Peygamberimizin mucizeleri

16 0
Sponsorlu Bağlantılar

Peygamberimizin mucizeleri

Konu ile alakalı etiketler: peygamberlerin mucizeleri, peygamberimizin mucizeleri, hz muhammedin yaptığı mucizeler, peygamberlerimizin mucizeleri, hz peygamberimizin yaptığı mucizeleri, peygamberimizin diger mucizeleri, musa peygamberin mucizeleri, peygamber efendimizin mucizeleri, peygamber mucizeleri, peygamberlerimucizelri, peygamberler ve mucizeleri, tüm peygamberlerin mucizeleri, peygamberinmücizeleri, peygamberimizin yaptığı mucizeler, hz muhammedin kendisinin mucizeleri, peygamberimizin 5 tane mucizesi nelerdir, peygamberin mucizeleri, peygamberimizin kendi gerçekleştirdiği mucizeler, peygamber efendimizin mucizeleri kısa, peygamberllerin mucizeleri, peygamberlerımızın mucizeleri, peygamberimizin mücizeleri, peygamberlerin mucizesi, peyagammerleri mücizeler, peygamberlere verilen mucizeler 

Peygamber Efendimizin Mucizeleri

Sevgili Peygamberimizin hak Peygamber olduğunu bildiren şahitler pek çoktur.

Peygamberimizin mucizeleri, zaman bakımından üçe ayrılmıştır:

Birincisi, mübarek ruhu yaratıldığından başlayarak, Peygamberliğinin bildirildiği (bi’set) zamanına kadar olanlardır.

İkincisi
, bi’setten vefatına kadar olan zaman içindekilerdir.

Üçüncüsü
, vefatından kıyamete kadar olmuş ve olacak şeylerdir.

Bunlardan birincilere, (İrhas) yani, başlangıçlar denir. Her biri de ayrıca görerek veya görmeyip akıl ile anlaşılan mucizeler olmak üzere ikiye ayrılırlar. Bütün bu mucizeler o kadar çoktur ki, saymak mümkün olmamıştır. İkinci kısımdaki mucizelerin üç bin kadar olduğu bildirilmiştir. Bunlardan bazılarını aşağıda bildireceğiz.

1- Muhammed aleyhisselamın mucizelerinin en büyüğü Kur’an-ı kerimdir.
Image
2- En büyük mucizelerinden birisi de Mirac mucizesidir.

3-
 Meşhur mucizelerinin en büyüklerinden birisi de, Ay’ı ikiye ayırmasıdır. Bu mucize, başka hiçbir Peygambere nasip olmamıştır. Muhammed aleyhisselam elli iki yaşında iken, Mekke’de Kureyş kâfirlerinin elebaşıları yanına gelip, (Peygamber isen Ay’ı ikiye ayır) dediler. Muhammed aleyhisselam, herkesin ve hele tanıdıklarının, akrabasının iman etmelerini çok istiyordu. Mübarek ellerini kaldırıp dua etti. Allahü teâlâ, kabul edip, Ay’ı ikiye böldü. Yarısı bir dağın, diğer yarısı başka dağın üzerinde göründü. Kâfirler, Muhammed bize sihir yaptı dediler. İman etmediler.

Bu mucize ile ilgili âyet-i kerimenin meali şöyle:
(Kıyamet yaklaştı, Ay yarıldı. Onlar [müşrikler] bir mucize görünce hemen yüz çevirirler ve “Eskiden beri devam ede gelen bir sihir [büyü] derler.) [Kamer 1,2]

4- Muhammed aleyhisselam, bazı gazalarında, susuz kalındığı zaman, mübarek elini bir kaptaki suya sokmuş, parmakları arasından su akarak, suyun bulunduğu kap devamlı taşmıştır. Bazen seksen, bazen üçyüz, bazen binbeşyüz, Tebük Gazasında ise, yetmiş bin kimsenin hepsi ve hayvanları, bu sudan içmişler ve kullanmışlardır. Mübarek elini sudan çıkarınca akması durmuştur.

5-
 Hayber gazasında, önüne zehirlenmiş koyun kebabı koyduklarında, (Ya Resulallah, beni yeme, ben zehirliyim) sesi işitildi.

6-
 Medine’de, mescid-i nebevide dikili bir hurma kütüğü vardı. Resulullah hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Buna Hannane denirdi. Minber yapılınca, Hannane’nin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemaat işittiler. Minberden inip, Hannane’ye sarıldı. Sesi kesildi. (Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyamete kadar ağlardı) buyurdu.

7-
 Mübarek eline aldığı çakıl taşlarının ve tuttuğu yemek parçalarının arı sesi gibi, Allahü teâlâyı tesbih ettikleri çok görülmüştür.

8-
 Bir gün, bir köylüyü imana davet etti. Müslüman bir komşumun vefat etmiş kızını diriltirsen, iman ederim dedi. Mezarına gittiler. İsmini söyleyerek kızı çağırdı. Kabir içinden ses işitildi ve dışarı çıktı. (Dünyaya gelmek ister misin?) buyurdu. (Ya Resulallah! Dünyaya gelmek istemem. Burada babamın evindekinden daha rahatım. Müslümanın ahireti, dünyasından daha iyi) dedi. Köylü bunu görünce, hemen imana geldi.

9-
 Tirmizi ve Nesai’nin (Sünen) kitaplarında diyor ki, iki gözü a’ma bir kimse gelip, ya Resulallah, Allahü teâlâya dua et, gözlerim açılsın dedi. (Kusursuz bir abdest al! Sonra Ya Rabbi! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselamı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselam! Seni vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Ya Rabbi! Bu yüce Peygamberi bana şefaatçi eyle! Onun hürmetine duamı kabul et!) duasını okumasını buyurdu. Adam, abdest alıp dua etti. Hemen gözleri açıldı. Bu duayı müslümanlar, her zaman okumuşlar ve maksatlarına kavuşmuşlardır.

10-
 Medine’de, minberde hutbe okurken, bir kimse, ya Resulallah! Susuzluktan çocuklarımız, hayvanlarımız, tarlalarımız helak oluyor. İmdadımıza yetiş dedi. ImageEllerini kaldırıp, dua eyledi. Gökte hiç bulut yokken, mübarek ellerini yüzüne sürmeden, bulutlar toplandı. Hemen yağmur başladı. Birkaç gün devam etti. Yine minberde okurken, o kimse, ya Resulallah! Yağmurdan helak olacağız deyince, Resul aleyhisselam, tebessüm etti ve (Ya Rabbi! Rahmetini başka kullarına da ihsan eyle!) buyurdu. Bulutlar açılıp, güneş göründü.

11-
 Cabir bin Abdullah diyor ki, çok borcum vardı. Resulullaha haber verdim. Bahçeme gelip, hurma yığınının etrafında üç kere dolaştı. (Alacaklılarını çağır, gelsinler!) buyurdu. Her birine hakları verildi. Yığından bir şey eksilmedi.

12-
 Bir kadın, hediye olarak bal gönderdi. Balı kabul edip, boş kabı geri gönderdi. Kap bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek, (ya Resulallah! Hediyemi niçin kabul etmediniz?Acaba günahım nedir?) dedi. (Senin hediyeni kabul ettik. Gördüğün bal, Allahü teâlânın hediyene verdiği berekettir) buyurdu. Kadın çocukları ile aylarca yediler. Hiç eksilmedi. Bir gün yanılarak balı başka bir kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu, Resulullaha haber verdiler. (Gönderdiğim kapta kalsaydı, dünya durdukça yerlerdi, hiç eksilmezdi) buyurdu.

13-
 Resulullahın gaybdan haber verdiği çok görüldü. Bu mucizesi üç kısımdır:

Birinci kısmı, kendi zamanından evvel olan ve kendisine sorulan şeylerdir ki, bunlara verdiği cevaplar, çok kâfirlerin, katı kalbli düşmanlarının imana gelmelerine sebep olmuştur.

İkinci kısmı, kendi zamanında olmuş ve olacak şeyleri haber vermesidir.

Üçüncü kısmı, kendisinden sonra kıyamete kadar dünyada ve ahirette olacak şeyleri bildirmesidir.

Burada ikinci ve üçüncü kısımlardan birkaçı aşağıda bildirilecektir.

[İslam’a davetin başlangıcında, müşriklerin eziyetlerinden, sıkıntılarından dolayı, Eshab-ı kiramın bir kısmı Habeşistan’a hicret etmişlerdi. Resulullah, Mekke’de kalan Eshab-ı kiramla beraber, üç sene her türlü görüşme, alış-veriş yapma, müslümanlardan başka bir kimse ile konuşmama gibi, bütün içtimai muamelelerden men olundular. Kureyş müşrikleri, bu karar ve ittifaklarını bildiren bir ahdname yazarak, Kâbe-i muazzamaya asmışlardı. Her şeye kâdir olan Allahü teâlâ (Arza) denilen bir çeşit kurdu [ağaç kurdu] o vesikaya musallat etti. Yazılı bulunan (Bismikellahümme) [Allahü teâlânın ismi ile] ibaresinden başka, ne yazılı ise, hepsini o kurtcuk yedi, bitirdi. Allahü teâlâ bu hâli Cibril-i emin vasıtası ile Peygamber efendimize bildirdi. Peygamber efendimiz de bu hâli amcası Ebu Talibe anlattı. Ertesi gün, Ebu Talib müşriklerin ileri gelenlerine gelerek, Muhammedin Rabbi Ona şöyle haber vermiş. Eğer söylediği doğru ise, bu hâli kaldırıp, eskiden olduğu gibi dolaşmalarına, başkaları ile görüşmelerine mani olmayınız. Eğer söylediği doğru değilse, ben de Onu artık himaye etmeyeceğim, dedi. Kureyşin ileri gelenleri, bu teklifi kabul ettiler. Herkes toplanarak Kâbe’ye geldiler. Ahdnameyi Kâbe’den indirerek açtılar ve Resulullahın buyurduğu gibi, (Bismikellahümme) ibaresinden başka, bütün yazıların yenilmiş olduğunu gördüler.]

Acem padişahı Hüsrev’den Medine’ye elçiler geldi. Bir gün, bunları çağırıp, (Bu gece, Kisranızı kendi oğlu öldürdü) buyurdu. Bir müddet sonra, oğlunun babasını öldürdüğü haberi geldi. [İran şahlarına Kisra denir.]

14- Bir gün, zevcesi Hafsa validemize, (Ebu Bekir ile baban, ümmetimin idaresini ellerine alacaklardır) buyurdu. Bu sözle Hz. Ebu Bekir’in ve Hafsa validemizin babası olan Hz. Ömer’in halife olacaklarını müjdeledi.

15- Ebu Hüreyre’yi “radıyallahü teâlâ anh” Medine’de, zekat olarak gelmiş olan hurmaların muhafazasına memur etmişti. Bir kimseyi hurma çalarken yakaladı. Seni Resulullaha götüreceğim dedi. Hırsız, fakirim, çoluğum çocuğum çoktur diyerek yalvarınca, bıraktı. Ertesi gün, Resulullah Ebu Hüreyre’yi çağırıp, (Dün gece bıraktığın adam ne yapmıştı?) buyurdu. Ebu Hüreyre anlatınca, (Seni aldatmış. Yine gelecektir) buyurdu. Ertesi gece yine geldi ve yakalandı. Tekrar yalvarıp, Allah aşkına bırak dedi ve kurtuldu. Üçüncü gece, tekrar gelip yakalanınca, yalvarmaları fayda vermedi. Beni bırakırsan, birkaç şey öğretirim, sana çok faydası olur, dedi. Ebu Hüreyre kabul etti. Gece yatarken, (Âyet-el kürsi)yi okursan Allahü teâlâ seni korur, yanına şeytan yaklaşmaz dedi ve gitti. Ertesi gün, Resulullah efendimiz, Ebu Hüreyre’ye tekrar sorup cevap alınca, (Şimdi doğru söylemiş. Halbuki kendisi çok yalancıdır. Üç gecedir kiminle konuştuğunu biliyor musun?) buyurdu. Hayır bilmiyorum deyince, (O kimse şeytan idi) buyurdu.

16-
 Rum İmparatorunun orduları ile harp için (Mute) denilen yere asker gönderdiğinde, sahabeden üç emirin arka arkaya şehid olduklarını, kendisi, Medine’de minber üzerinde iken, Allahü teâlânın göstermesi ile görerek yanındakilere haber verdi.

17-
 Muaz bin Cebeli vali olarak Yemen’e gönderirken, Medine’nin dışına kadar uğurlayıp ona çok nasihatler verdi. (Seninle dünyada artık buluşamayız) buyurdu. Hz. Muaz Yemen’de iken Resulullah efendimiz Medine’de vefat etti.

Image18-
 Vefat ederken, mübarek kızı Fatıma’ya, (Akrabam arasında bana evvela kavuşan sen olacaksın) buyurdu. Altı ay sonra Hz. Fatıma vefat etti. Akrabasından ondan evvel kimse vefat etmedi.

