi arasında bir duvar bulunmadığı. Osmanlılar bilime set çekmediler. Batı bilimi ile 16. yy’dan itibaren ilişki kurdular;selektif bir transfer yaptılar. Çünkü kendilerine yeterli bir gelenekleri,literatürleri vardı. Kendilerinde olmayanı aldılar. Coğrafyada Piri Reis, hem İslam kaynaklarından, hem kendi gözlemlerinden hem de Batı kaynaklarından yararlanıyordu. Osmanlı ihtiyaç duyduğunu,işine yarayanı alıyordu.”

Medreseler ve Enderun

Osmanlı devletinin iki eğitim kurumu vardı: medreseler ve enderun.

Medreseler, bir bakıma ortaçağın üniversiteleriydi. İlk medrese, Büyük Selçuklu Hükümdarı Alpaslan’ın isteği üzerine Nişabur’da kurulmuştu. Bunu, başka kentlerdeki medreseler izledi.(BilimTarihi, Doruk Ya s: 118)

Medrese, “ders okunan yer” anlamına geliyor. Şerafettin Turan hocamız, A. Sayılı hocamıza atfen ” İlk medreseler, Türklerin yoğun olduğu Horasan ve Maveraünnehir yörelerinde kurulmuş ve Selçuklular döneminde resmi kurum niteliğine kavuşmuştur. Bu nedenle medrese sisteminin Türklerin eseri olduğu kabul edilmektedir.” demektedir.(Ş. Turan,Türk Kültür Tarihi, s: 166) Abbasiler zamanında,9. yy’da Bilgelik Evi, daha önce kurulan Cundişapur Tıp okulu, Harran Medresesi bulunduğuna göre bu görüş doğru değildir.

İznik Medresesi

Osmanlıda ilk bilim yuvası nerede kurduldu denirse, bunun Orhan Bey zamanında 1330’da İznik’te kurulan İznik Medresesi olduğunu söyleyebiliriz. Medreseler, Selçuklulardan devralınan kurumlardı. İznik Medresesi, her yönüyle Selçuklu Medreselerinin bir devamı niteliğindeydi. Öt yandanİznik , Bizans devrinden beri önemli bir dinsel ve bilimsel merkezdi. Sufi ulemadan Antakya’lı Abdurrahman el-Bistamî (öl: 1454) İznik için “ulemalar yuvası” demişti. Palamas da oradayken Taceddin Kürdi de bu medresede ders veriyordu. Bu ilk medresenin ilk baş müderrisi de Davud b. Mahmud el-Rumi el-Kayseri (öl: 1350) dir. Bu adam, Mısır’da okudu, akli ve nakli bilimlerde uzmandı. Muhyiddin ibnu’l-Arabi’nin Fususu’l-Hikem adlı eserine yazdığı bir açıklamada(şerhte) tasavvufu savundu; bu açıklama, tasavvufun Osmanlı topraklarında tanınmasını sağladı. Diğer önemli bir nokta, İznik medresesinde pratik bir amaç için bilim tahsil edilmediği, belki bilimi bilim için tahsil etmek istediklerini gösteren bir tutumun görülmesidir. Gerçekten Taceddin-i Kürdi’nin yerine geçen Kara Alaaddin (öl: 1393?) zamanında Orhan Bey, medreseye başvurdu ve büyüyen ordusu biçin bir kadı atanmasını istedi. Ancak müderris ve mezunlardan hiçkimse, bu işi kabul etmedi. Bu isteksizlikte kadılığın dünya ve ahirette sorumluluğa sebep olacağı kaygısı da rol oynamış olabilir.

Bursa Medresesi

Osmanlılarda İznik Medresesi’nden sonra açılan ikinci medrese, Bursa Medresesi’dir. Bursa, Osmanlıların ilk başkentiydi. Bursa’da,1. Murat döreminde Manastır Medresesi’nde Molla Fenari ders vermiştir.

. Orhan Bey, komutanlarından Lala Şahin Paşa’ya İznik’in fethinde gösterdiği yararlılıktan dolayı kendine ganimet malı bağışlamıştı. Lala Şahin Paşa da bu ganimet malıyla bir medrese kurulmasını istemişti. Burada okutulan dersler hakında bilgimiz yoktur. Ancak hemen bütün bilim kitapları Arapça yazıldığından Arapça’nın programlarda önemli bir yer tuttuğu söylenebilir. Fıkıh ve Kelam yanında akli bilimlerden mantık ve matematiğin de tümüyle önemsenmediği kestirilebilir. Bu bilimlere ilişkin bir esere rastlanmamaktadır(Türkiye Tarihi 2, s:237).

Davud-ı Kayseri, Orhan Gazi’nin yaptırdığı İznik medresesinin ilk müderrisidir. Babasının adı Mahmut’tur. Hem medrese, hem de tasavvuf ilimlerinde kendini göstermiş değerli bir adamdı. İlk öğrenimini memleketinde yaptı; sonra o tarihlerde yani 14. yy’ın ilk yarısında şer’i ilimlerin ve Arap edebiyatının uzmanlık bölgesi olan Kahire’ye gitti. Sonra memlekete döndü. Muhyiddin Arabi ’nin üvey oğlu Şeyh Sadreddin Konevi’nin ardıllarından Kemaleddin Kaşani’ye intisa irfanen de yetişti. Birçok öğrenci yetiştirdi. Ününü duyan Orhan Gazi kendisini çağırdı ve İznik medresesine müderris olarak atadı. 1350 yılında öldü ve o tarihe kadar burada müderrislik yaptı. Mezarı, İznik-Çınardibi’ ndedir.

Davud-i Kayseri, Muhyiddin Arabi’nin Fususü’l-hikem adlı büyük eserine mükemmel bir açıklama yazarak zeka ve gelişmişliğini gösterdi. Bu eser, Hindistan’da da basılmıştır. Bu adamın on üç eseri daha vardır ve hemen hepsi de felsefidir. Bunlar arasında büyük arif İbn-i Farız’ın Kaside-i Tâiye şerhi (Dip not: Bu kasideler büyük ve küçük olarak iki tanedir. Davud Kayseri’nin şerh ettiği 750 beyitli büyük kasidesidir. Bu kasideye Molla Cami ile Fergani de şerh yazmıştır) Aruz-i Endülüsi şerhi, kaside-i hamriyye şerhi, meratib-i Tevhid ve Nihayetü’l-beyan vardır. Osmanlı memleketlerinde ilk kez Muhyiddin Arabi felsefesini (Vahdet-i vücutçuluğu) yayan Davud-i Kayseri’dir.

İznik Medresesi’nin ilk baş müderrisi, Davud-ı Kayseri ‘dir. O dönemin önemli kentlerinden Kahire’de(Mısır) eğitim gördü. Şöhretini duyan Orhan Gazi kendisini davet etti, 1350 yılında ölene dek İznik Medresesi’nde müderrislik yaptı. Osmanlı memleketlerinde tasavvufun, yani Muhyiddin Arabi felsefesini (vahdet-i vücutçuluğu) yayınlayan ilk insan Davud-i Kayseri’dir. Muhyiddin Arabi’nin Fusüsü’l-hikem isimli büyük eserine mükemmel bir şerh (açıklama) yazarak zeka ve dikkatini göstermiştir; Davud-i Kayseri’nin bu eseri Hindistan’da bile basılmıştır.(Uzunçarşılı, s: 647-48)

Daha sonra Bursa ve Edirne’ de medreseler açıldı. Medreselerin yüksek bölümü ücretsiz ve yatılıydı. Yüksek bölümden mezun olanlar, medrese hocası (müderris), kadı ya da yönetici oluyordu. Medereselerde din ve ahlak bilgileri öğretiliyordu. Bugün de ortaöğretimimiz öyle değil mi? 15. ve 16. yüzyıllarda doğa bilimleri, tıp ve matematik eğitimine de raslanıyordu. Bunlar, İbni Sina, Biruni, Farabi gibi Ortaçağ İslam düşünürlerinin yapıtlarına dayanıyordu . Fakat 16. yüzyıldan sonra bunlar da okutulmaz oldu.