19-
 Kays bin Şemmasa, (Güzel olarak yaşarsın ve şehid olarak ölürsün) buyurdu. Hz. Ebu Bekir halife iken Yemamede Müseylemet-ül-Kezzab ile yapılan muharebede şehid oldu.
Hz. Ömer’in ve Hz. Osman’ın ve Hz. Ali’nin şehid olacaklarını dahi haber verdi.

20-
 Acem padişahı Kisranın ve Rum padişahı Kayserin memleketlerinin müslümanların eline geçeceğini ve hazinelerinin Allah yolunda dağıtılacağını müjdeledi.

21-
 Ümmetinden çok kimsenin denizden gazaya gideceklerini ve sahabeden olan Ümmi Hiram’ın o gazada bulunacağını haber verdi. Hz. Osman halife iken müslümanlar, gemiler ile Kıbrıs adasına gidip harp ettiler. Bu hanım da beraber idi. Orada şehid oldu.

22-
 Mübarek kızı Fatıma’nın oğlu Hasan “radıyallahü teâlâ anhüma” için, (Bu oğlum çok hayırlıdır. Allahü teâlâ, müslümanlardan iki büyük ordunun sulh etmesine bunu sebep yapacaktır) buyurdu. Büyük bir ordu ile Muaviye’ye “radıyallahü anh” karşı harp edeceği zaman, fitneyi önlemek, müslümanların kanının dökülmemesi için hakkı olan halifeliği Muaviye’ye “radıyallahü anh” teslim etti.

23-
 Abdullah ibni Abbas’ın annesine bakıp, (Senin bir oğlun olacak. Doğduğu zaman bana getir!) buyurdu. Çocuğu getirdiklerinde, kulağına ezan ve ikamet okuyup, mübarek ağzının suyundan ağzına sürdü. İsmini Abdullah koyup annesinin kucağına verdi.(Halifelerin babasını al, götür!) buyurdu. Hz. Abbas, bunu işitip, gelip sorunca, (Evet, böyle söyledim. Bu çocuk halifelerin babasıdır. Onlar arasında seffah, Mehdi ve İsa aleyhisselamla namaz kılan bir kimse bulunacaktır) buyurdu. Abbasiyye devletinin başına çok halifeler geldi. Bunların hepsi, Abdullah bin Abbas’ın soyundan oldu.

24- 
Eshabından çok kimseye hayır dualar etmiş, hepsi kabul olunarak faydalarını görmüşlerdir.
Hz. Ali buyuruyor ki:
Resulullah beni Yemen’e kadı [Hakim] olarak göndermek istedi. Ya Resulallah! Ben kadılık yapmasını bilmiyorum dedim. Mübarek elini göğsüme koyup, (Ya Rabbi! Bunun kalbine doğru şeyleri bildir. Hep doğru söylemek nasip eyle!) buyurdu. Bundan sonra bana gelen şikayetçilerden doğru olanı hemen anlar, hak üzere hükmederdim.

25-
 Nabiga ismindeki meşhur şair şiirlerinden birkaçını okuyunca, Araplar arasında meşhur olan (Allahü teâlâ dişlerini dökmesin)duasını buyurdu. Nabiga yüz yaşına gelmişti. Dişleri ak ve berrak, inci gibi dizilmiş dururdu.

26-
 Amcası Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, Resulullahı çok üzdü. Çirkin şeyler söyledi. Buna çok üzülüp, (Ya Rabbi! Buna köpeklerinden birini musallat eyle!) buyurdu. Uteybe, Şam’a ticaret için giderken bir gece arkadaşlarının arasında yatıyordu. Bir aslan gelip arkadaşlarını koklayıp bıraktı. Sıra Uteybe’ye gelince, kaptı parçaladı.

27-
 Acem padişahı Hüsrev Pervize iman etmesi için mektup gönderdi. Alçak Hüsrev, mektubu parçaladı ve getiren elçiyi şehid eyledi. Peygamber efendimiz bunu işitince, çok üzüldü ve (Ya Rabbi! onun mülkünü parçala!) buyurdu. Resulullah hayatta iken Hüsrevi oğlu Şireveyh hançerle parçaladı. Hz. Ömer halife iken, acem memleketinin tamamını müslümanlar feth edip, Hüsrev’in nesli de, mülkü de kalmadı.

28-
 Allahü teâlâ, Habibini belalardan korurdu. Ebu Cehil, Resulullahın en büyük düşmanı idi. Kâbe-i muazzama yanında namaz kılarken, alçak Ebu Cehil, tam zamanıdır diyerek, bıçakla üzerine yürümek isterken, hemen geri dönüp kaçtı. Arkadaşları, niçin korktun dediklerinde, Muhammed ile aramızda ateş dolu bir hendek gördüm. Birçok kimse beni bekliyorlardı. Bir adım atsaydım, yakalayıp ateşe atacaklardı. Bunu müslümanlar işitip, Resulullah efendimize sorduklarında, (Allahü teâlânın melekleri, onu yakalayıp parçalayacaklardı) buyurdu.

29-
 Resulullah efendimiz bir gün abdest alıp, mestlerinden birini giyip, ikincisine mübarek elini uzatırken, bir kuş geldi. Bu mesti kapıp havada silkti. İçinden bir yılan düştü. Sonra kuş mesti yere bıraktı. Bugünden sonra, ayakkabı giyerken, önce silkelemek sünnet oldu.

30-
 Selman-ı Farisi, hak din aramak için, İran’dan çıkıp çeşitli memleketleri dolaşmaya başladı. Beni Kelb kabilesinden bir kervan ile Arabistan’a gelirken Vadi’-ul kura denilen mevkide hainlik edip bir yahudiye köle diye sattılar. Bu da, akrabası, Medineli bir yahudiye köle olarak sattı. Hicrette Resulullahın Medine’ye teşriflerini işitince, çok sevindi. Çünkü, kendisi nasrani âlimi idi. En son rehberi büyük bir âlimin tavsiyesi ile, ahir zaman Peygamberine iman etmek için Arabistan’a gelmişti. O âlim, Resulullahın vasıflarını öğretmiş, Onun hediye kabul edip, sadaka kabul etmediğini, iki omuzu arasında mühr-ü nübüvvet olduğunu ve pek çok mucizeleri olduğunu Selman’a bildirmişti. Selman-ı Farisi, Resulullaha sadakadır diyerek hurma getirdi. Resulullah onlardan hiç yemedi. Hediyedir diye bir tabakta yirmibeş kadar hurma getirdi. Resulullah efendimiz ondan yedi. Bütün Eshab-ı kiram da yediler. Yenilen hurma çekirdekleri bin kadardı. Resulullahın bu mucizesini de gördü. Ertesi gün bir cenaze defninde mühr-ü nübüvveti görmek arzu etti. Resulullah, bunu anlayıp mübarek gömleğini sıyırarak mühr-ü nübüvveti gösterdi. Selman hemen imana geldi. Birkaç sene sonra 300 hurma ağacı ile binaltıyüz dirhem altın ödemek şartı ile azat edilmesine söz kesildi. Resulullah bunu işitti. Mübarek elleri ile ikiyüzdoksandokuz hurma ağacı dikti. Ağaçlar o sene meyve vermeye başladı. Birini Ömer “radıyallahü teâlâ anh” dikmişti. Bu ağaç meyve vermedi. Resulullah efendimiz, bunu çıkarıp mübarek elleri ile tekrar dikti. Bu da hemen meyve verdi. Bir gazada, ganimet alınan, yumurta kadar altını Selman’a “radıyallahü teâlâ anh” verdiler. Resulullaha gelip, bu gayet azdır. Binaltıyüz gram çekmez dedi. Mübarek ellerine alıp tekrar Selman’a verdi. (Bunu sahibine götür) buyurdu. Yarısı ile efendisine olan borcunu ödedi. Yarısı da, Hz. Selman’a kaldı.

31-
 Kureyş kâfirlerinden Velid bin Mugire, As bin Vail, Haris bin Kays, Esved bin Yagus ve Esved bin Muttalib, Resulullaha cefa ve eziyet etmekte başkalarından aşırı gidiyorlardı. Cebrail aleyhisselam gelip, (Seninle alay edenlere cezalarını veririz…) mealindeki Hicr suresinin 95. âyetini getirip, Velidin ayağına, ikincisinin ökçesine, üçüncüsünün burnuna, dördüncüsünün başına, beşincisinin gözlerine işaret etti. Velid’in ayağına bir ok battı. Çok kibirli olduğundan, eğilerek oku çıkarıp atmak, kendine ağır geldi. Demiri topuk damarına batıp, siyatik hastalığına yakalandı. As’ın ökçesine diken battı. Tulum gibi şişti. Harisin burnundan devamlı kan geldi. Esved bir ağaç altında neşeli otururken, kafasını ağaca vurup, diğer Esved de, a’ma olup, hepsi helak oldular.

32-
 Devs kabilesinin reisi Tufeyl, hicretten önce, Mekke’de imana gelmişti. Kavmini imana davet için Resulullahtan bir alamet istedi.(Ya Rabbi! Buna bir âyet (delil) ihsan eyle) buyurdu. Tufeyl, kabilesine gidince, iki kaşı arasında bir nur parladı. Tufeyl, ya Rabbi! Bu alameti yüzümden giderip başka yerime koy. Bunu yüzümde görenlerden bazısı, kendi dinlerinden çıktığım için cezalandırıldığımı zannederler dedi. Duası kabul olup, nur yüzünden gitti. Elindeki kamçının ucunda kandil gibi parladı. Kabilesindekiler zamanla imana geldiler.

33-
 Hicretin yedinci senesinde Resulullah efendimiz, Habeş padişahı Necaşi’ye ve Rum imparatoru Herakliyus’a ve Acem padişahı Husrev’e ve Bizansın Mısır’daki valisi Mukavkas’e ve Şam’daki valisi Haris’e ve Umman Sultanı Semame’ye mektuplar göndererek, hepsini imana davet etti. Mektupları götüren elçiler, gittikleri yerin dillerini bilmiyorlardı. Ertesi sabah, o dilleri söylemeye başladılar.

(Mir’at-ı Kâinat)

Peygamber Efendimizin mucizeleri

Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) efendimizin güzellerden güzel bir kaç mucizesini sizlerle paylaşmak istedim. Sizinde bildiğiniz Mucizeleri varsa bu KONUYA cevap olarak yazabilirsiniz arkadaşlar. [Bekliyorum]

NOT: Yeri burası olmayabilir. Fakat ben şöyle düşündüm. Şimdi bu mucizeler bize çok garip ve ilginç gelebiliyor. Yani bizi şaşırtıyor. Keşke bizede görmek nasip olsaydı. Hepimizin ilgincine gideceği için burada bu konuyu paylaşmak istedim. Yalnış yer olduğunu düşünüyorsanız şimdiden kusura bakmayın. 

AY MUCİZESİ

Kureyşli müşrikler, Resûli Ekrem Efendimizin dâvasını tasdik eden birçok mucizeye şâhid oldukları hâlde, yine de inat ve inkârlarından vazgeçip ona sadâkat ellerini uzatmıyorlardı. Gördükleri her mucizeye bir kulp takarak nazarlarda küçük ve basit bir hâdiseymiş gibi göstermek isteyerek, hem kendilerini, hem de halkı aldatma yoluna gidiyorlardı. Zaman zaman da akıllarınca Resûli Ekrem’i güç durumda bırakmak niyetiyle kendilerince meydana gelmesini mümkün görmedikleri isteklerde bulunuyorlardı. “Eğer, gerçekten Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, şunu şunu yap, şunu şunu göster de görelim!” diyorlardı.

Bu istelerde bulunurken maksatları îman etmek değildi; bilâkis, Kâinatın Efendisini güç durumda bırakmaktı. Fakat, Cenâbı Hakk, müşriklere karşı Sevgili Resulünü hiçbir zaman güç durumda bırakmıyor ve hiçbir zaman muavenet ve muhafazasını üzerinden eksik etmiyordu!

Yine bir gün, ileri gelenlerinden Ebû Cehil, Velid b. Muğire gibilerin de içinde bulunduğu bir grup müşrik, Peygamber Efendimize gelerek, “Eğer sen, gerçekten söylediğin gibi Allah tarafından vazifelendirilmiş bir peygamber isen, bize Ay’ı ikiye ayır; öyle ki, yarısı Ebû Kubeys Dağı, diğer yarısı Kuaykıan Dağı üzerinde görülsün!” dediler.

Resûli Ekrem Efendimiz, “Şayet bunu yaparsam îman eder misiniz?” diye sordu.

Onlar, “Evet, îman ederiz.” dediler.

Dâvasında haklı ve doğıru olduğunu göstermek için mucizeyi istemek, peygamberin vazifesidir; istenilen mucizeyi yaratan ise Cenâbı Hakk’tır.

Ay’ın bedir hâliydi; yâni en güzel göründüğü 14. gecesiydi.

Kâinatın Efendisi, Allah’ın emir ve iradesi dairesinde hareket eden Ay’a şehâdet parmağıyla işaret etti.