Enderun

Enderun’ a devşirme çocuklar alınırdı. Türk asıllı olmayan bu çocuklara, Türkçe ve İslam dini öğretilirdi. Enderun Mektebi, 1. Murat zamanında kuruldu. Buradan devlet için yönetici ve teknik kadro yetişiyordu. Enderun Okulu, Arap-İslam kültürünün egemenliğine karşı başarılı, Batı düzeyinde bir eğitim kurumuydu. Birkaç kere açıp kapattılar. Galatasaray Enderunu, devletin en başta gelen eğitim ocağı sayılırdı. İslami bilgilerin Medresedeki egemenliğine karşı; Endrun’da, Türkçe, fen, sanat, yönetim gibi laik bilimler okutulurdu.

(O. Bilim s:15-16 ve B.Güvenç Türk Kimliği, s: 198)

Enderun ve İç Oğlanları

Sarayın Enderun yani içeri (Harem-i hümayun) halkı, devşirme denilen Hıristiyan tebaadan veya savaşlarda esir alınıp yetiştirilen gençlerden oluşuyordu. Bu çocuklar, devşirme yasasası gereğince 8-18 yaşları arasında toplanarak önce Enderun dışındaki Galata Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı ve bir ara İskender Çelebi Sarayı(Dip not: eski adı Makrihore veya Makrıköy olan şimdiki Bakırköy 1697 yılında bu sarayın yerine baruthane yaptırılmıştır) denilen saraylarla Edirne Sarayında tahsil ve terbiye görüp İslam ve Türk adet ve geleneklerini öğrendikten sonra Enderundaki gereksinime ve kıdemlerine göre Yeni Saraydaki büyük ve küçük odalara verilir ve bu odalarda da tahsil görüp saray adap ve erkanını öğrendikten sonra yeteneklerine ve uygunluklarına göre Seferli, Kiler ve Hazine odalarından birine çıkarılırlar ve buraya ait hizmet ve görevleri görürlerdi.Gerek saraydaki gerekse saray dışındaki saraylarda (Edirne, Galata, İbrahim Paşa, İskender çelebi sarayları gibi) ve gerek Enderundaki küçük, büyük odalarla kiler ve hazine odalarından yaşları gelenler hemen Kapıkulu süvarisi olmak üzere-oda dereceliren göre çıkarılır ve farklı ödenekler verilirdi. Enderundaki gençlere Kuran ile birlikte Türkçe, Arapça ve Farsça öğretilir ve bunun yanısıra spor hareketleri (güreş, atlama, koşu, meç, ok atma, tomak gibi) yaptırılırdı.Küçük ve büyük oda oğlanları dolama denen üst elbisesi giydikleri için Dolamalı adı da verilirdi. 1635’te Sultan 4. Murat zamanında oluşturulan Seferli Koğuşu Oğlanları önce padişahın ve Enderun mensuplarının çamaşırlarını yıkarlanrken sonraları örgütü genişletilerek sarayın hanende, sazende, kemankeş pehlivan, berber, hamamcı ve tellaklarını yetiştirmiştir. Bu odanın büyük yetkilisi saray kethüdasıydı; her sınıfın çamaşırcıbaşı, sazendebaşı gibi yetkilileri vardı.

Kiler koğuşu derece bakımından Seferliden yüksekti; başları olan kilercibaşı, sultanın yemeğini bizzat önüne koyardı; kiler iç oğlarnları sultanın ve ve sarayın ekmek, et, yemiş, tatlı şerbet vb gibi yiyecek içeçek şeylerini hazırlar, saray odalarıyla saray camisine ait mumları bulur ve depolardı. Bu odanın kilercibaşıdan başka kiler kethüdası, peşkirci başı, mumbaşı gibi isimlerde oda zabitleri vardı.Derecesi kiler koğuşundan daha yüksek olan hazirne koğuşu amirine Enderun baş hazinedarı delirdi;bu oda oğlanları Enderun hazinebsini korurlardı;Enderun hazinesihnde altın, gümüş paradan başka mücevherler,elmaslar,kürkler, şallar, elbiselik kıymetli kumaşlar,altın, gümüş ve mücevherli vesair kıymetli eşya bulunurdu.

Hasoda, hazine koğşunun üstünde olup padişaha en yakın olanlar burada bulup hizmet ederlerdi;asıl Enderun ağaları denilen sınıf bu hasodalılardı;bu odanın en büyük zabiti Hasoda başı ile silahdar, çuhadar, rikabdar’dı;hasoda efradı kırk kişiden oluşurdu ve burada münhal oldukça hazire oasının en kıdemlisi buraya alınırdı; eğer gereksinim iki olursa bu ikinci açık yere deKiler odasının sıra bekleyen en eskisi ve açık üç ise seferli koğşuşunun kıdemlisi nakledilirdi.

Hasodalıların asıl görevi Hırka-i Şerif dairesinin temizlenip süpürülmesi ile geceleri ödağacı yakmak,gül suyu serpmek,şamdah,parmaklık ve diğer metale(madeni) eşyayı parlatmak ve temizlemek gibi hizmetlerdi ve bunlar nöbetle yapılırdı.

Oda zabitlerinden Hasodabaşı, törende padişahın elbisesini giydirir ve çıkarırdı; silahdar, törende (merasimde) at üzerinde sağ omzundu padişahın kılıcını taşır; çuhadar yine törende padişahın kaputunu götürüp halka çil para serper ; rikabdar ise padişahın çizmelerine bakıp ayağını giydirirdi. sonradah bu çizme giydirme işi başkasın verildi; rikabdar padişah ata binerken atın özengisini tutardı.

Tıp

1.Murat ve Yıldırım Bayazid devirleri (1359-1402)’nde tıp konusuna gelince: Anadolu’da Türkçe ilk tıp kitabı Hekim Bereket’in Lübabu’n-Nuhab adlı Arapça eserden yaptığı çeviridir. Bu çeviri, 1312-1319 yılları arasında hükümdarlık yapmış olan Aydınoğlu Mehmet Bey adına yapılmıştır. Bundan sonra Murat b. İshak ’ın 1387 yılında yazdığı Havassu’l -Edviye adlı eseri dikkati çekmektedir. Birtakım ilaçların etkileri üzerinde kısaca durulan bu eserin hazırlanmasında, Zeyneddin b. İsmail Cürcani ’nin Zahire-i Harezşahi ve İbn Sina’nın ünlü El-Kanun fi’t-Tıb adlı eserlerinden yararlanılmıştır. Eserde bazı hastalıkların tedavisinden de kısaca bahsedilmektedir. Bu yüzyılda çevirildiği sanılan bir eser de Büveyhi Hükümdarı Alauddevle’ye sunulan, onun özel hekimi Ali b. Abbas b. El-Mecusi(öl: 994) ‘nin Kamilu’s-Sınaati’t-Tıbbıye adlı eserinin sağlık bilgisi ve hastalıkların tedavisi üzerinde duran bölümü ile ülserler, çiçek ve kızamığa dair bölümünün bir çevirisidir. Bu çevirinin 14. yy’da yapıldığı anlaşılmaktadır.

Eserini Türkçe Yazdığı İçin Okurundan Özür Dileyen Tıp Adamı

Bu dönemin en tanınmış hekim yazarı ise Hacı Paşa adı ile ünlü Celaleddin Hızır (öl:1413 ya da 1417)’dır. Mısır’da okumuştur. Öğrenci arkadaşları arasında şair Ahmedi, Şemseddin Fenari bulunduğu gibi, Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin ile bazı derslere birlikte devam ettiği bilinmektedir. Ancak yakalandığı bir hastalık yüzünden, öğrenimini tıp alanına yönelterek ünlü bir hekim olmuştur. Mısır’da tıp öğrenimini tamamladıktan sonra Kahire’de Mansuriye-Kalavun Hastanesi’ne başhekim atandı. Sonra yurduna dönerek Aydınoğlu İsa b. Mehmet b. Aydın’ın hizmetinde Ayasluğ ve Birgi’de çalıştı.

Tefsir ve tasavvufa dair de eserleri olan Hacı Paşa’nın tıp konusundaki eerlerini başında Aydınoğlu İsa Bey için 1381’de yazdığı Şifa ül-Eskam ve Deva ül-Alam (Hastalıklara Şifa ve Elemlere Çare) adlı Arapça eseri gelir. Eserinde Galenus ve İbn Sina tıbbını temel almakla birlikte, kişisel gözlemlerini de ekler. Anlatımı açık seçiktir. Gereksiz ayrıntılardan kaçınmıştır. Kitap dört “makale”, diğer deyişle dört bölüm halinde hazırlanmıştır… Hacı Paşa’nın bundan başka tıp konusunda iki eseri daha vardır. Bunlardan biri, Kitabu’t-talim (yazılışı 1369), öteki de Kitabu’s-Sa’ade ve’l-İkbal müretteb ala erbaa Akval adını taşımaktadır. Kitabu’t-talim aslında iki kitaba (s: 239) çok benzemektedir. İlk kitabından önemli farkı sonuna eklediği hekimlerin kıyafet ve davranışları ile iligili bahsin, ilk kitabında bulunmamasıdır. Kitabu’s-Saade’nin de, yakından incelenince, Hacı Paşa’nın ilk eseri Şifa’nın yeni bir bileşimi olduğu anlaşılmaktadır. Ancak bu son eser Muntehabu’ş-Şifa (Şifadan Seçmeler) adı ile Türkçe’ye çevrilmiştir. İşin ilginç yanı, Hacı Paşa’nın kendisinin Türkçe olarak yazdığı Teshilu’ş-Şifa ’da verilen bilgiler de aslında kendi Arapça ilk eserinde verilen bilgilerin farklı bir çevirisinden ibaret olmasıdır. Bu eserin önsözünde Hacı Paşa’nın eserini herkesin anlayabilmesi için Türkçe yazdığı için özür dilemesi ise, üzerinde önemle durulması gereken ilginç bir konudur. Onun bu sözleri, bilim dili olarak Arapça dışında başka bir dilin, daha doğru bir deyişle bilginin ana dilinin dahi düşünülmediğini açık bir şekilde göstermektedir.

14. yy’ın, eserleri bugüne kalmış olan diğer bir bilgini ise, Şeyh Cemaleddin Aksarayi (Öl: 1388)’dir. Eseri Hallu’l- Mucez, İbni Sina’nın Kanun adlı ünlü eserinin İbnu’n-Nefis (1210-1288) tarafından Mucezu’l-kanun adı ile yapılmış olan özetinin bir açıklaması niteliğindedir. Bilindiği gibi İbnu’n-Nefis, küçük kan dolaşımını bulan bilgindir. Onun bu dolaşımı, ölüler üzerinde inceleme yapmadığı halde akli bir muhakeme ile keşfetmiş olduğu ileri sürülmüşse de, İbnu’n-Nefis’in bu görüşe mutlaka gözlem yapmış olması gerekir. 16. yy’da Batı’da küçük dolaşımı açıklayan Miguel Serveto da Villanova (1511-1553) ‘nın İbnu’n-Nefis ’ten haberdan olduğu bugün artık anlaşılmış bulunmaktadır.

Bu dönemin tanınmış ozanlarından (şairlerinden) Ahmedî (1334?-1413) ‘nin de Tıbba dair mesnevi şeklinde Tervihi’l-Ervah adlı manzum bir eser yazdığı görülüyor. Bu eserde ilkin Anatomi ile ilgili kısa fakat düzenli bilgi verilir; sonra da hastalıkların tedavilerinden bahsedilir. (15. yy’ın ilk yılında 12 Mayıs 1400’de Bursa’da Yıldırım Bayezıd’ın Daru’t-Tıp adı ile bir hastane açtığını biliyoruz.. Bu hastanede, usta hekimlerin çırak yetiştirmiş ollaları mümkündür.).

Bu devrin sonlarına doğru, yani 2. Murat zamanında yetişmiş ve bize iki eser bırakmış bir hekim yazar da Mukbil-zade Mümin’dir . 1437’de yazılmış olan Zahire-i Muradiye, Arapça ve Farsça kitaplardan Türkçe’ye çevrilmiş bir derlemedir. Özellikle Zeyneddin b. İsmail el-Cürcani (öl: 1135) ‘nin Arapça eseri Zahire-i Harezmşahi’den yararlandığı anlaşılmaktadır. Beş “makale” olarak düzenlenmiş olan bu eserde beyin, baş, göz, kulak, burun, mide ve yemek borusu hastalıkları üzerinde durulmaktadır. Arapça terimler arasında türkçe terimlerin serbestçe kullanılmış olması, eserin tasnif ve tertibi, bu eserin dikkate değer yanını teşkil etmektedir. Eserin en etraflı kısmı göz hastalıklarına aittir ve bu konuyla ve dağlamayla ilgili aletlerin resimleri de vardır. Kaynaklarını açıkça belirtmiş olması da yazarın lehine kaydedilmesi gereken bir husustur. Onun düşünce namusuna sahip bir yazar olduğunu göstermektedir.(s:240) Mukbil-zade’nin ikinci eseri Miftahu’n-Nur ve Hazainu’s-Surur adını taşır. Aynı hükümdara sunulmuştur. Bu eserde kısavca Anatomi (Teşrih) ve sağlık bilgisi verildikten sonra ayırntılı bir şekilde göz hastalıkları hakkında bilgi verilmektedir. Kitabın baş tarafında ayrıca bir hekimin nasıl olması gerektiği hakkında bilgi verilmektedir.

Bu dönemde tıp dışındaki konulara ilişkin eserleri pek göremiyoruz.Yalnızca Ali Hibetullah’ın Hulasatu’l-Minhac fi İlmi’l-Hisab adlı Arapça matematiğe ait bir eserinin bulunduğu biliniyor.

1. Mehmet zamanında ansiklopedik eserlere ilgi gösterilmeye başlandığı anlaşılıyor. Bu sırada Rukneddin Ahmet, Zekeriya el-Kazvini (1203-1283)’nin Acaibu’l-Mahlukat ve Garaibu’l-Mevcudat’ını Türkçe’ye çevirmiş ve 1. Mehmet’e sunmuştur. Bu eser, 1561’de Sururi tarafından da çevrilmiş;ayrıca çok sayıda özeti yapılmıştır.(Yazıcızade Ahmet Bican’ın Acibu’l-Mahlukat’ı da böyle bir özettir). Gözlem ve değerlendirme nitelikleri dolaysıyla “Ortaçağın Herodot’u yahut da Araplar’ın Plinus’u” sayılan Kazvini de Demiri’nin Hayatu’l-Hayvan adlı eserinden pek çok alıntı yapmıştır. Öyle anlaşılmaktadır ki dünyanın yuvarlak olduğu düşüncesi bu çeviri ile Osmanlı-Türk eserlerine geçmiş bulunmaktadır. Daha çok hayvan ve bitkilerden bahseden bu tih ansiklopedik eserlerin daha sonra da Türkçe’ye çevrilmiş bulunmaları,başta hükümdarlar olmak üzere böyle eserlere gösterilen ilginin bir sonucu olsa gerekir.

Bu sıralarda Hüsameddin Tokadi, gökkuşağı üzerine küçük bir kitap yazmış,fakat sonunda biraz bilime değinen bu sözleri için “bütün söylediklerim hep, filozofların öğretilerine göredir (mezheb-i hükeme üzeredir) günahtan sakınanlar ve şeriat yolunda gidenler (in), buna inanmamak gerekir” demeyi de ihmal etmemiştir. Onun bu sözleri, artık iyece belirmeye başlayan acı gerçeği açıkça ortaya koymaktadır.