Bu işareti Nebevî kâfi geldi ve Ay ikiye ayrıldı; öyle ki, yarısı müşriklerin istedikleri gibi Ebû Kubeys Dağı üzerinde, diğer yarısı ise Kuaykıan Dağı üstünde iki parça hâlinde göründü!

Resûli Kibriya Efendimiz, orada bulunan halka, “Şâhid olunuz! Şâhid olunuz!”306 diye seslendi.

Bu apaçık mucize karşısında da müşrikler, inat ve inkârlarından vazgeçmediler; üstelik, “Bu da Ebû Kebşe’nin oğlunun bir sihridir.”307 diyerek asılsız bir te’vilde bulunup kendi kendilerini aldatma ve teselli etme yoluna saptılar. Gözleri önünde cereyan eden hâdiseyi elbette inkâr edemezlerdi. İnkâr edemedikleri için de, çıkar yol olarak “Sihirdir.” demek zorunda kalıyorlardı!

O Mubarek Parmaklarından sular boşaldı.

Peygamber efendimiz bazı gazalarında, susuz kalındığı zaman, mübarek elini bir kaptaki suya sokmuş, parmakları arasından su akarak, suyun bulunduğu kap devamlı taşmıştır. Bazen seksen, bazen üçyüz, bazen binbeşyüz, Tebük Gazasında ise, yetmiş bin kimsenin hepsi ve hayvanları, bu sudan içmişler ve kullanmışlardır. Mübarek elini sudan çıkarınca akması durmuştur.

Koyun dile gelmiş ve “Beni yeme Ya Resulallah” Demiş.

Hayber gazasında, önüne zehirlenmiş koyun kebabı koyduklarında, (Ya Resulallah, beni yeme, ben zehirliyim) sesi işitildi.

Hurma Kütüğü Ağlıyor 

Medine’de, mescid-i nebevide dikili bir hurma kütüğü vardı. Resulullah hutbe okurken, bu direğe dayanırdı. Buna Hannane denirdi. Minber yapılınca, Hannane’nin yanına gitmedi. Ondan ağlama seslerini, bütün cemaat işittiler. Minberden inip, Hannane’ye sarıldı. Sesi kesildi. (Eğer sarılmasaydım, benim ayrılığımdan kıyamete kadar ağlardı) buyurdu.

Köylüyü İmana davet etti ve Olanlar oldu.

Bir gün, bir köylüyü imana davet etti. Müslüman bir komşumun vefat etmiş kızını diriltirsen, iman ederim dedi. Mezarına gittiler. İsmini söyleyerek kızı çağırdı. Kabir içinden ses işitildi ve dışarı çıktı. (Dünyaya gelmek ister misin?) buyurdu. (Ya Resulallah! Dünyaya gelmek istemem. Burada babamın evindekinden daha rahatım. Müslümanın ahireti, dünyasından daha iyi) dedi. Köylü bunu görünce, hemen imana geldi.

Körün gözleri AÇILDI

Tirmizi ve Nesai’nin (Sünen) kitaplarında diyor ki, iki gözü a’ma bir kimse gelip, ya Resulallah, Allahü teâlâya dua et, gözlerim açılsın dedi. (Kusursuz bir abdest al! Sonra Ya Rabbi! Sana yalvarıyorum. Sevgili Peygamberin Muhammed aleyhisselamı araya koyarak, senden istiyorum. Ey çok sevdiğim Peygamberim Muhammed aleyhisselam! Seni vesile ederek, Rabbime yalvarıyorum. Senin hatırın için kabul etmesini istiyorum. Ya Rabbi! Bu yüce Peygamberi bana şefaatçi eyle! Onun hürmetine duamı kabul et!) duasını okumasını buyurdu. Adam, abdest alıp dua etti. Hemen gözleri açıldı. Bu duayı müslümanlar, her zaman okumuşlar ve maksatlarına kavuşmuşlardır.

Peygamber Efendimize getirilen BAL

Bir kadın, hediye olarak bal gönderdi. Balı kabul edip, boş kabı geri gönderdi. Kap bal ile dolu olarak geri geldi. Kadın gelerek, (ya Resulallah! Hediyemi niçin kabul etmediniz?Acaba günahım nedir?) dedi. (Senin hediyeni kabul ettik. Gördüğün bal, Allahü teâlânın hediyene verdiği berekettir) buyurdu. Kadın çocukları ile aylarca yediler. Hiç eksilmedi. Bir gün yanılarak balı başka bir kaba koydular. Oradan yiyerek bitirdiler. Bunu, Resulullaha haber verdiler. (Gönderdiğim kapta kalsaydı, dünya durdukça yerlerdi, hiç eksilmezdi) buyurdu.

Bilmedikleri dili İman yüzü suyu Hurmetine Öğrendiler !!!

Hicretin yedinci senesinde Resulullah efendimiz, Habeş padişahı Necaşi’ye ve Rum imparatoru Herakliyus’a ve Acem padişahı Husrev’e ve Bizansın Mısır’daki valisi Mukavkas’e ve Şam’daki valisi Haris’e ve Umman Sultanı Semame’ye mektuplar göndererek, hepsini imana davet etti. Mektupları götüren elçiler, gittikleri yerin dillerini bilmiyorlardı. Ertesi sabah, o dilleri söylemeye başladılar.

Dilerim ki Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) bütün müslümanların ve bütün insanlığın ahir zamanda şefaatçisi olur inşallah. (AMİN)

PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN MUCİZELERİ

arih boyunca yaşamış olan tüm topluluklara Allah Kendi Katından seçip beğendiği bir elçi göndermiş, insanlara dünyada ve ahirette güzel bir hayat yaşamanın yollarını göstermiştir. Kuran’da bunun, iman edenler için büyük bir lütuf ve rahmet olduğu bildirilmiştir:

Andolsun ki Allah, müminlere, içlerinde kendilerinden onlara bir peygamber göndermekle lütufta bulunmuştur. (Ki O) Onlara ayetlerini okuyor, onları arındırıyor ve onlara Kitab’ı ve hikmeti öğretiyor. Ondan önce ise onlar apaçık bir sapıklık içindeydiler. (Al-i İmran Suresi, 164)

Biz seni alemler için yalnızca bir rahmet olarak gönderdik. (Enbiya Suresi, 107)

Gönderildikleri toplumlar için büyük birer lütuf olan elçiler insanlara doğru yolu göstermiş, onların karanlıklardan aydınlığa çıkmalarına vesile olmuş, tüm kainatı yoktan var eden Rabbimiz’in emirlerini insanlara tebliğ etmişlerdir. Huzur, güvenlik, barış ve adalet dolu bir hayatın ancak din ahlakının eksiksiz yaşanmasıyla mümkün olabileceğini insanlara anlatmışlardır. Ancak Kuran’da bildirilen “…Ancak insanların çoğu iman etmezler.” (Rad Suresi, 1) ayetinin bir tecellisi olarak, tarih boyunca, elçilerin kendileri için ne kadar büyük bir rahmet olduğunu takdir edip iman edenlerin sayısı az olmuştur.

Allah’ın mübarek elçileri, Kuran’da Hz. Muhammed (sav) için “Sen şiddetle arzu etsen bile, insanların çoğu iman edecek değildir.” (Yusuf Suresi, 103) ayetiyle de bildirildiği gibi, insanların iman etmelerini içten arzu etmişlerdir. Dünyada ve ahirette nimete kavuşmaları, olabilecek en güzel ve en mutlu hayatı yaşayabilmeleri için onları doğruya çağırmışlardır. Buna karşılık insanlardan hiçbir ücret talep etmemişler, yalnızca onların iman etmelerini ve güzel ahlaklı olmalarını istemişlerdir. Samimi Allah korkuları ve üstün ahlakları nedeniyle yaşamlarını bu uğurda şerefle geçirmişlerdir. Yine hiçbir çıkarları olmadığı halde, insanlara imanı ve güzel ahlakı sevdirebilmek için çok büyük zorluklarla karşı karşıya kalmış, türlü olaylarla denenmişlerdir. Ancak zorluk gibi görünen tüm olaylar, onların imanlarını ve şevklerini daha da artırmıştır. Allah’ın İlahi yardımı ve desteğiyle büyük bir cesaret örneği sergilemiş ve sonucunda da Allah’ın izniyle galip gelen daima onlar olmuşlardır. Rabbimiz Kuran’da şöyle buyurmuştur:

Allah, yazmıştır: “Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de.” Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)

Allah, ihlaslarına, sadakatlerine, sabırlarına, samimiyetlerine ve tevekküllerine karşılık bu kutlu şahısların kalplerine güven ve huzur duygusu indirmiş, onları maddi ve manevi yönden güçlü kılmış ve inkar edenlerin onlar aleyhindeki tuzaklarını bozmuştur. Kuran’da Allah’ın peygamberlerine olan desteği ve koruması şöyle bildirilmektedir:

Şüphesiz, Biz elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahidlerin (şahidlik için) duracakları gün elbette yardım edeceğiz. (Mümin Suresi, 51)

Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah kafir olan bir topluluğu hidayete erdirmez. (Maide Suresi, 67)

İnkar edenlerin Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in hayatına son vermek amacıyla düzenledikleri tuzak karşısında ise Allah, Peygamberimiz (sav)’e olan desteğini şöyle haber vermiştir:

Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)

Kuran’ın birçok ayetinde de bildirildiği gibi Allah, elçilerini karşılaştıkları her türlü zorluğa, tuzağa, sıkıntıya karşı korumuş, bu mübarek şahısların üzerindeki nimet ve bereketini artırmış, her zorluğun ardından onlara bir çıkış yolu yaratmıştır. İçerisinde bulundukları zor şartlarda Allah, elçilerinin cesaretlerini ve güçlerini artırmış, üzerlerindeki yükün ağırlığını hafifletmiş, rahmetini hatırlatarak kalplerini kuvvetlendirmiştir.

Rabbimiz bazı elçilerini de mucizeler bahşederek desteklemiştir. Rabbimiz’in büyük bir nimeti olan bu mucizeler insanlarda çok büyük bir etki oluşturmuş; müminlerin hidayetlerini ve şevklerini daha da artırırken, pek çok kişinin de imanına vesile olmuştur.

RABBİMİZ’İN PEYGAMBERLERE BAHŞETTİĞİ MUCİZELER


Şüphesiz, Biz elçilerimize ve iman edenlere dünya hayatında ve şahidlerin (şahidlik için) duracakları gün elbette yardım edeceğiz.
(Mümin Suresi, 51)

Rabbimiz, kimi zaman elçilerini inkar edenlerin ve müşriklerin tuzaklarından korumak, kimi zaman da insanların imanına vesile olması için bazı peygamberlerine mucizeler lütfetmiştir. Kuran-ı Kerim’de, Yüce Allah’ın mucizelerle desteklediği peygamberlerin tebliğleri, hayatları ve inkarcılara karşı verdikleri mücadele detaylı olarak bildirilmiştir. Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), Hz. Musa, Hz. İbrahim ve Hz. İsa, Rabbimiz’in mucizeler bahşettiği mübarek elçilerindendir.

Örneğin Hz. İbrahim’i ateşe atmak isteyen inkarcıların tuzakları Rabbimiz’in mucizesiyle bozulmuştur. Allah, “Biz de dedik ki: “Ey ateş, İbrahim’e karşı soğuk ve esenlik ol.” (Enbiya Suresi, 69) ayetiyle de haber verdiği gibi, ateşe Hz. İbrahim’e esenlik olmasını emretmiştir. Böylece Rabbimiz’in mucizesiyle, inkar edenlerin Hz. İbrahim aleyhinde kurdukları tuzak yerle bir olmuştur. Kuran’da Allah’ın elçilerinden bazılarına bahşettiği diğer mucizeler şu şekilde haber verilmektedir:

Hz. İsa’nın kavmine gösterdiği mucizeler

Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğulları’na apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkara sapanlar, “Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi (de) İsrailoğulları’nı senden geri püskürtmüştüm.” (Maide Suresi, 110)


Allah, yazmıştır: “Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de.” Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır.
(Mücadele Suresi, 21)

İsrailoğulları’na elçi kılacak. (O, İsrailoğulları’na şöyle diyecek:) “Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah’ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah’ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir ayet vardır.” (Al-i İmran Suresi, 49)

Hz. Musa’nın asasının ejderhaya dönüşmesi ve karşısındakilerin hilelerini yutması

(Firavun) Dedi ki: “Eğer gerçekten bir ayet getirmişsen ve doğru sözlülerden isen, bu durumda onu getir (bakalım).” Böylelikle (Musa) asasını fırlatınca, anında apaçık bir ejderha oluverdi. (Araf Suresi, 106- 107)

Sağ elindekini atıver, onların yaptıklarını yutacaktır; çünkü onların yaptıkları yalnızca bir büyücü hilesidir. Büyücü ise nereye varsa kurtulamaz. (Taha Suresi, 69)

Hz. Musa’nın elinin bembeyaz olması

Elini koltuğuna sok, bir hastalık olmadan, başka bir mucize (ayet) olarak bembeyaz bir durumda çıksın. Öyle ki sana büyük mucizelerimizden (birini) göstermiş olalım. (Taha Suresi, 22-23)


Onu istediğimizde herhangi bir şey için sözümüz, ona yalnızca “Ol” demekten ibarettir; o da hemen oluverir.
(Nahl Suresi, 40)

Hz. Musa’nın asasıyla vurarak denizde yol açması

İki topluluk birbirini gördükleri zaman Musa’nın adamları: “Gerçekten yakalandık” dediler. (Musa:) “Hayır” dedi. “Şüphesiz Rabbim, benimle beraberdir; bana yol gösterecektir.” Bunun üzerine Musa’ya: “Asanla denize vur” diye vahyettik. (Vurdu ve) Deniz hemencecik yarılıverdi de her parçası kocaman bir dağ gibi oldu. Ötekileri de buraya yaklaştırdık. Musa’yı ve onunla birlikte olanların hepsini kurtarmış olduk. Sonra ötekileri suda boğduk. (Şuara Suresi, 61-66)

Hz. İbrahim’in parçaladığı kuşların ona canlı olarak geri gelmeleri

Hani İbrahim: “Rabbim, bana ölüleri nasıl dirilttiğini göster” demişti. (Allah ona:) “İnanmıyor musun?” deyince, “Hayır (inandım), ancak kalbimin tatmin olması için” dedi. “Öyleyse, dört kuş tut. Onları kendine alıştır, sonra onları (parçalayıp) her bir parçasını bir dağın üzerine bırak, sonra da onları çağır. Sana koşarak gelirler. Bil ki, şüphesiz Allah, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Bakara Suresi, 260)


Floris Van Dijck (1575-1651)’in “Peynir ve meyveli sofra” isimli tablosu, Amsterdam, Rijksmuseum.