Osmanlılar, Kelam ve Tasavvuf

İmam Gazali, Osmanlı ulemasının en çok inecelediği ve tanıdığı İslam düşünürlerinden biridir. Gerçekten Gazali’nin tüm eserleri klasik çağda birçok kez kopya edildiği gibi,matbaanın girmesinden sonra da sık sık basılmıştır. Günümüzde Gazali, Türkiye’de büyük İslam düşünürlerinden eserleri en çok yayınlananlar arasındadır.

Hiç kuşkusuz, Gazali Osmanlıları etkileyen tek düşünür değildi. Belki en çok etileyen düşünür de değildi (s:59) Daha önce de belirttiğim gibi,Osmanlı düşüncesinde formel bir plüralizm sayesinde çeşitli İslam alimleri birarada incelenmişlerdir.Fakat Gazali’nin önemi şuradan geliyor: Osmanlı kültür hayatı, Gazali’nin başlattığı Kelam’la Tasavvuf’u uzlaştıran okulun mirasçısı olmuştur. Osmanlılarda sufiliğini meşruluğu, hatta Osmanlı sultanlarının birçoğunun bir tarikat mensubu olmaları bu sayede mümkün olmuştur. Hiç kuşkusuz Osmanlılarda da zaman zaman sünni katılığı savunan ulema ile, sufilerr arasında tartışmalar, kavgalar çıkmıştır. Fakat Osmanlı dünya görüşünde sufilik, hiçbir zaman şiilik, rafizilik, batınılik gibi reddedilen bir doktrin sayılmamıştır.

Kelam-Tasavvuf uzlaşması Osmanlı zihniyetini oluşturmuştur. Osmanlı esprisi eleştirel akla değil, nakilciliğe ve”kalb”e dayanıyordu. Aslında İslamda felsefe geleneği,Gazali’den sonra hemen son bulmamıştır. İbni Rüşd’ün Gazaliye karşı yazdığı reddiye (Tehafü al-Tehafüt ) İslam düşüncesinin klasikleri arasındadır. Fatih Sultan mehmet zamanında bu tartışma yeniden canlanmış ve bizzat sultanın da isteğiyle felsefe yanlıları ile karşıtları fikirlerini tartışşmışlardır.15. yüzyılın en güçlü alimlerinden Hacazade efendi, felsefeye şiddetle karşı çıkmış ve bir “Tehafüt” de(bu kez İbn Rüşd’e karşı) kendisi kaleme almıştır. Bundan sonra Osmanlı düşüncesinde felsefe, ancak Fahreddin Razi ve Nasreddin Tusi gibi düşünürlerin eserlerinde nakledildiği ölçüde yaşamıştır.

Osmanlı esprisinin eleştirel akla fazla yer vermemesi ve sufiliğin kazandığı güç, anlama ve ifade aracı olarak şiirin önemini çok artırmıştır. Gerçekten şiir Osmanlı kültüründe bugün ondan anladığımızdan çok farklı ve geniş bir yer işgal ediyordu. Osmanlı ulemasının ve hatta sultanlarının büyük bir kısmı aynı zamanda şairdirler. Şiirle ve şiirde ifadesini bulan “aşk”la kendilerini tanrıya adıyorlardı.Şiirde tasavvuf egemenliği o kadar mutlaktı ki, aslında tasavvufa içten inanmayan yazar ve şairler bile şiirlerinde sufi aşkı dile getirmişlerdir. Bununla birlikte Osmanlı tasavvufu tanrrıyla insanı vecd içinden birleşmesine ontolojik değer atfeden “Vahdet-ül Vücud” felsefesini ve “Ene’l Hak” doktrinini kesinlikle reddetmiştir.

Tanınmış oryantalist E.J.W.Gibb, bu yüzyılın başında yayınlanan klasik eserinde, sufiliğin Osmanlı edebiyatında nasıl bir dünya görüşü şeklini aldığını somut olarak anlatır. Konunun temsili niteliğini gözönünde bulundurarak, Gibb’in çizdiği tabloyu nakletmenin yararlı olacağını sanıyorum:

Mistik şairlerin ifade ettiklerine göre, Tanrı yaratılış dolaysıyla kendini göstermeye karar verince önce ışığından “Nur-u Muhammed” aydınlanmıştı. Sonra Tanrı, Nur’a bakmış ve içinden cismani dünyaya çıkartmıştı. Daha sonra ilk ruh ve giderek alçalan bir sıralama içinde çeşitli varlıkların ruhları yaratıldı. tanrı nihayet, bir kürsü ve büyük bir kalem yarattı ve “Ey kalem yaz!” dedi. Ve Kuran’ın ilk ilahi şekli yazıldı. Bundan sonra sekiz cennet yaratıldı. tanrı daha sonra kökü “kürsü”nün altında, dalları sekiz cennete uzanan büyük bir tuba ağacı yarattı. Sekiz cennetten sonra altı deniz, bundan sonra da yedi gök yaratıldı.

Gibb, Osmanlılarda yaygın “Yaratılış” kuramının şiirdeki ifadesini eserinde daha ayrıntılı olarak veriyor. Ancak yazarın da belirttiği gibi “yaradılış” kuramının bu şekli daha çok fazla okumamış kimseler, “avam” arasında yaygındı.- Ulema ve mütekallim takımı, özündü pek farklı olmasa da (s: 61) daha nüanslı bir görüş dile getirmişlerdir. Osmanlılarda “Kelam” ve “Tefsir” ilimlerine hasredilen binlerce eserde bu görüşler işlenmiştir.

Taşköprüzade Ahmet Efendi, Mevzuat-ül Ulum ’da(Arapça’dan tercüme ünlü eseri) Kelam ilmini şöyle tanımlıyor: “Bu bir ilimdir ki; anınla iktidar olunur; akaid-i diniye isbatına.. Bunun mevzu Hakk-ı Teali’nin zat ve sıfatıdır” Osmanlı alimi, Kelam’ın şüpheyi ortadan kaldırmak amacına yöneldiğine dikkati çektikten sonra filozoflara çatar ve ancak inançları sağlam ve her türlü şeri ilmi özümlemiş kimselerin “felsefe” ile uğraşabileceklerini ifade eder. Katip Çelebi de eserlerinde Osmanlı tarihinin tanınmış kelamcılarını belirtmiştir. Keşf-ül Fünun’da bunların tam bir listesini, Mizan-al Hak’da da en önemlilerini saymıştır. İlmin her dalına hakim olan bu büyük bilginler listesinde İmam Gazali, Fahreddin Razi, Kadı Baydavi, Adud al- Din İci, Saadettin Taftazani, Seyid ve Şerif Cürcani ve Calleddin Davvani gibi kimselerdir. Bu alimler kronolojik sıra içinde,11. yy’lla 15. yy arasında yaşamışlar ve daha çok birbirlerini tefsir ederek İslam dünya görüşünü akideler halinde özetleyen temel eserler vermişlerdir. 15. yy’dan itibaren bayrağı Osmanlı alimleri almış ve 17. yy’da Katip Çelebi’nin Keşf-ül Fünun ’da ifadesini bulan bir bilgi birikim başlamıştır.

Osmanlı düşüncesinin skolastik niteliğini daha önce degalerca belirttim. Bu yüzden yukarıdaki şahşiyetlerin az çok birbiren benzeyen eserlerini ve bunların tefsirlerini ayrı ayrı ele almkta büyük yarar yoktur. Bu eserler, 17. yy’dan itibaren çağdışı olmaya başlamışlardır. Bununla birlikte Osmanlı düşün hayatında 19. yy sonuna dek bu düşünce tarzı egemen olmuştur.