Hz. Meryem’in yanında hep hazır yiyecek olması

… Zekeriya her ne zaman mihraba girdiyse, yanında bir yiyecek buldu: “Meryem, bu sana nereden geldi?” deyince, “Bu, Allah Katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verendir” dedi. (Al-i İmran Suresi, 37)

Hz. Yunus’un balık tarafından yutulduktan sonra mucizevi şekilde kurtulması

Şüphesiz Yunus da gönderilmiş (elçi)lerdendi. Hani o, dolu bir gemiye kaçmıştı. Böylece kur’aya katılmıştı da, kaybedenlerden olmuştu. Derken onu balık yutmuştu, oysa o kınanmıştı. Eğer (Allah’ı çokça) tesbih edenlerden olmasaydı, Onun karnında (insanların) dirilip-kaldırılacakları güne kadar kalakalmıştı. Sonunda o hasta bir durumdayken çıplak bir yere (sahile) attık. (Saffat Suresi, 139-145)

Hz. Zekeriya’nın ilerlemiş yaşında çocukla müjdelenmesi

Orada Zekeriya Rabbine dua etti: “Rabbim, bana Katından tertemiz bir soy armağan et. Doğrusu Sen, duaları işitensin” dedi. O mihrapta namaz kılarken, melekler ona seslendi: “Allah, sana Yahya’yı müjdeler. O, Allah’tan olan bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayan, efendi, iffetli ve salihlerden bir peygamberdir.” Dedi ki: “Rabbim, bana gerçekten ihtiyarlık ulaşmışken ve karım da kısırken nasıl bir oğlum olabilir?” “Böyledir” dedi, “Allah dilediğini yapar.” (Al-i İmran Suresi, 38-40)


Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet gelse, kesin olarak ona inanacaklarına dair Allah’a yemin ettiler. De ki: “Ayetler, ancak Allah Katındadır; onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil misiniz?
(Enam Suresi, 109)

Kuran ayetlerinde, yukarıda yer verilenlerin dışında daha birçok mucize haber verilmektedir. Rabbimiz’in bize haber verdiği bu mucizeler, tüm kainatın sahibi, sonsuz güç ve kudret sahibi olan Rabbimiz’in dilemesiyle meydana gelmektedir. Her bir mucize Allah’ın “Ol” emriyle ve Allah’ın dilediği şekilde gerçekleşmektedir. Allah bir Kuran ayetinde şu şekilde buyurmaktadır:

Andolsun, senden önce de elçiler gönderdik, onlara eşler ve çocuklar verdik. Allah’ın izni olmaksızın (hiç) bir elçiye herhangi bir ayeti (mucizeyi) getirmek olacak iş değildi. Her ecel (tesbit edilmiş süre) için bir kitap (yazı, hüküm, son) vardır. (Ra’d Suresi, 38)

Maide Suresi’nde de Hz. İsa’nın, mucizeleri “Allah’ın izniyle” gerçekleştirdiği haber verilmektedir:

Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa, sana ve annene olan nimetimi hatırla. Ben seni Ruhu’l-Kudüs ile destekledim, beşikte iken de, yetişkin iken de insanlarla konuşuyordun. Sana Kitab’ı, hikmeti, Tevrat’ı ve İncil’i öğrettim. İznimle çamurdan kuş biçiminde (bir şeyi) oluşturuyordun da (yine) iznimle ona üfürdüğünde bir kuş oluveriyordu. Doğuştan kör olanı, alacalıyı iznimle iyileştiriyordun, (yine) Benim iznimle ölüleri (hayata) çıkarıyordun. İsrailoğulları’na apaçık belgelerle geldiğinde onlardan inkara sapanlar, “Şüphesiz bu apaçık bir sihirdir” demişlerdi (de) İsrailoğulları’nı senden geri püskürtmüştüm.” (Maide Suresi, 110)

Peygamberlerin hepsi Rabbimiz’e teslim olmuş, yüksek ahlaklı, alemlere üstün ve örnek kılınmış, mübarek kimselerdir. Tüm insanlar gibi onlar da Rabbimiz’in huzurunda aciz ve muhtaçtırlar. Allah tüm kainatı yoktan var eden, tüm varlıklar üzerinde mutlak güç ve hakimiyet sahibi olandır. Canlı cansız herşeyin kontrolü Allah’a aittir. Tüm kainat, göklerde ve yerde bulunan canlı – cansız herşey: tüm insanlar, hayvanlar, bitkiler, eşyalar Allah’a aittir. Hepsini yaratan alemlerin Rabbi olan Allah’tır. Herşey O’nun emriyle hareket eder, o dilediği sürece varlığını sürdürebilir.

Tüm canlı varlıkları besleyen, onlara gökten ve yerden rızık veren, yeri yeşerten, geceyi karartan, Güneş’i parlak bir ışık kılan, mevsimleri var eden Yüce Allah’tır. Dünyanın yaratılışından itibaren yaşamış olan tüm insanları yaratan Allah’tır. Canlı ya da cansız herşey varlığını Allah’a borçludur ve tüm varlığıyla O’na muhtaçtır. Rabbimiz’in insanlar arasından seçip elçilik göreviyle şereflendirdiği peygamberleri de Allah’ın yarattığı ve O’nun emriyle hareket eden, Allah’a muhtaç insanlardır. Gösterdikleri mucizeler de sadece Allah’ın dilemesiyle meydana gelmektedir.

Enbiya Suresi’nde Rabbimiz’in sonsuz gücü şu şekilde haber verilmektedir:

Göklerde ve yerde kim varsa O’nundur. O’nun yanında olanlar, O’na ibadet etmekte büyüklüğe kapılmazlar ve yorgunluk duymazlar. Gece ve gündüz, hiç durmaksızın tesbih ederler. Yoksa onlar, yerden birtakım ilahlar edindiler de, onlar mı (ölüleri) diriltecekler? Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilahlar olsaydı, elbette, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın Rabbi olan Allah onların nitelendiregeldikleri şeylerden Yücedir. O, yaptıklarından sorulmaz, oysa onlar sorguya çekilirler. Yoksa O’ndan başka ilahlar mı edindiler? De ki: “Kesin-kanıt (burhan)ınızı getirin. İşte benimle birlikte olanların zikri (Kitab’ı) ve benden öncekilerin de zikri.” Hayır, onların çoğu hakkı bilmiyorlar, bundan dolayı yüz çeviriyorlar. (Enbiya Suresi, 19-24)

Bizim bu kitaptaki amacımız da Allah’ın, üstün ahlakı, derin imanı, her tavrı ve sözüyle insanlara örnek kıldığı mübarek Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in mucizelerinden bazılarını insanlara hatırlatmaktır. Peygamberimiz (sav), Allah’ın izniyle, hayatı boyunca insanlara birçok mucize göstermiştir. Bu mucizelerden bazılarına sadece sahabeler şahit olurlarken, bir kısmı ise inkar edenlerin çok büyük bir bölümü tarafından görülmüştür.

Peygamberimiz (sav)’in mucizelerinin bir kısmı Kuran ayetlerinde, bir bölümü de Peygamber (sav)’in hadislerinde ve İslam alimlerinin çeşitli açıklamalarında aktarılmaktadır. Amacımız, alemlere rahmet olarak gönderilen bu mübarek insanın mucizevi yönlerini insanlara göstermek ve onları Kuran-ı Kerim’i ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetini kendilerine rehber edinmeye davet etmektir.

ALLAH’IN PEYGAMBERİMİZ (SAV)’E
BAHŞETTİĞİ MUCİZELER

eygamber Efendimiz (sav) Allah’ın, “… Ancak o, Allah’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur…” (Ahzab Suresi, 40) ayetiyle bildirdiği gibi insanlar için son peygamber olarak gönderilen, Allah’ın en son hak kitabını vahyettiği, güzel ahlakı, takvası, Allah’a olan yakınlığı ile insanlara örnek kıldığı mübarek bir insandır. O, Allah’ın dostu, müminlerin de dostu ve velisidir. Allah’ın, “Gerçek şu ki, Biz senin üzerine ‘oldukça ağır’ bir söz (vahy) bırakacağız” (Müzzemmil Suresi, 5) ayetiyle de bildirdiği gibi Peygamberimiz (sav)’e çok büyük bir sorumluluk vermiştir. Peygamberimiz (sav) ise, Allah’a olan güçlü imanıyla, kendisine verilen bu sorumluluğu en güzel şekilde yerine getirmiş, insanları Allah’ın yoluna davet etmiş ve tüm inananların yol göstericisi olmuştur.

Kitabın girişinde de belirttiğimiz gibi Rabbimiz pek çok elçisine harikulade mucizelerle lütufta bulunmuştur. Yüce Allah, kıymetli Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’i de Kendi Katından birçok mucizeyle desteklemiştir. Bu mucizelerden en büyüğü ise hiç şüphesiz, Rabbimiz’in insanlara bir hidayet rehberi olarak gönderdiği Kuran-ı Kerim’dir. Rabbimiz Kuran’ı Peygamberimiz (sav)’in kalbine vahyetmiştir.

Peygamberimiz (sav)’in kalbine bırakılan vahiy

İslami ve tarihi kaynaklara göre sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) 40 yaşlarında peygamberlikle şereflendirilmiştir. Ancak Peygamberimiz (sav) vahiy almaya başlamadan önce de birçok mucizevi olay gerçekleşmiştir. Bu mucizelerden biri Peygamberimiz (sav)’in geceleri gördüğü rüyaların aynı şekilde gerçekleşmesidir. Hadislerde bildirildiğine göre “salih rüyalar” yaklaşık 6 ay sürmüştür. Büyük İslam alimi İmam Suyuti, Olağanüstü Yönleriyle Peygamberimiz adlı önemli eserinde bu rüyaları şu şekilde aktarmaktadır:

Allah Resulü (sav)’ne indirilen vahyin başlangıcı, uykuda gördüğü salih rüya şeklinde olmuştur. Gördüğü her rüya sabah aydınlığı gibi gerçek çıkıyordu…1

Hadislerde bildirildiğine göre, Peygamberimiz (sav) 40 yaşlarına geldiğinde sık sık Mekke’ye 12 kilometre uzaklıkta bulunan “Nur” dağındaki “Hira” mağarasına gider, tek başına kalırdı. Hira mağarasına yalnızlığa (uzlete) çekilişinin üçüncü yılının Ramazan ayında, Yüce Rabbimiz Hz. Muhammed (sav)’e peygamberlik ihsan etti. Cebrail, Allah’ın izniyle, Peygamberimiz (sav)’e göründü ve ona Kuran-ı Kerim’den bazı ayetler indirdi. İlk vahyin günü, Miladi 10 Ağustos 610 tarihine rastgelen, 21 Ramazan Pazartesi gecesi olarak bildirilmektedir.