Fatih ve Bilim

Osmanlı Devleti,Fatih ile birlikte gerçekten büyük bir imparatorluk kimliğine kavuşmuştur.Fatih Sultan Mehmet de bir imparatorluk bilincine ve kültürüne sahip bir padişahtır. “Devletin kuruluşundan Fatih’in tahta çıkışına (1451) kadar geçen 150 yıllık bir dönemde, müsbet bilimlerin Osmanlı Türkleri arasında özel bir yere sahip bulunmadığı, buna karşılık kelam, mantık ve fıkıhın Selçuklu Medreseleri’nde olduğu gibi okutulmaya devam edildiği görülmektedir. Müsbet bilimler alanında matematik ve astronomide Kadızade-i Rumi ile tıpta Hacı Paşa anılmaya değer eserler bırakmışlardır. Fatih ile birlikte müspet bilimlerin değilse bile felsefi ve bilimsel düşünüşün geliştiğine şahit oluyoruz. Çocukluğunda okumak ve yazmaktan pek hoşlanmadığı bilinen Fatih’in, hükümdar olarak döneminin en büyük bilim koruyucularından biri olduğu görülmektedir(A. Adıvar, OTİ s:31). Ayrıca yaşadığı sürece bilim ve felsefeye ilgi göstermiş, boş zamanlarında bilginlerle tartışmaktan zevk duymuştur. Devrinin tarihini yazmış olan Kritovulos’göre “padişah (Fatih) Yunanca’dan Arahpça’ya çevrilmiş olan Felsefe eserlerin okur ve yüce katında bulunan bilginlerle bunlar üzerinde konuşur, özellikle Aristo felsefesi ve daha çok Stoik felsefe ile meşgul olurdu.” Ayrıca Plutarkhos’un Ünlü Kişilerin Hayatı adlı eserinin Fatih’in emriyle Türkçeye çevrilmiş olduğuna dair rivayet vardır. Yine bir rivayete göre Fatih’in emriyle G.M. Angiolello’nun Uzun hasan’ın hayatı hakkındaki eseri de Türkçe’ye çevrilmiştir. Onun emriyle Türkçe’ye çevrilen ve bir nüshası Ayasofya Kitaplığında bulunan önemli bir eser de Ptolemaios yani Batlamyus’un Coğrafya’sıdır. Fatih’in bu eseri 1461’de Trabzon Rum İmparatoru ile birlikte kendisine esir düşmüş olan ünlü filozof, filolog ve ilahıyatçı Gorgios Amirutzes ile birlikte incelemiştir.

Bu eserle birlikte biri dünya haritası olmak üzere 63 de harita vardır. Fatih, 1465 yazında bu eserle ciddi bir şekilde ilgilenmiş, Amirutzes’e Arapça’ya çevrimesini emretmiştir. Bugün Ayasofya Kitaplığı’nda bulunan iki nüshadah biri, sözü edilen eserin Yunanca’dan Fatih’in emriyle Arapça’ya yapılan çevirisini,öteki de Ptolemaios’un haritalarını içine almaktadır. Bu vesile ile Fatih’in Saray Kitaplığı’nda, içlerinde sözü edilenler dışında Aristoteles, Homeros ve Hesiodos, Diogenes Laertios’un bazı eserlerinin re bulunduğu,İslam dilleri dışında 587 eser bumlunduğunu belirtmemiz, bu konUda bir fikir vermeye yetecektir. İşte Fatih, Amirutzes ve oğlundan başka batılı bazı bilgin ve sanatçıları da etrafında toplamış bulunuyordu. Bunlardan biri arkeoloji meraklısı Anconalı Cyriacus idi. Cyriacus 1452-54 yılları arasında Fatih’in sarayında bulunmuştur. Bu kişi İstanbul’a onunla birlikte girmiştir. Fatih, Roma tarihi ve bazı başka tarihleri Cyriacus’okutmakta idi (Türkiye Tarihi 2 s:242).

Öte yandan,Venedikli ressam Gentile Bellini ’nin 1479-80 yıllarında İstanbul’a gelerek sarayda yaşayıp Fatih’in resimlerini ve bu arada başka bazı resimler yaptığı bilinmektedir. Bellini’nin yaptığı Fatih’in resmi, bugün Londra’da National Gallery’de bulunuyor. Ayrıca Fatih’in,Venedik Cumhuriyetinden Veronalı ressam ve madalyacı Matteo di Patsi ’yi istediği ve bu isteğin hemen yerine getirildiği de bilinmektedir. Ancak Paris Milli Kitaplığındaki, üzerinde Fatih’in resmi bulunan gümüş madalyayı onun yaptığını belgelemek güç görünmektedir.

Bu vesile ile belirtmemiz gereken bir nokta da Fatih’in gençliğinden beri din ve metafizik konularına gösterdiği ilgidir. Bir örnek olmak üzere Hurufi tarikatı dervişlerine karşı gösterdiği ilgi üzerinde durulabilir. Bazı Hurufi dervişlerinin padişahın iltifatına mazhar olarak sarayda oturmaya başlamaları üzerine Sadrazam Mahmut Paşa 1474’te durumu Edirne Müftüsü ve Üçşerefeli cami müderrisi Fahreddin Acemi’ye anlatmış ve padişahı Hurifiliğe olan eğiliminden kurtarmak için bir çare bulunmasını rica etmişti. Müftü,ilkin onlarla tartışmış, sonra da verdiği bir vaazın arkasından saraydan zorla çıkartarak onları diri diri yaktırmıştır. Öte yandan Fatih’in metafizik meselelerin tartışılmasından da hoşlandığı anlaşılmaktadır. Zamanın iki büyük bilgini Hocazade ile Molla Zeyrek, Tevhid konusunu padişahın huzurunda tam altı gün tartışmışlardır.

Fatih, İstanbul’un alınmasından sonra Hıristiyanlıkla da ilgilenmiştir. Fetih sırasında İstanbul patriği bulunan ve Latin kilisesine karşı düşünceleri ile tanınan Gennadios ile Hıristiyan inançları tartışmaya girişmiş, Hıristiyanlık inançlarının açıkça ve cesaretle anlatılmasını ve bu anlatılanların yazıya dökülmesini istemiştir. Yazılanları daha sonra Kareferya kadısı Molla Ahmet Türkçe’ye çevirmiş ve bu metni bilindiği üzere Ebuzziya Tevfik ve Dr. Aurel Decei yayımlamışlardır.

Bütün bu görüşleri özetlemek gerekirse Fatih’i bir Rönesans hükümdarı gibi görmek biraz abartmak sayılabilirse de onun döneminde Osmanlı düşüncesinin Batı kültürü ile serbest bir şekilde temasa geldiği, daha sonraki dönemde bunun kösteklendiği bir gerçektir..

Fatih’in bilime olan hizmetlerine tanıklık eden anıtların en önemlisi, kuşkusuz camisinin etrafına yaptırdığı medreselerdir.. Ancak ilk medrese eğitimi, fetihten hemen sonraki günlerde cami haline getirilen Ayasofya’da başlamış ve caminin yanındaki papaz odaları boşaltılarak öğrencilerin buralarda kalmaları sağlanmıştır. Molla Hüsrev’in başmüderrisliğe getirildiği bu ilk öğretim kurumunda, İstanbul’un ilk kadısı,Ayasofyayı Cami olarak “tescil eden” Hızır Çelebi ’nin ilk müderrisler arasında bulunduğu görülmektedir. Bu sıralarda molla Zeyrek de müderris olarak Zeyrek camisinide derslere başlamıştır. (Türkiye Tarihi 2 s: 243) İşte İstanbul’da fetihten sonra öğretime başlayan ilk iki medrese bunlarrdır. Fatih medreselerinin yapımı bitince, Zeyrek’teki öğrenciler oraya taşınmış, Ayasofya’da ise öğretim sürdürülmüştür.Vakfiyesinde de belirtildiği üzere, Medaris-i Semaniye adı ile Fatih Camii’nin etrafında yapılmış olan bu yeni kuruluş, sekiz medrese ve her medresenin arkasında tetimme adı verilen daha küçük sekiz medreseden oluşmaktadır. Ayrıca müderris ve öğrencilerin yararlanması için bir kitaplık, bir darüşşifa ve bir de misafirhane bulunmakta idi. medreselerin her birinde “akli” ve “natli” bilimlerde birer müderris, daruşşifada ise hangi ulustan olursa olsun iki hekim, bir göz hekimi, bir cerrah ve bir de eczacı görevlendirilmişti. Hekimlerin hastaları günde iki kez ziyaret etmeleri şart koşulmuştur.