Allah Cebrail’i vesile kılarak kutlu elçisine İslam dinini vahyetmiştir. Hiç şüphesiz bu, Rabbimiz’in çok büyük bir lütfudur. Peygamber Efendimiz (sav) de derin imanı, Allah korkusu, takvası, üstün ahlakıyla buna layık ve ehil, mübarek bir insandır. Yüce Allah bir ayetinde şöyle buyurmaktadır:

(Vahyi sende bırakan) Rabbin rahmetinden başka(sı değildir). Şüphesiz O’nun lütfu senin üzerinde çok büyüktür. (İsra Suresi, 87)

Allah bir diğer ayetinde de şu şekilde bildirmiştir:

Kitabın sana (kalbine vahy ile) bırakılacağını umud etmezdin; (bu,) Rabbinden ancak bir rahmettir… (Kasas Suresi, 86)


Hicri 1205 (M.1790) tarihli Kuran-ı Kerim. Nesih hatla yazılı. Serlevhası klasik tarzda tezhipli. Her sayfası 17 satır. Altın cetvelli. Döneme ait deri cildi. (Süleyman Tevfik)

Peygamberlik makamıyla şereflendirilmeden önceki altı ay boyunca gördüğü rüyaların aynı şekilde çıkması, Sevgili Peygamberimiz (sav)’in Allah Katında seçilmiş olduğunun delillerinden biridir. İslam alimleri bu durumu, Allah’ın insanlara gönderdiği son peygamberini bu büyük göreve “uykusunda hazırladığı” şeklinde yorumlamaktadırlar. Bu “salih rüyaların” ardından, Allah’tan aldığı ilk vahiyle Peygamber Efendimiz (sav) tüm insanlara bir hidayet önderi kılınmıştır. Daha sonra da çok büyük bir kararlılıkla, vefat edene kadar, insanları Allah’a ve O’nun yoluna davet etmiştir. Peygamberimiz (sav)’in ilk vahiy alışı öncesindeki mucizevi olaylar hadislerde şöyle anlatılmaktadır:

Hz. Ayşe anlatıyor: “Resulullah aleyhissalatu vesselam’a vahiy olarak ilk başlayan şey uykuda gördüğü salih rüyalar idi. Rüyada her ne görürse, sabah aydınlığı gibi aynen vukua geliyordu. (Bu esnada) ona yalnızlık sevdirilmişti. Hira mağarasına çekilip orada, ailesine dönmeksizin birkaç gece tek başına kalıp, tahannüs’de (ibadette) bulunuyordu. Bu maksadla yanına azık alıyor, azığı tükenince Hz. Hatice (ra)’ya dönüyor, yine aynı şekilde azık alıp tekrar gidiyordu. Bu hal, kendisine Hira mağarasında Hak gelinceye kadar devam etti. Bir gün ona melek gelip:

- “Oku!” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm:

- “Ben okuma bilmiyorum!” cevabını verdi. (Aleyhissalâtu vesselâm hâdisenin gerisini şöyle anlatır:

- “Ben okuma bilmiyorum deyince melek beni tutup kucakladı, takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar:

- “Oku!” dedi. Ben tekrar:

- “Okuma bilmiyorum!” dedim. Beni ikinci defa kucaklayıp takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve: “Oku!” dedi. Ben yine: “Okuma bilmiyorum!” dedim. Beni tekrar alıp, üçüncü sefer takatım kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve:

- “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir kan pıhtısından yarattı. Oku! Rabbin kerimdir, o kalemle öğretti. İnsana bilmediğini öğretti” (Alâk Suresi 1-5) dedi.

Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm bu vahiyleri öğrenmiş olarak döndü…2

Kuran’da da, Peygamberimiz (sav)’in Cebrail ile görüşmesi ve Kuran ayetlerinin kendisine bildirilmesi birçok ayetle haber verilmektedir. Necm Suresi’nde Peygamberimiz (sav)’e Kuran’ı öğretenin Cebrail olduğu şu şekilde bildirilmektedir:

Sahibiniz (arkadaşınız olan peygamber) sapmadı ve azmadı.

O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.

O (söyledikleri), yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.

Ona (bu Kur’an’ı) üstün (oldukça çetin) bir güç sahibi (Cebrail) öğretmiştir. (Necm Suresi, 2-5)

Bu ayetlerin devamındaki ayetlerde de Cebrail’in Kuran’ı Kerim’i, Peygamberimiz (sav)’e öğretmesi sırasındaki harikulade olaylar şöyle haber verilmektedir:

(Ki O,) Görünümüyle çarpıcı bir güzelliğe sahiptir. Hemen doğruldu.

O, en yüksek bir ufuktaydı.

Sonra yaklaştı, derken sarkıverdi.

Nitekim (ikisi arasındaki uzaklık) iki yay kadar (oldu) veya daha yakınlaştı.

Böylece O’nun kuluna vahyettiğini vahyetti.

Onun gördüğünü gönül yalanlamadı.

Yine de siz gördüğü (şey) üzerinde onunla tartışacak mısınız? (Necm Suresi, 6-12)


(Vahyi sende bırakan) Rabbin rahmetinden başka(sı değildir). Şüphesiz O’nun lütfu senin üzerinde
çok büyüktür.
(İsra Suresi, 87)

Daha birçok ayette de Kuran’ı indirenin Cebrail olduğu haber verilmektedir. Bu ayetlerde Cebrail için “Ruhu’l Kudüs” ve “Ruhu’l Emin” şeklinde de buyurulmaktadır:

Kendisiyle Allah’ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip Kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, Yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir. (Şura Suresi, 51)

De ki: “Cibril’e kim düşman ise, (bilsin ki) gerçekten onu (Kitab’ı), Allah’ın izniyle kendinden öncekileri doğrulayıcı ve mü’minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur. (Bakara Suresi, 97)

De ki: “İman edenleri sağlamlaştırmak, Müslümanlara bir müjde ve hidayet olmak üzere, onu (Kur’an’ı) hak olarak Rabbinden Ruhu’l-Kudüs indirmiştir.” (Nahl Suresi, 102)

Gerçekten o (Kur’an), alemlerin Rabbinin (bir) indirmesidir. Onu Ruhu’l-Emin indirdi. Uyarıcılardan olman için, senin kalbinin üzerine (indirmiştir). (Şuara Suresi, 192-194)

Kendisine Cebrail tarafından vahyedilen ilk ayetlerden sonra Peygamberimiz (sav)’e gelen vahyin belli bir süre kesildiği rivayet edilmektedir. Hadislerde vahyin kesilmesinden sonra ilk olarak Müddessir Suresi’nin ilk ayetlerinin Peygamber Efendimiz (sav)’e vahyolunduğu ve kendisinin tebliğ görevine bu ayetlerin vahyinden sonra başladığı haber verilmiştir.3 Bundan sonra Allah’ın verdiği emirle, Peygamberimiz (sav) insanlara yalnızca Allah’a iman etmeyi, O’na kesinlikle şirk koşmamayı anlattı. Müddessir Suresi’ndeki ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:

Ey bürünüp örtünen, Kalk (ve) bundan böyle uyar. Rabbini tekbir et (yücelt) (Müddessir Suresi, 1-3)


Kendilerine okunmakta olan Kitab’ı sana indirmemiz onlara yetmiyor mu? Şüphesiz, bunda iman eden bir kavim için gerçekten bir rahmet ve bir öğüt (zikir) vardır.
(Ankebut Suresi, 51)

Görüldüğü gibi, Şuara Suresi’nin 194. ayetinde vahyin Peygamberimiz (sav)’in kalbine indirildiği haber verilmektedir. Ala Suresi’nin 6. ayetinde ise Allah, “Sana okutacağız, sen de unutmayacaksın” buyurarak, Peygamber Efendimiz (sav)’e Kuran’ı Kendisi’nin ezberleteceğini bildirmektedir. Kuran’ın tüm ayetlerini bu şekilde öğrenmesi Rabbimiz’in Peygamberimiz (sav)’e bahşettiği mucizelerinden biridir.

Kuran ayetleri Peygamberimiz (sav)’in kalbine yerleştirilmiş, kendisi tüm hayatı boyunca Kuran ayetleriyle tebliğ yapmıştır. Allah, Ala Suresi’nin 8. ayetinde “Ve seni kolay olan için başarılı kılacağız” buyurarak Peygamberimiz (sav)’e yardım ettiğini ve Katından bir nimet olarak onu başarılı kılacağını müjdelemiştir.

Rabbimiz, “…İman edenlere yardım etmek ise, Bizim üzerimizde bir haktır” (Rum Suresi, 47) ayetiyle de bildirdiği gibi mübarek elçisine hep yardım etmiştir. Bu kutlu şahsın kalbine ferahlık vermiş, aklında, ilminde, hafızasında harikuladelikler yaratmıştır.

Allah Kıyamet Suresi’nde de Kuran ayetlerini Peygamberimiz (sav)’e okutan ve unutturmayanın Kendisi olduğunu bildirmiştir:

Onu (Kur’an’ı, kavrayıp belletmek için) aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip-durma. Şüphesiz, onu (kalbinde) toplamak ve onu (sana) okutmak Bize ait (bir iş)tir. Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de onun okunuşunu izle. Sonra muhakkak onu açıklamak Bize ait (bir iş)tir. (Kıyamet Suresi, 16-19)

Ayetlerde de görüldüğü gibi, Allah özel olarak Kuran ayetlerini Peygamberimiz (sav)’in hafızasına yerleştirmiştir. Allah bir başka ayette Peygamberimiz (sav)’e şöyle buyurmuştur:

Hak olan, biricik hükümdar olan Allah Yücedir. Onun vahyi sana gelip-tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada) acele etme ve de ki: “Rabbim, ilmimi arttır.” (Taha Suresi, 114)

Peygamberimiz (sav) Allah’a olan coşkulu imanı, derin sevgisiyle Rabbimiz’in bütün emirlerine gönülden boyun eğmiştir. Allah da onu güçlü ve başarılı kılmış, ona pek çok nimet bahşetmiş, dünyada ve ahirette seçkinlerden kılmıştır.

Peygamberimiz (sav)’e vahyin geldiği sırada şahit olunanlar


Kendisinde şüphe olmayan bu Kitab’ın indirilişi alemlerin Rabbi tarafındandır.
(Secde Suresi, 2)

Allah Müzzemmil Suresi’nde Peygamber Efendimiz (sav)’e gece kalkıp vahiy için hazırlık yapmasını buyurmuş, vahyin ne kadar ağır bir söz olduğunu haber vermiştir:

Ey örtüsüne bürünen,

Az bir kısmı hariç olmak üzere, geceleyin kalk:

(Gecenin) Yarısı kadar. Ya da ondan biraz eksilt.

Veya üzerine ilave et. Ve Kur’an’ı belli bir düzen içinde (tertil üzere) oku.

Gerçek şu ki, Biz senin üzerine ‘oldukça ağır’ bir söz (vahy) bırakacağız.

Doğrusu gece neşesi (gece ibadeti, insanın iç dünyasında uyandırdığı) etki bakımından daha kuvvetli, okumak bakımından daha sağlamdır.

Çünkü gündüz, senin için uzun uğraşılar vardır.

Rabbinin ismini zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnızca O’na yönel. (Müzzemmil Suresi, 1-8)


(Bu) Kitab’ın indirilmesi, üstün ve güçlü olan, hüküm ve hikmet sahibi Allah (Katın)dandır.
(Zümer Suresi, 1)

Hadislerde de, Peygamberimiz (sav) Allah’tan vahiy alma gibi olağanüstü bir olayı yaşarken bulunduğu odada harikulade manevi olaylar yaşandığı bildirilmektedir. Bazı hadislerde Peygamberimiz (sav)’e vahiy geldiği zaman çevresindekilerin arı uğultusu gibi bir ses duydukları bildirilmektedir. Bazı kaynaklarda ise Peygamberimiz (sav)’in yüzünün yanında arı uğultusu gibi bir ses duyulduğu aktarılmaktadır.4 Buhari ve Müslim, Hz. Ayşe (ra)’dan şu hadis-i şerifi nakletmişlerdir:

El-Haris b. Hişam Resulullah (sav)’a: “Vahiy nasıl geliyor?” diye sordu. Şöyle buyurdu: “Bazen çan sesi gibi bana çok ağır bir şekilde gelip dediklerini kavradığımda benden ayrılıyor. Bazen insan kılığında gelir, bana konuşur ve ben de onun dediklerini ezberleyip kavrarım.“”5

Buhari ve Tirmizi Hz. Ayşe (ra)’dan şunu da nakletmişlerdir:

Andolsun ki O’nu şöyle görmüştüm: Çok soğuk bir günde vahiy inmişti.Melek yanından ayrıldığında alnından -sel gibi- ter boşanıyordu.6

Taberani ise Zeyd b. Sabit (ra)’dan şunu nakletmiştir:

Ben Allah Resulü’ne gelen vahiyleri yazardım. O’na vahiy indiğinde, şiddetli bir yorgunluk hisseder ve inci tanesi gibi terler boşalırdı. Vahiy hali sona erdiği zaman O okur, ben de yazardım.7

Ebu Nu’aym, el-Feltan b.Asım’dan şunu nakletmiştir:

Allah Resulü (sav)’e vahiy indiği zaman, gözleri açık, kulağı ve kalbi Allah tarafından gelen (ayetlerde) olurdu.8

Ebu Nu’aym, Ebu Hüreyre (ra)’dan şunu nakletmiştir:

Allah Resulü (sav)’e vahiy geldiği zaman, kendinden geçer gibi olurdu.9

PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN EN BÜYÜK MUCİZESİ:
KURAN-I KERİM

eygamberimiz (sav)’in en büyük mucizesi Kuran-ı Kerim’dir. Allah, bundan 14 asır önce, insanlara yol gösterici bir kitap olan Kuran-ı Kerim’i indirmiş ve tüm insanlığı ona uyarak kurtuluşa ermeye davet etmiştir. Rabbimiz Kuran için, “Oysa o (Kuran) alemlere bir zikr (öğüt, hatırlatma, hüküm ve üstün bir şeref)den başka bir şey değildir.” (Kalem Suresi, 52) buyurmuştur.

Kuran, indirildiği günden bu yana her çağda yaşayan her insan grubunun anlayabileceği kolay ve anlaşılır bir dile sahiptir. Allah, Kuran’ın bu üslubunu, “Andolsun Biz Kuran’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık…” (Kamer Suresi, 22) ayetiyle haber vermiştir. Kuran’ın, aynı zamanda edebi dilinin mükemmelliği, benzersiz üslup özellikleri ve içerdiği üstün hikmet de, onun Allah’ın sözü olduğunun kesin delillerindendir.

Kuran’ın bu özelliklerinin yanı sıra, Allah’ın sözü olduğunu tasdik eden pek çok mucizevi özelliği de vardır. Bu özelliklerden biri, ancak 20. ve 21. yüzyıl teknolojisiyle eriştiğimiz bazı bilimsel gerçeklerin, yaklaşık 1400 yıl önce Kuran’da bildirilmiş olmasıdır. Kuran’ın çeşitli ayetlerinde, son derece özlü ve hikmetli bir anlatım içinde aktarılan bazı bilimsel gerçekler, ancak son yüzyılların teknolojisi ile keşfedilmiştir. Kuran’ın indirildiği dönemde bilimsel olarak saptanması mümkün olmayan bu bilgiler, insanlara Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunu bir kez daha ispatlamaktadır.


Şüphesiz, sana Biz Kitab’ı insanlar için hak olmak üzere indirdik. Artık kim hidayete ererse, bu kendi lehinedir; kim saparsa, o da kendi aleyhine sapmış olur. Sen onların üzerinde vekil değilsin.
(Zümer Suresi, 41)

Kuran’ın indirildiği 7. yüzyılda, Arap toplumu bilimsel konular hakkında sayısız hurafeye ve batıl inanca sahipti. Evreni ve doğayı inceleyecek teknolojiye sahip olmayan Araplar, nesilden nesile aktarılan efsanelere inanıyorlardı. Örneğin, gökyüzünün dağlar sayesinde tepede durduğu sanılıyordu. Bu inanışa göre Dünya düzdü ve iki uçtaki yüksek dağlar birer direk gibi gök kubbeyi ayakta tutmaktaydı. Ancak Arap toplumunun tüm bu batıl inanışları Kuran’la birlikte ortadan kaldırıldı. Örneğin, “Allah O’dur ki, gökleri dayanak olmaksızın yükseltti…” (Ra’d Suresi, 2) ayeti göğün dağlar sayesinde tepede durduğu inancını geçersiz kıldı. Bunun gibi daha pek çok konuda, o dönemde bilinmeyen önemli bilgiler Kuran’da insanlara haber verildi. İnsanların astronomi, fizik ya da biyoloji hakkında çok az şey bildikleri bir dönemde indirilen Kuran, evrenin yaratılışından insanın oluşumuna, atmosferin yapısından, yeryüzündeki dengelere kadar pek çok konuda çok önemli bilgiler içermektedir. (Detaylı bilgi için Bkz.: Kuran Mucizeleri, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)

Kuran tüm kainatı yoktan var eden, herşeyin en doğrusunu bilen Allah’ın sözüdür. Her insanın anlayabileceği, sade ve anlaşılır bir üsluba ve eşsiz hikmete sahiptir. Allah Kuran’ı, insanların okuyup anlamaları, içinde yazılanları öğrenmeleri, tüm kainatı yoktan var eden Rabbimiz’i tanımaları, O’na nasıl kulluk edeceklerini bilip, sakınmaları için göndermiştir. Türlü örnek ve kıssalarla ayetlerini birer birer ve çeşitli biçimlerde açıklamıştır. Allah’ın, “… Biz Kitap’ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık…” (Enam Suresi, 38) ayetiyle de bildirdiği gibi Kuran eksiksizdir. Gerek dünya hayatı, gerekse ahiret hayatıyla ilgili pek çok detay, Kuran’da en hikmetli şekilde açıklanmıştır. Allah, “Andolsun, size (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin içinde bulunduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?” (Enbiya Suresi, 10) ayetiyle de bu gerçeği bildirmektedir.


Ki Allah, hak olmak üzere Kitab’ı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki kıyamet-saati pek yakındır.
(Şura Suresi, 17)

Şüphesiz o, Bizim Katımız’da olan Ana kitaptadır; çok Yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
(Zuhruf Suresi, 4)

Kuran’ın en önemli özelliklerinden biri, günümüze kadar hiçbir değişikliğe uğramadan, Peygamberimiz (sav)’e vahyedildiği hali ile bizlere ulaşmış olmasıdır. Allah, bu gerçeği Kuran’da, “Hiç şüphesiz, zikri (Kuran’ı) Biz indirdik Biz; onun koruyucuları da gerçekten Biziz” (Hicr Suresi, 9) ayetiyle haber vermiştir.

Bilindiği gibi, Kuran’dan önceki hak kitaplar orijinal halleri ile korunamamışlar, tahrif edilmişlerdir. Bu kitapların içlerine insanlar tarafından bazı eklemeler yapılmış, bazı bölümleri değiştirilmiş ya da tamamen çıkarılmıştır. Peygamberimiz (sav) ise, kendisine her vahiy geldiğinde, vahiy Rabbimiz’in bir mucizesi olarak kendisine ezberletilmiştir. Peygamberimiz (sav) hemen sonra sahabeler içinde “vahiy katipleri” denilen mübarek şahıslara Kuran’ı yazdırmıştır. Böylece Kuran yazılı olarak muhafaza edilmiştir. Hz. Ebu Bekir zamanında Kuran tek bir nüsha haline getirilmiş, Hz. Osman döneminde ise Kuran nüshaları çoğaltılarak, önemli İslam kentlerine gönderilmiştir.

Kuran tüm insanlar için bir öğüttür

Kuran-ı Kerim, Allah’ın tüm alemlere öğüt olarak indirdiği ve hükmü kıyamete kadar geçerli olan son hak kitaptır. Kuran’ın hükümleri indirildiği günden itibaren tüm zamanlar ve tüm insanlar için geçerlidir ve bu hükümlerin geçerliliği kıyamete kadar devam edecektir. Kuran, insanlara öğüt verilen ve sonsuz yaşamları için onların uyarıldığı ve yine onlara doğru yolun gösterildiği bir zikirdir. Allah’ın Kuran’da, “Ve şüphesiz o (Kuran), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız” (Zuhruf Suresi, 44) ayetinde bildirdiği gibi insanlar ahirette Kuran’da yazılı olan tüm hükümlerden eksiksiz bir şekilde sorguya çekileceklerdir.

Kuran, içerdiği üstün hikmet, geçmişten ve gelecekten verdiği gerçek bilgiler, gafleti dağıtan, insanlardaki alışkanlık perdesini kaldıran üslubuyla benzersizdir. Ve Kuran’ın bu mucizevi etkisi, vahyedildiği günden kıyamete kadar yaratılmış ve yaratılacak olan tüm insanlar için geçerlidir.

Dünyadaki her insanın sorumluluğu, Allah’a olan kulluk vazifesini tam olarak yerine getirmektir. Bu ise ancak Allah’a samimi bir kalple iman edip, Kuran’ı ve Peygamber Efendimiz (sav)’in sünnetini rehber edinmekle mümkündür. Her insan bu sorumluluğu yerine getirmeli ve kıyamete kadar geçerliliğini koruyacak olan Kuran’a kuvvetle sarılmalıdır. Allah Haşr Suresi’nde, Kuran’ın ne kadar üstün bir Kitap olduğunu ve onu rehber edinmenin büyük bir sorumluluk olduğunu şu örnekle bildirmiştir:

Şayet Biz bu Kuran’ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. İşte Biz, belki düşünürler diye, insanlara böyle örnekler veririz. (Haşr Suresi, 21)

Kuran’da herşey açıklanmıştır


Ki Allah, hak olmak üzere Kitab’ı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki kıyamet-saati pek yakındır.
(Şura Suresi, 17)

Şüphesiz o, Bizim Katımız’da olan Ana kitaptadır; çok Yücedir, hüküm ve hikmet doludur.
(Zuhruf Suresi, 4)

Allah Kuran’da doğrularla yanlışları, haram ve helalleri çok açık bir şekilde belirtmiştir. Bu nedenle de vicdanlarının sesini dinleyip, nefislerinin bencil arzularından uzak duran, Allah’ın hükümlerini uygulamada kesin kararlı olan hidayet ehli kişiler için doğruyu bulmak çok kolaydır. Kuran her yaştan, her eğitim seviyesinden insanın rahatlıkla anlayabileceği, öğütlerini kavrayabileceği hikmet dolu bir kitaptır. Kuran’ın içerdiği hükümler ve ayetlerde tavsiye edilen güzel ahlak son derece açık, anlaşılır ve kolaydır. Allah’ın hidayet verdiği, samimi niyetli her insan Kuran’ı rahatlıkla anlayabilir ve anladıklarını tüm tavırlarında ve düşüncelerinde en güzel şekilde uygulayabilir. Allah Kuran’ın bu özelliğini Bakara Suresi’nde, “…İnsanlar için hidayet olan ve doğru yolu ve (hak ile batılı birbirinden) ayıran apaçık belgeleri (kapsayan) Kuran…” (Bakara Suresi, 185) ayetiyle bildirmektedir.

Ancak sadece Allah’tan korkup sakınanlar, O’na gönülden teslim olanlar, ahiret hayatını dünya hayatına tercih edenler Kuran’dan öğüt alıp düşünürler. Allah başka ayetlerde de şöyle buyurmaktadır:

Biz sana bu Kuran’ı güçlük çekmen için indirmedik, içi titreyerek korku duyanlara ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik). (Taha Suresi, 2-3)

Bu konu aynı zamanda Kuran’ın önemli bir sırrıdır. Kuran’ı anlamak için yüksek bir zekaya, engin bir kültüre ya da yeteneğe değil, samimiyete sahip olmak gerekmektedir. Çünkü Allah samimi kullarına doğruyu gösterir, onların kurtuluşa ermelerini sağlar. Kuran bütün insanlara gönderilmiş bir kitaptır, ancak yalnızca Allah’tan korkan ve ahiret gününe iman eden müminler için bir hidayet vesilesi olur. Bu konuyla ilgili ayetlerden bazıları şöyledir:

Bunlar hikmetli Kitabın ayetleridir; muhsin olanlara bir hidayet ve bir rahmettir. (Lokman Suresi, 2-3)

Ey insanlar, Rabbinizden size bir öğüt, sinelerde olana bir şifa ve mü’minler için bir hidayet ve rahmet geldi. (Yunus Suresi, 57)

Ayetlerde de bildirildiği gibi Kuran tüm insanlık alemi için bir öğüt, sakınan ve muhsin olan Müslümanlar için de bir hidayet rehberidir. Büyük İslam mütefekkiri Bediüzzaman Said Nursi de “Kuran-ı Hakim şuurlu insanlara imamdır, cin ve insan topluluğuna mürşiddir (yol gösterendir), ehl-i kemale (kamil insanlara)rehberdir, ehl-i hakikate (doğru yolda olanlara) öğretmendir…“10 sözleriyle Kuran’ın salih kullar için bir doğruluk rehberi olduğunu ifade eder. Allah tüm insanların karanlıklardan nura çıkmaları için vicdanen cevabını aradıkları her konunun açıklamasını ve çözümünü Kuran’da bildirmiştir. Nahl Suresi’nde Rabbimiz Kuran için şöyle buyurmaktadır:

… Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)


Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin.
(Zuhruf Suresi, 43)

Enam Suresi’nde ise bu gerçek, “…Biz Kitap’ta hiçbir şeyi noksan bırakmadık, sonra onlar Rablerine toplanacaklardır.” (Enam Suresi, 38) şeklinde bildirilmiştir. Kuran’da herşey en mükemmel, en hikmetli ve en özlü şekilde açıklanmıştır. Bu, Allah’ın kullarına olan rahmetinin bir tecellisidir.

Allah ayrıca, Kuran vasıtasıyla bize Kendisi’ni tanıtır; tüm kainatı yoktan var eden, alemlerden müstağni, tüm eksikliklerden münezzeh, herşeyden haberdar olan gizlinin gizlisini gören, işiten olduğunu bildirir.