Fatih döneminde üzerinde durulması gereken önemli bir kuruluş da hızla geliştiği görülen bir yüksek okul niteliğindeki Enderun Okulu’dur. Bu kuruluş içinde askerlik, yöneticilik,güzel sanatlar bölümleri olduğu gibi, ayrıca bir de hastane bulunmakta idi. tanzimat dönemine kadar yaşadığı görülen Enderun Okulu’nda Galata Sarayı,Eski Saray ve Edirne Sarayı gibi sarayların orta dereceli saray okullarını bitirenler kabul edilmekte idi.

Böylece Fatih’in kişiliği ve dönemi düşünce hayatı ile ilgili kısaca bilgi vermiş bulunuyoruz. Şimdi de bu dönemde yetişmiş olan bilginler ile onların eserlerinden söz edebiliriz:

Fatih zamanında matematik ve astronomi bakımından oldukça parlak denebilecek bir dönem başlamıştır.

(Türkiye Tarihi 2, s: 242-244)

Fatih Sultan Mehmet’in gösterdiği kişisel ilgi ve İstanbul’u fethinden sonra kurduğu eğitim kurumlarının etkisiyle Osmanlı bilimi yeni gelişmeler göstermeye başlamıştır. Bunun sonucunda 16. yy’da bazı bilim sahalarında parlak isimler ortaya çıkmış, bilime önemli ve orjinal katkılar yapılarak İslam bilim tarihinde çok canlı bir dönem yaşanmıştır. Fatih Sultan Mehmet, bir yandan İslam alimlerini himaye ederken, bir yandan da Trabzon’da yetişen Yunanlı bilim adamı Georgios Amirutzes ve oğluna, Batlamyus’un Coğrafya kitabını Arapça’ya tercüme etmelerini ve bir dünya haritası çizmelerini emretmiştir. Fatih’in Batı kültürüne olan ilgisi, daha şehzade iken Manisa Sarayı’nda başlamıştır. 1445’te İtalyan hümanisti Ciriaco d’Ancona ve Manisa Sarayında bulunan başka İtalyanlar ona Roma ve Batı tarihini okutuyorlardı. Patrik Gennadious, Hıristiyan inancını anlatan İ’tikadname ’sini Fatih için telif ederken, Francesco Berlinghieri Geographia,

Roberto Valtoroio ise De re Militari adlı eserlerini Fatih’e takdim etmek istemişlerdir. Diğer taraftan Fatih, devrinin alimlerini ihtisas sahalarında eser vermeleri için teşvik etmiş, Gazali’nin meşşai filozofların metafiziğe ait fikirlerine getirdiği Tehafüt el- Felasife adlı eserindeki tenkitleriyle ve İbn Rüşd’ün bu tenkitlere Tehafüt el-Tehafüt adlı eserinde verdiği cevapların mukayesesi için Hocazade ile Alaeddin el-Tusi’yi görevlendirmiş ve her ikisine de bu konuda birer eser yazdırmıştır.

(E. İhsanoğlu BCFF s: 28-29 )

Sinan Paşa (Sivrihisar, 30 kasım 1441- İstanbul, 1486):

Başvezir ve alim, tam adı Sinaneddin Yusuf b. Hızır bey b. Kadı Celaleddin Arif’tir. Annesi Molla Yegan’ın kızı, babası ise 2. Murat ve Fatih Sultan Mehmet dönemi alimlerinden Hızır Bey’dir. İlk öğrenimini Burbsa’da babasından aldı. Sonra öğretlmenleri (hocaları) arasında Molla Yegan, Molla hüsrev,molla Fenari, Molla Gürani ve Hocazade Muslihiddin Mustafa gibi devrin büyük alimleri arasındaki kimseler vardıb.İstanbul fethedilince Fatih, Sinan’ın babasını Bursa’dan getirterek İstanbul kadılığına atadı. Hızır Bey İstanbul’un ilk kadısıydı. Bu sırada henüz 16 yaşlarında olan Sinan,kısa sürede ilim meclislerine girmeye başladı. Ancak babasının ölümü üzerine (1459) daha yirmi yaşında iken önce Edirne’de bir medreseye, daha sonra Darülhadis’e müderris olarak atandı.

Fatih’in İstanbul’u bir ilim merkezi haline getirme ve devrinin sivrilmiş alimlerini buraya toplama politikasının sonucu olarak padişah hocası sanıyla İstanbul’a getirtildi ve Sahn medresesi müderrisliğine atandı. Fatihin büyük saygı gösterdiği Sinan Paşa bu atamadan sonra onun huzurunda yapılan tüm tartışmalara katıldı. Padişah ile yakınlığının artması sonucunda kendisene vezirlik rütbesi verildi ve bundan sonra Hoca Paşa ya da Sinan Paşa sanıyla anıldı.

15. ve 16. YY’da Bilim

1453’te İstanbul’un fethi ile Anadolu’daki zamanın iki ilim merkezi Konya ile Kastamonu’nun Osmanlıların eline geçmesi İstanbul’u ilim merkezi haline getirmişti. Otlukbeli savaşından sonra Ali Kuşçu ile bazı hekimler ve İdris-i Bitlisi gibi ünlü ilim adamları bu gelenler arasındaydı. Fatih Sultan Mehmet, ilim adamlarını himaye eder,memlekette serbest düşünceye hürmet eder,ilmi konuşma ve tartışmalarda ancak ilmi kuderete itibar ederdi. Osmanlı padişahının yanında kendisi de alim veşair olan bir başvezir vardı: Mahmut Paşa. Fatih Sultan Mehmet, bu himaye ve teşvikleriyle 16. yy’daki ilmi gelişmenin kuvvetle devam etmesini sağlamışlardı.[Dip not: Fatih Sultan mehmet, Farsça ve Yunanca’dan Arapça’ya tercüme edilmiş olan felsefi eerleri inceler ve huzurundaki alimler ile tartışmalar yapardı;özellikle Aristo’nun felsefi görüşleriyle meşgul olurdu.. Mora ve Amasra’da bulunan alimleri İstanbul’a getirterek onlara iltifat ve himaye eylemiştir. Trabzon’u zaptettiği zaman şair, filozof Yorgi Amiroki ’yi İstanbula getirtip fikir ve mütalaasından yaralanmış ve kendisine mülk arazi vermişti]

Fatih külliyesinin yani Sahn-ı Seman medreselerinin asıl semere verdiği devir 15. yy sonlarıdır. Bayezid ve Cem Sultan ile Bayezid’in oğulları itinalı bir surette öğrenim görerek bulundukları illerde ilim hareketlerinin başında bulunmuşlar ve eserler yazdırmışlardır.(s: 629)

Medresede okutulan derslere dair alimlerin yazdıkları şerh, haşiye ve talikat gibi( Şerh, bir eserin metninin açıklamısıdır; haşiye de şerhinin açıklamısıdır; talikat ise eserin herhangi bir kısmının açıklamısıdır) bir çok kitaptan başka bu bir yüzyılda çeşitli ilim ve fenlere ilişkin bir çok telif ve tercümeler de yapılmıştır.Bunlardan Fatih Sultan Mehmet namına heyetten Ali kuşçu’nun telif ettiği Muhammediye ve aynı hükümdar adına Sivaslı Şeyh ibrahim Tennur Aşık’ın türkçe manzum Gülzarname adlı tasavvufi eseri ve Farsça’dan türkçe’ye bir sözlük olan ve Hasan b. hüseyin İmadü’l-karahisar i tarafından tertip ve tercüme olunan Şamilü’l-luga, Molla Güranı Ahmet Şemseddin tarafından aruzdan altı yüz beyitlik Şafiye manzumesi ve başvezir Mahmut Paşa adına İsfahanlı Şeyh Ali b. Fethullah tarafından Farsça yazılan ve edebi ve tasavvufi bir eser olan Menazırü’l-leyl ve’n-nehar ve ulemadan Musannifek demekle ünlü Ali b. Muhyiddin Mehmed’in, Mahmut paşaya ithaf ettiği Farsça Siyasetname ve yine aynı vezir namına telif edilip önemli bir tarihi eser olan Enveri’nin manzum Düsturname’si Fatih devrinde yazılmış eserlerdendir. Balıkesirli Deylekt oğlU Yusuf’un fıkıhtan manzum Vikaye tercümesi de bu 15. yy’a attir. Fatih Sultan Mehmet’in nedimi Şair Aşki’nin divançesi padişaha övgülerle doludur.