Bunun yanı sıra Kuran’da, insanların niçin ve nasıl yaratıldıkları, nasıl bir hayat sürerlerse Allah’ın rızasını kazanabilecekleri, kıyamet günü, cennet, cehennem, ibadet şekilleri, güzel ahlakın tarifi, beden ve ruh olarak sağlıklı olmanın yolları, zor anlarda ve beklenmedik durumlarda alınması gereken önlemler, çeşitli insan karakterleri detaylı olarak açıklanmıştır. Ayrıca bilimsel gerçeklere işaret eden ayetler, günlük hayata ve toplumsal sorunların çözümlerine dair bilgiler ve daha pekçok konu hakkında bilgiler verilmiştir. Yani Kuran’da bir insanın yaşamının her anında gereksinim duyacağı temel bilgilerin tümü mevcuttur. Ayetlerde şu şekilde bildirilir:

Böylece Biz onu Arapça bir Kuran olarak indirdik ve onda korkulacak şeyleri türlü şekillerde açıkladık; umulur ki korkup-sakınırlar ya da onlar için düşünme (yeteneğini) oluşturur. (Taha Suresi, 113)

Andolsun, bu Kuran’da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler. (İsra Suresi, 89)

Andolsun, bu Kuran’da insanlar için Biz her örnekten çeşitli açıklamalarda bulunduk… (Kehf Suresi, 54)


Ve şüphesiz o (Kur’an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız.
(Zuhruf Suresi, 44)

Kuran’da insana, Allah’ın hükümlerini kayıtsız şartsız kabul etmesi, sadece Allah’ı dost ve vekil edinmesi, hayattaki tek amacının Allah’ın rızası, rahmeti ve cenneti olması gerektiği bildirilir. Kuran ayetlerinde bildirildiği gibi bir hayat süren insan için tek ölçü Kuran, izlenecek tek yol da Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in yoludur.

Allah Kendisi’ne kulluk edenlere din olarak İslam’ı seçip beğenmiş, başvuracakları rehber olarak Kuran’ı indirmiş, Peygamber Efendimiz (sav)’in hayatını da örnek kılmıştır. Tek doğru ve hak yol, Allah’ın yoludur. Allah’ın Kuran’da bildirdiği yollar dışındaki tüm yollar batıldır, yanlıştır. Ve yalnızca hurafelere, bidatlara (dine sonradan eklenmiş hüküm ve inançlar) ve zanlara dayalıdır. Dolayısıyla insan ancak Kuran ayetlerini ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetini kendisine tek ölçü olarak aldığı, Allah’ın buyruklarını titizlikle yerine getirdiği, her an O’nun rızasını kazanacak salih amellerde bulunduğu ve kendisine Peygamber Efendimiz (sav)’in ahlakını örnek aldığı takdirde Allah Katından güzel bir karşılık umabilir.

Kuran’da bildirildiği gibi Allah’ın sözleri “tastamamdır” ve ancak Kuran’ı ve Peygamberimiz (sav)’in sünnetini kendisine rehber edinen bir insanın en doğru ve en gerçek bilgilere ulaşması mümkündür. Allah’tan başka bir “hakem” olmadığı Kuran’da şöyle haber verilmiştir:

Allah’tan başka bir hakem mi arayayım? Oysa O, size Kitabı açıklanmış olarak indirmiştir. Kendilerine Kitap verdiklerimiz, bunun gerçekten Rabbinden hak olarak indirilmiş olduğunu bilmektedirler. Şu halde, sakın kuşkuya kapılanlardan olma. Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir. (Enam Suresi, 114-115)

Kuran’ın edebi yönden üstünlüğü Allah’ın bir mucizesidir

Allah bir ayette, Kuran hakkında şöyle buyurur:

Andolsun Biz Kuran’ı zikr (öğüt alıp düşünmek) için kolaylaştırdık… (Kamer Suresi, 22)


Ve şüphesiz o (Kur’an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız.
(Zuhruf Suresi, 44)

Bu kadar kolay anlaşılır bir üsluba sahip olmasına rağmen, Rabbimiz’in büyük mucizelerinden biri olarak, hiçbir yönden Kuran’ın taklidi mümkün olmamıştır. Apaçık delillere rağmen şüpheye düşüp Peygamberimiz (sav)’e iftira atanlara Allah bunun karşılığında, “eğer kendi dediklerinde doğru iseler, Peygamberimiz (sav)’e gelen ayetlerin bir benzerini getirmelerini” buyurmuştur:

Yoksa: “Bunu kendisi yalan olarak uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” (Yunus Suresi, 38)

Bu kesinlikle mümkün olmasa da, iman etmeyenler kendi düşük akıllarına göre bunu kolay görebilirlerdi. Zira Arabistan’da şiir ve edebiyat çok gelişmişti. Halkın içinde şairler ve Arap dilini çok iyi kullanan fasih (iyi söz söyleme kabiliyeti olan kimse) ve beliğ (düzgün ve sanatlı olarak meramını anlatan) kişiler vardı. Bediüzzaman’ın da anlattığı gibi, kabilenin edibi (güzel sanatlı söz söyleyen) kendilerince en büyük milli kahraman gibi görülmekteydi. Edebiyat ve belagata (güzel söz) verdikleri önemden dolayı “Muallakat-ı Seb’a” (Yedi Askı) adıyla, yedi edibin yedi kasidesini altın harflerle yazıp Kabe’nin duvarına asıyorlardı.11 Bir kısmı da Ukaz’daki panayır gibi büyük topluluklarda insanlara hutbeler okurlardı. Bedevi denen köylüler dahi şehirdeki şairler derecesinde şiirler söyler ve hutbeler verirlerdi. Vezinli vezinsiz söyledikleri şiir ve hutbelerle insanları etki altına alabilirlerdi.12


İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir; sana bunları hak olmak üzere okuyoruz. Öyleyse onlar, Allah’tan ve O’nun ayetlerinden sonra hangi söze iman edecekler?
(Casiye Suresi, 6)

İşte böyle fasahatın (bir dilin doğru olarak, kolay ve düzgün söylenişi ve yazılışı, yabancı ve az kullanılan kelimeler bulunmaması) ve belagatın (düşüncenin düzgün olarak süslü sözlerle anlatılmasının) ileri olduğu bir zamanda Allah Kuran’ı, Peygamber Efendimiz (sav)’in kalbine indirdi. Edebi yönü gelişmiş bu kişilerin Kuran’daki edebi mucizeyi anlamaları -içlerinde kibir ve azametlerinden dolayı inkar etmekte direnenler olsa da- elbette çok kısa sürede oldu.

Kuran, insanlara hidayet vesilesi olacak tüm olayları kapsayan, onlara kendi nefislerini tanıtan, geçmiş ve geleceğe dair hiçbir insan veya cinin bilemeyeceği bilgileri veren, içinde bildirilen sayıların, tarihlerin hepsi doğru olan Yüce Allah’ın vahyidir. Ve eşi benzeri olmayan edebi zenginliğe sahiptir. Kuran’ın mucizesi o kadar büyüktür ki, Allah, Peygamberimiz (sav)’e Kuran’ı dinlemeyenlere ve büyüklenenlere şöyle söylemesini emretmiştir:

De ki: “Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler.”

Andolsun, bu Kur’an’da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler. (İsra Suresi, 88-89)

Yoksa: “Onu kendisi uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Haydi siz, yalan üzere uydurulmuş olarak onun benzeri on sure getirin ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” Eğer buna rağmen size cevab vermezlerse, artık biliniz ki, o, gerçekten Allah’ın ilmiyle indirilmiştir ve O’ndan başka İlah yoktur. Öyleyse artık, siz Müslüman mısınız? (Hud Suresi, 13-14)

Yoksa: “Bunu kendisi yalan olarak uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Bunun benzeri olan bir sure getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl bir sonuca uğradıklarına bir bak. (Yunus Suresi, 38-39)

İman etmeyenler Kuran’ın mükemmelliği karşısında her zaman aciz ve çaresiz kalmaya mahkumdurlar. Hiçbir insan Kuran’ın bir benzerini asla getirememiştir ve kıyamete kadar da bunun olması mümkün değildir. Peygamberimiz (sav)’i kendilerince haksız çıkarmak ve Kuran’ın tebliğini durdurabilmek için başvurdukları tüm hile ve tuzaklar, Rabbimiz’in bir nimeti olarak başarısızlıkla neticelenmiştir.


Çünkü onlar, Allah’tan (gelecek) hiçbir şeyi senden savamazlar. Şüphesiz zalimler, birbirlerinin velisidirler. Allah ise, muttakilerin velisidir.
(Casiye Suresi, 19)

Peygamber Efendimiz (sav) Arapların edebi yönden, dili en güzel ve süslü şekilde kullanan en güçlü hatiplerine, en ünlü şairlerine, en iyi konuşanlarına karşı Kuran-ı Kerim’le en hikmetli cevapları vermiştir. Hem de tek başına pek çok edibe karşı Rabbimiz’in rahmetiyle üstün gelmiştir. Hiç şüphesiz bu, Rabbimiz’in Kuran-ı Kerim’de tecelli ettirdiği eşsiz edebi güzellikten, hikmetten, etkileyiciliktendir ve Yüce Allah’ın müminlere yardımıdır. Peygamberimiz (sav)’in onlara okuduğu Kuran ayetleri karşısında Mekkeli müşrikler büyük hayranlık yaşamışlar, ancak içlerinden bazıları vicdanları kabul ettiği halde gururları nedeniyle inkar etmişlerdir. Bakara Suresi’nin 23. ve 24. ayetlerinde şöyle buyrulmaktadır:

Eğer kulumuza indirdiğimiz (Kur’an)’dan şüphedeyseniz, bu durumda, siz de bunun benzeri bir sûre getirin. Ve eğer doğru sözlüyseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi (kendilerine güvendiğiniz yardımcılarınızı) çağırın. Ama yapamazsanız -ki kesin olarak yapamayacaksınız- bu durumda kafirler için hazırlanmış ve yakıtı insanlar ile taşlar olan ateşten sakının. (Bakara Suresi, 23-24)

Büyük alim Bediüzzaman ise bu ayetleri şu şekilde tefsir etmektedir:

… o belagat ve fasahatın (güzel söz söyleme sanatının) imamları olan Arap edipleri bir kelime ile dahi karşılık veremediler. Halbuki kibir ve azametleri, enaniyet ve gururları gereği, gece gündüz çalışıp Kuran’a bir nazire yapmalı (karşılık vermeli) idiler ki, aleme karşı rezil olmasınlar. Kuran’ın bir benzerini yapmaktan aciz kaldıklarından, susmaya mecbur oldular. Kolay yolu bırakıp zor ve tehlikeli yolu tercih ettiler. Eğer muaraza (sözle mücadele) mümkün olsaydı, bir iki satırla muaraza edip, Kuran’ın davasını iptal etmek gibi rahat bir çare varken, en müşkilatlı (zorlu) ve en tehlikeli savaş yolunu tercih ederler miydi? Demek Cahız’ın ifadesiyle harf ile muaraza mümkün olmadığı için kılıçla muarazaya mecbur oldular ve kılıca sarıldılar. Diğer insaflı kısım ise Kuran’ın karşısında hürmetle eğilerek imana geldi. Belagatla uğraşan bu insaflı edipler diz çöküp hayret içinde Kuran’ı dinlediler. Şair ve hatipler Kuran’a hayran olup altın ile yazılıp Kabe’nin duvarlarına asılan şiirlerini indirdiler. Kuran, gaipten (bilinmezlikten) haber veren kahinleri ve sihirbazları da susturdu. Onların gayba ait haberlerini onlara unutturdu, cinlerini kovdu, kahinliğe söz verdi. Geçmiş kavim ve ümmetlerin haberlerine vakıf olanları hurafelerden ve yalanlardan kurtarıp, onlara gerçek haber ve hadiseleri ve dünyaya ait bilgileri öğretti. Bu dört tabaka Kuran’a karşı hayret ve hürmetle diz çökerek ona talebe oldular. Hiçbirisi, hiçbir vakit bir tek sureyle muarazaya kalkışamadı.13


Artık iman edip salih amellerde bulunanlara gelince; Rableri onları Kendi rahmetine sokar. İşte apaçık olan ‘büyük mutluluk ve kurtuluş’ budur.
(Casiye Suresi, 30)

Kendi içlerinden olan, yıllarca beraber yaşadıkları Peygamberimiz (sav)’e olağanüstü bir kitabın indirilmesi, kibirli inkarcıları şaşkına düşürüp ardından haksız nefret duygularına sebep olmuştur. Bu yüzden zalimce ve akılsızca Peygamber Efendimiz (sav)’e kendilerince maddi manevi zarar vermek için mücadeleye giriştiler. Peygamberimiz (sav)’in tüm hayatına, güzel ahlakına şahit oldukları halde aleyhinde birleştiler. Allah Kuran’da onların bu zalimliklerini şöyle haber vermiştir:

İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler dedi ki: “Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür.” (Sad Suresi, 4)

İçlerinden bir adama: “İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri Katında ‘gerçek bir makam’ olduğunu müjde ver” diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkar edenler: “Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür” dediler. (Yunus Suresi, 2)