2. Bayezid adına Şeyh Mahmut b. İbrahim tarafından 1495’te yazılan Gülşen-i İnşa adlı eser Yeni cami kitapları arasındadır. Amasya Darüşşifası tabibi Sabuncuoğlu’nun öğrencisi Muhyiddin Mehi tarafından yazılan ve tabip Hacı Paşa’nın tıptan teshil ismindeki eserinin Türkçe nazmı olan Nazmü’t-teshil ve yina yanı hükümdar namına Uzun Firdevsi’ nin (s: 630) Şehname’si ile Kıssa-i Midilli veya Kutubname ve Arapça’dan Farsça’ya bir sözlük olan Musarrahatü’l-esma ve Mehmed adında bir şair tarafından kaleme alınan ve Şemail-i Nebeviyye’ye ait olup üç bab üzerine tertib olunan Gülistan-ı Şemail ve muhtelif ilimlerin mevzularından bahsedip Tabib Şirvanlı Şükrullah tarafından kaleme alınan Riyazu’l-ulum ve yine 2.Bayezid adına bir çok eser yazılmıştır.

Yavuz Sultan Selim zamanında da çeşitli eserler yazılıp padişaha sunulmuştur. Örneğin Mirim Çelebi , Ali Kuşçu’nun kozmografyadan Fethiyye isimli eserini açıklayarak Yavuz Selim’e sunmuş ve böylece kazaskerliğe terfi etmiştir. Hekim Şah Kazvini de Hayatü’l-hayvan isimli eseri Farsça’ya-Yavuz adına- tercüme etmiştir. Yine Kazvini tıbdan muhtasar olarak Sultan Sülyman namına kalemae aldığı Aristo’nun İskender’e nasihatnamesi ve Anadolu beylerbeyiHasan Paşa adına 1504’te Yusuf b.Cüneyt ’in ( Çullu Sinan) yazdığı ilm-i feraize dair Türkçe eser(Muzhar fi ilmi’l-feraiz) 16.yy başlarında yazılan eserlerden bir kısmıdır. Ali Kuşçu’nun Risale-i Vaziye şerhi 2. Mehmet adınadır. Risale-i Vaziye kadı Adud’un olup Ali Kuşçu şerh etmiştir. Bu eser, herhangi bir kelimenin genel ve özel anlmalarını açıklar ve bunların vazı ve tahbsisinden bahseder. Bir nüshası İstanbul’da umumi kütüphanededir.

Şehzade Alemşah b. Bayezid’in oğlu Osman Çelebi namına yazılan ve Şir’atü’l-islam tercümesi olan Ravzaü’l-İslam ve Şehzade Cem namına Tirmizli Seyyid Celalüddin Ebu Cafer tarafından Türkçe olarak yazılan Tecvit’ten ve şehzade Ahmet b. Bayezid adına Cemalüddin Aksarayi tarafından yazılan Şemsiyye fi te’vili’l-kelimati’s-sıddıkıyye isimli eserler de 15. Yy’ın ikinci yarısıyla 16. yy’ın başlarına ait teliflerdendir. Yine aynı yy sonlarında veya 16. Yy başlarında Amasya valisi Şehzade Ahmet, oğlu Süleyman (s: 632) için Farsça bir sözlük düzenlenmesini emretmiş adı bilinmeyen bir alim Camiu’l-Fürs adlı bir sözlük yazmıştır.

“Klasik dönemde Osmanlı bilim literatürü medrese çevrelerinde oluşmuştur. Osmanlı bilim adamları, hazırladıkları ders kitaplarının yanında İslami ilimlerde olduğu gibi matematik, astronomi ve tıp konularında da birçok orjinal telifler ve tercümeler üretmişlerddir. Bu eserler, Osmanlı bilim adamlarının bildikleri üç dilde, Arapça, Türkçe ve Farsça dillerinde yazılmıştır. Başlangıçta bu eserlerin büyük bir kısmı Arapça olarak yazılmış, ancak Türkçe’nin kullanımı 15. yy’dan itibaren artarak 18. yy’dan sonra ilmi eserlerin çoğu bu dilde yazılmaya başlanmıştır. 1727 yılında İstanbul’da ilk matbaanın kurulmasıyla Osmanlı Türkçesi, modern bilimlerin aktarılmasında en çok kulanılan dil haline geldi.

Anadolu’da yetişen ve ilk eserini telif ettikten sonra Semerkand’a yerleşen Bursalı Kadızade-i Rumi (öl: 1440) Osmanlı bilim gelenek ve literatürünün oluşmasına ilk önemli katkıyı yapmıştır. Astronomi ve matematik alanlarında Şerh el- Mülahhas fi’l- Hey’e ve Şerh Eşkal al- Te’sis gibi Arapça eserleri bulunan Kadızade, Semerkand Medresesinin başhocası olmuş, Semerkand’da Uluğ Bey’in (öl:1449) kurduğu rasathanenin müdürlüğünde bulunmuş ve Farsça bir eser olan Zic’i Gurgani ’nin (Zic-i Uluğ Bey) telifine katılmıştır. Ayrıca Risale fi İstihraci Ceybi Derece Vahide isimli eserinde bir derecelik yay sinüsünün hesaplanmasını basitleştirmiştir. Kadızade-i Ruminin eserleri yanında, Türkistan’dan Osmanlı ülkesine gelerek matematik ve astromonmi ilmini yaygınlaştıran iki öğrencisi Ali Kuşçu (öl: İstanbul1474) ile Fethullah el-Şirvani (öl: 1486) de Osmanlı bilimine etki yapmıştır. Kadızade, Şerh Eşkal el-Tes’is adlı eserinin önsözünde, evrenin yaratılışını ve sırlarını düşünen filozofların, dinsel konularda fetva veren fakihlerin, devlet işini yürüten memurların ve yarıgı işini gören kadıların geometri bilmeleri gerektiğine işaret eder. Bilimin dünyevi, felsefi ve dini sahalardaki gerekliliğini göstermiştir. Bu anlaşyış, klasik dönem Osmanlı biliminin genel bir özelliğidir. Ancak modernleşme döneminde ise Batı kaynaklı insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya egemen olma fikri, Osmanlı alimlerinin İslamiyete dayalı inançlarından dolayı yabancı oldukları bir fikirdi.”

OSMANLI DÜNYASINDA BİLİM

Osmanlı Bilimi,bir yönüyle İslam dünyasında bilimin,diğer yönleriyle Horasan ve Batı biliminin bir paçasıdır.Osmanlılar için 14. yılda başlayan düşünce/bilim çalışmaları,Fatih döneminde en yüksek noktasına ulaşmış,sonra kör topal 17. yy’a dek yaşamıştır.

Osmanlıllar “yapısı” gereği bilime düşman mıydı?

Osmanlıdaki bilim “Arap biliminin eksik ” bir devamı mıydı?

Medrese ve Enderun,Osmanlı’daki bu iki eğitim kurumunun nitelikleri neydi?

Fatih Sultan Mehmet’e kafa tutan bilgeler kimlerdir?Fatih,Sinan Paşayı neden sürgüne gönderdi?

1900’de kurulan İstanbul Darülfünun Üniversitesi, Fatih Medreselerinin Devamı mıdır?

Fatih Medreseleri Neydi, Ne Değildi?

Fatih Medreselerinin Ders Proğramını Ali Kuşçu mu hazırladı?

Hangi Osmanlı bilgini eserini Türkçe yazdığı için özür dilemiştir?

Molla Lütfü ne dedi de idam edildi?

Takiyüddin’in Gözlemevi,hangi gerekçeyle topa tutularak yıkıldı?

18. yüzyılda yaşayan Erzurumlu İbrahim Hakkı, Darwin’den yüz yıl önce evrim kuramını mı ortaya attı?

Sekiz yıldan fazla şeyhülislamlık yapan Feyzullah Efendi birden neden din ve devlet düşmanı oluverdi? Cesedi,neden, önde papazların yürüdüğü Hıristiyanlara sürüklettirildi?

Bizde Osmanlı Tarihi çok kere ya Şovenist bir böbürlenmenin aracı yapılmış ya da ciddiye alınmamıştır. Tarihe şovenizm kompartımanından bakanlar var.Onlar Osmanlı Tarihini ve eylemlerini “pür” Türk ve “pür” İslam olarak “hep iyi,hep başarılı” görerek sunar.Oysa Osmanlı Devleti,bir hanedan devleti, Osmanlı tarihi de bir imparatorluk tarihidir;çok dinli,çok dilli bir uygarlık türüdür.Bilimi de öyle…Halil İnalcık, Ekmeleddin İhsanoğlu,Cemal Kafadar, Halil Berktay gibi anlayış olarak yeni diyebileceğimiz tarihçilerimiz,elbette bizlere gerçekleri anlatmaya başladı. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun şu betimlemesi çok yerindedir:”Cumhuriyet kompartımanından baktığımız zaman “Osmanlıları” topyekün “gerici” görme eğlimi belirir. Bu eğilimin temelinde de Osmanlı’nın “Batı’dan kopuk“ olduğu, düşüncesi yatar. Oysa Osmanlı, tarihte bir halkadır. Herkesin “ileri “ olduğu bir dünyada hep geri” değildir.”

Çetin Altan ustamız “Osmanlı, hiçbir şey yapmamıştır” der. Bunu sanat, bilim anlamında, uygarlık anlamında söyler. Kanımca bu, doğru değildir. Kendisi, en azından Osmanlı’nın nice yetenekleri kesip biçtiğini, nice yetenekleri yetkisizleştirdiğini gösterir. Ayrıca o, “mesleksiz” insanları hep eleştirmiştir. Kendisi Marksizmi hala yaşayan bir dünya görüşü olarak savunur. O zaman 700 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun nasıl yaşadığının açıklaması gerek.

“Dünya Tarihi” gibi iddialı eserin büyük yazarı McNeill şu saptamayı yapar:

” Başka hiçbir İslam Devleti böylesine değişik ve böylesine etkili bir iç örgütlenme biçimi ortaya koyamadı ve hiçbiri dünya tarihinde Osmanlı İmparatorluğu’ nun oynayacağı role uzaktan yakından benzer bir rol oynamadı” (William H. McNeill , Dünya Tarihi(s:271)

*****

Osmanlı Bilimi deyince Osmanlı Devleti döneminde ve onun egemen olduğu coğrafyada yaşayan bilimi anlıyoruz. Osmanlı Bilimi deyince bunu hemen Türk Bilimi diye nitelemek nesnel bir tavır olamaz. Ben, bu bilimin kökeni konusunda duyarlı olmaya çalışıyorum. Ama bunun bugüne doğrudan bir faydası yok.Çünkü geçmişte çok bilim adamı yetiştirmiş ulus/halkların bugün de çok yetkin bilim adamı yetiştireceği anlamına gelmiyor. Arapları örnek vereceğim. Araplar, geçmişte çok büyük bilim adamları yetiştirmişlerdir;ama bugün bilimsel çalışmaları çok zayıftır. Mısır uygarlığı, insanlık tarihinin en hayranlık uyandıran uygarlıklarındandı. Oysa bugünün Mısır’ı ne yazık ki dökülüyor. Terörle sarsılıyor.

Osmanlı bilimine dönüyorum. Bu bilimin dili, Arapça, Farsça ve Osmanlı Türkçesi’ydi. Osmanlı bilimini ortaya koyan insanların etnik kökenleri de dinleri de oldukça değişiktir. Bu kataloğun içinde Türkler, Araplar, İranlılar,Hintliler,Bizanslılar(Yunanlılar); Yahudiler, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve başkaları vardır.

Osmanlıda Bilimin Kökleri

“Osmanlı topraklarında biliminin oluşumunu ve gelişmesini, Osmanlı öncesi Selçuklu döneminde Anadolu şehirlerinde eski ilim kurumlarının yerleşmiş gelenekleri ile dönemin en önemli kültür merkezleri sayılan Mısır, Suriye, İran, Endülüs ve Türkistan’dan gelen bilim adamları gerçekleştirmiştir. İslam dünyasında 12. yy’da sönmeye başlayan düşünsel ve bilimsel etkinliği Osmanlı İmparatorluğu’nda yaklaşık 400 yıl sürebilmiştir. Osmanlılar İslam dünyasının kültürel ve ilmi hayatına yeni bir dinamizm ve zenginlik katmışlardır. Böylece İslam bilim geleneği, 16. yy’da zirveye ulaşmıştır. İslam uygarlığının eski merkezlerinin yanında Bursa, Edirne, İstanbul, Üsküp, Saraybosna gibi yeni kültür ve bilim merkezleri oluşmuştur.”

(Ekmeleleddin İhsanoğlu, Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğuna, s:18-22)

Burada şu soruları tartışacağız: Osmanlılar,yapısı gereği bilime karşılar mıydı? Yapısı gereği derken İslam ve Türk niteliklerinden söz ediyorum. İslamiyet’in gericiliği ile Türklerin medeniyete değil askerliğe önem vermeleri sonucu Osmanlılar bilime set mi çekti?

Osmanlıda Bilim,Arap ve Fars Dillerindeki ilmin eksik ve bazen de yanlış birdevamı mıdır?

Ekmeleddin İhsanoğlu, bu konuları çok iyi araşatırıp bilgimize sundu.”Büyük Cihad’dan Frenk Fodulluğu’na” adlı eserinde. Bu konudaki röportajında Şahin Alpay soruyor: “Vurgulamak istediğiniz esas noktalar neler?”

E. İhsanoğlu yanıt veriyor:

“Birincisi, klasik Osmanlı döneminde bilimin, Adnan Adıvar’ın dediği gibi “Arap ve Fars dillerindeki ilmin eksik ve bazen de yanlış bir devamından ibaret ” olmadığına; astronomide, matematikte,vs. özgün katkılar olduğuna dikkat çekiyorum.

Ayrıca Osmanlılar, Türkçe’yi bilim dili haline getirdiler. Önceki Türk devletleri bunu yapamadılar. Osmanlıca, devrinin bir bilim dili olarak Arapça ve Farsça’nın önüne geçti. Osmanlılar, batı bilimini İslam dünyasına aktarmaya girişitiklerinde, bunu Türkçe yaptılar. Araplar ve Farslar bilim dili olarak önce Türkçe’yi gördüler.

İkinci nokta, Adıvar’ın ileri sürdüğünün aksine Osmanlılarla Batı bilimi arasında bir duvar bulunmadığı. Osmanlılar bilime set çekmediler. Batı bilimi ile 16. yy’dan itibaren ilişki kurdular;selektif bir transfer yaptılar. Çünkü kendilerine yeterli bir gelenekleri,literatürleri vardı. Kendilerinde olmayanı aldılar. Coğrafyada Piri Reis, hem İslam kaynaklarından, hem kendi gözlemlerinden hem de Batı kaynaklarından yararlanıyordu. Osmanlı ihtiyaç duyduğunu,işine yarayanı alıyordu.”

(E. İhsanoğlu, http://www.milliyet.com.tr/1996/12/13entel/osmanli.html, 20.08.1999)

Sponsorlu Bağlantılar

Yorum Yapılmamış --> "Osmanlıda Bilim, Osmanlı Devletinde Teknoloji ve Bilim Hakkında Bilgi"

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Current ye@r *