Peygamberimiz (sav) gibi mübarek, Allah Katında seçkin ve güzel ahlaklı bir insana çeşitli iftiralar atanlar, gerçekte onun üstün ahlakına bizzat şahittiler. Hz. Muhammed (sav)’in, verdiği sözlere sadakati, vefası, adaleti, dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, düşküne ve yetime iyilik etmesi, yardımseverliği, ilgisi hep gözlerinin önünde gerçekleşmişti. Kişiliğindeki üstün yönleri ve ahlaki güzellikleri kavminin dikkatini her zaman çekmiş, herkesin en güvendiği, en sevdiği ve en saydığı insan olmuştur. İmam Gazali, Peygamber Efendimiz (sav)’i görenlerin onun asil ve üstün ahlakına, derin imanına nasıl şahit olduklarını şöyle anlatmıştır:

Bil ki Resullulah (sav)’in durumunu gören, onun ahlakını, fiillerini ve hallerini belirten haberlere kulak veren, adetlerinin, seciyesini, bütün halka karşı güttüğü doğru siyasetini, insanların zaptına yararlı olan hidayetini, halk sınıflarını bir araya getirmesini ve nihayet hepsini birden kendi itaatine ram etmesini (teslim olmak, itaat etmek) dinleyen bir kimse, evet bunlarla beraber suallerin darlıklarına rağmen vermiş olduğu şaşırtıcı cevaplara, halkın maslahatında kullanmış olduğu tedbir ve metodlara, fakih (derin ve ince anlayış) ve akıllıların uzun yaşamalarına rağmen başlangıcının inceliklerinden aciz kaldıkları, İlahi nizamı zahiri tefsirindeki (Allah’ın düzeninde, dıştan görünen anlamlarını anlatan) güzel işaretlerini hikaye eden ibarelere (delillere) bakan bir kimsenin, şek (şüphe, zan) ve şüphesi kalmaz ki, bütün bunlar beşeri kuvvetin gücüyle meydana gelmiş şeyler değildir. Belki bunlar ancak İlahi bir kuvvet ve semavi bir desteğin (Allah’tan gelen desteğin) yardımıyla tasavvur edilecek hususlardır.

Çölde yaşayan ve onu tanımayan Araplar dahi, onun sadece yüzündeki nura bakarak onun şerefli ahlakına, onun doğruluğuna şahitlik ederdi. Madem ki onu tanımayan ve onunla ihtilat etmeyen (karışmayan, görüşmeyen) bir kimse sadece onun dış görünüşüne bakarak bu biçim bir şahitlikte bulunuyor, acaba kendisini ve mübarek ahlakını gören, çıkış ve varışlarında onun bütün durumlarını izleyen bir kimsenin ona karşı hali nasıl olabilir?14


Şu halde hamd, göklerin Rabbi, yerin Rabbi ve alemlerin Rabbi Allah’ındır.
(Casiye Suresi, 36)

Göklerde ve yerde büyüklük O’nundur. O, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.
(Casiye Suresi, 37)

Peygamberimiz (sav)’in güzel ahlakı hiçbir insanın inkar edemeyeceği, görmezlikten gelemeyeceği kadar üstündür. Kuran’da bildirilen, Allah’ın beğendiği ahlaka tam olarak sahiptir. Tüm alemlere örnek ve rehberdir. İslami kaynaklara göre, Peygamber Efendimiz (sav)’e kendince diliyle eza etmeye kalkışan kişilerden olan Nadr b. el-Haris daha sonra müşriklerin ileri gelenlerini bir gün toplamış, Allah’ın bu mübarek elçisini onlara şöyle anlatmıştır:

Ey Kureyş topluluğu, yemin ederim ki bugüne kadar başınıza gelmeyen bir işle karşılaştınız. Muhammed (sav), aranızda küçük bir çocukken dahi en çok sevdiğiniz, en doğru konuşanınız ve emanete en çok riayet edeninizdi. Saçlarına ak düşüp de (Allah’ın) Kitabı’nı getirdiğinde kalkıp sihirbaz dediniz. Yemin ederim ki o sihirbaz değildir. Biz çok sihirbazlar gördük. Onların düğümlere nasıl üflediğini de gördük. Sonra kahin dediniz. Yemin ederim ki kahin de değildir. Nice kahinler gördük, durumlarına vakıf olup konuşmalarını dinledik. Onun için şair dediniz. Yemin ederim ki şair de değildi. Nice şiirler ezberledik, şiirin hezecini (aruz vezninde bir ölçü), recezini (aruz vezninde bir bölüm) hülasa (özetle) her türlüsünü de gördük. Mecnun dediniz. Yemin ederim ki o mecnun da değildir. Onda hiç baygınlık, saçmalama ve cinnet alameti var mı? Ey Kureyş topluluğu, bunu iyi düşünün ve öyle karar verin…”15

 

 

 

PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN ÜSTÜN KİŞİLİGİ
ALLAH’IN BİR MUCİZESİDİR

eygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Rabbimiz Katında şerefli ve büyük makamı olan, mübarek bir insandır. Allah’ın alemlere üstün kılarak, kendisine itaat edilmesi için gönderdiği Peygamber Efendimiz (sav) insanların en güveniliri, dürüstlük örneği olup pek üstün bir ahlakın sahibidir. O, Allah’ın, takvası, üstün ahlakı, güzel huyuyla bütün insanlara örnek gösterdiği kutlu elçisidir. İnsanların mürşididir (ıslah edip yol gösteren). Yaşamı boyunca şefkatiyle, nezaketiyle, ince düşünceli, anlayışlı, tevekküllü, kararlı ve sabırlı tutumuyla tüm Müslümanlara yol göstermiştir. Peygamberimiz (sav) kendisinden sonraki bütün Müslüman alemine örnek olmuş çok hayırlı bir insandır.


Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici
olan bir elçi gelmiştir.
(Tevbe Suresi, 128)

Hz. Ali’nin torunlarından İbrahim b. Muhammed Peygamberimiz (sav)’i anlatırken şöyle rivayet etmiştir:

Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimiz (sav)’i anlatırken Onu şöyle tavsif (vasıflandırırdı) ederdi:

…O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en mülayim ahlaklısı ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O’nun heybeti karşısında çok şiddetli heyecanlanırlar; üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O’nu herşeyden çok severlerdi. O’nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse; Ben, gerek ondan önce, gerek ondan sonra, onun gibi birisini görmedim, demek suretiyle, O’nu tanıtma hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salat (Peygamberimiz (sav)’e yapılan dua, istiğfar, rahmet, namaz) ve selamı O’nun üzerine olsun.16

Peygamberimiz (sav) yaşadığı toplum içinde el-emin (güvenilir) diye ünlenmiş, dürüstlüğü ve güvenilirliği üzerinde herkes ittifak etmiştir. Zaten Peygamber Efendimiz (sav)’in yüzü, her görenin dürüstlüğüne kesin kanaat getireceği gibi nurlu ve asildi. Vicdanının sesini dinleyerek, onunla konuşan, onun sohbetine katılan kim olursa olsun ondaki olağanüstülüğü anlamış, Peygamberliğine dair pek çok açık delil görmüştür. Aklı ve feraseti, sahip olduğu yüksek karakteri, kavmindeki müşriklerin bile aralarındaki anlaşmazlıklarını çözmesi için kendisine başvurmalarına sebep olmuştur.

Sahabelerin sürekli şahit oldukları Peygamberimiz (sav)’in sahip olduğu üstün ahlak ve meziyetleri hakkında İbn-i Sad, İbn-i Asakir Davud b. Husayn’dan şu bilgileri nakletmiştir:

Allah Resulü, halkı arasında dürüstlük bakımından en üstünü, ahlak yönünden en güzeli, sosyallik yönünden en mükemmeli, komşuluk bakımından en cömerdi, yumuşaklık ve emanet bakımından en ilerisi, sözce en doğrusu, hayaya ve terbiyeye en çok önem veren olarak büyümüştür. Herkesle gayet iyi geçinmiştir. Bu sebeple O’na “el-Emin=Son derece doğru ve güvenilir” demişlerdir.17


Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin.
(Kalem Suresi, 3-4)

İbn-i Sad, Rabi b. Hasyem’den de şöyle nakletmiştir:

İslam’dan önce cahiliye devrinde herkes -anlaşmazlıklarını çözmesi için- Allah Resulü’ne başvururdu.18


Hacer-i Esved taşı

Yakub b. Süfyan ve Beyhaki, İbn-i Şihab’dan şunu naklettiler:

Kureyşliler Kabe’yi yeniden inşa ettikleri zaman, Hacer-i Esved’i yerine koymak hususunda ihtilafa düştüler. Her kabile kendisi koymak istedi. Sonra şöyle dediler: Şu yoldan ilk kim gelirse, onu aramızda hakem tayin edelim. İlk gelen, o zaman henüz delikanlı olan Hz. Muhammed (sav) oldu. (Güvenilir siyer (Peygamberimiz (sav)’in ahlakı ve hayatını anlatan eserler) kaynaklarına göre yaşı otuz beş idi.) O’nu hakem yaptılar. O da “Bir yaygı getirin” dedi. Yaygı getirildi. “Şimdi taşı hep beraber ona koyun” dedi. Taş yaygıya konunca, “Haydi her kabilenin büyüğü gelsin ve yaygının bir ucundan tutsun” dedi. Bunun üzerine her kabileden biri gelip yaygının birer ucundan tuttu. Taşı bu şekilde yerine götürdüler. O da üste çıkıp onlardan aldığı taşı yerine yerleştirdi. Büyüdükçe herkesin saygı ve sevgisini çekti. Doğruluğu ile ün yaptığı için de kendisine “el-Emin=son derece güvenilir kişi” adını koydular. Bunlar, henüz kendisine vahiy gelmeden önceydi.“19

Peygamberimiz (sav) hayatı boyunca insanlara hidayet rehberi olmuş, sahabeleri eğitmiş, müşriklerle de sürekli konuşarak onları doğru yola yöneltmek için mücadele etmiştir. Peygamberimiz (sav)’in eğitimi sonucunda çöl ortamında yaşayan, cahiliye ahlakına sahip insanlar, imanın nuruyla pırıl pırıl, güzel ahlaklı insanlar haline gelmişlerdir. Bu büyük bir mucizedir. Peygamberimiz (sav)’in üstün ahlakının yanı sıra hayatında da bu şekilde pek çok mucizevi özellik tecelli etmiştir. Bu mucizelere gerek sahabeler gerekse iman etmeyenlerden pek çok kimse bizzat şahit olmuşlardır. Peygamberimiz (sav)’in her biri bir diğerinden önemli olan mucizeleri vicdan sahibi tüm insanlar için hak delil niteliğindedir, iman ve hidayet vesilesidir.


Ve derlerdi ki: “Biz, ünlenmiş bir şair için ilahlarımızı terk mi edeceğiz?” Hayır, o, hakkı getirmiş ve gönderilen (elçi)leri de doğrulamıştı.
(Saffat Suresi, 36-37)

23 sene fiili olarak mücadele içinde olmasına, zorlu savaşlara girmesine, karşısında küfrün en azgın ve öfkeli insanları bulunmasına ve her zaman en ön saflarda mücadele etmesine rağmen kendisine hiçbir şey olmaması ve öldürülememesi de Peygamberimiz (sav)’in mucizelerindendir. Çok yiğit bir insan olan Peygamberimiz (sav)’in olağanüstü kararlılığı da onunla beraber olan her Müslümanın şevkini artırmıştır. Düşmanlarının kalplerine Allah’ın korku salması ve her koşulda onu iman etmeyenlere karşı galip getirmesi de Peygamberimiz (sav)’in mucizelerindendir. Allah savaşlarda melekleriyle ve görünmez ordularla kendisine yardım etmiş, böylece Hz. Muhammed (sav) kendi ordusundan sayıca çok daha güçlü olan düşman ordularını darmadağın etmiştir. Ayetlerde bu mucizevi durum şöyle haber verilir:

Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır. Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. ‘Yardım ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ın Katındandır. (Al-i İmran Suresi, 125-126)

Peygamberimiz (sav) en mükemmel şekilde İslam dinini tebliğ etmiş ve bunda çok kararlı davranmıştır; kendisine büyük eziyetler yapılmasına, din ahlakını anlatmaktan vazgeçmesi karşılığında kendisine çok fazla imkan sunulmuş olmasına rağmen teklif edilen herşeyi reddetmiştir. Allah’ın rızasını, İslam’ın ve Müslümanların menfaatini daima kararlılıkla üstün tutmuştur. En zorlu gibi gözüken durumlarda da Allah’ın yardımına kavuşacağını kuvvetle umut etmiş, Allah’ın, kendisini ve müminleri her zaman galip getireceğine inanmıştır. Nitekim her zaman Allah’ın koruması altında olmuş, iman etmeyenlerin azgınlıklarına ve saldırganlıklarına rağmen hiçbir zarara uğramadan yaşamıştır. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in faziletlerini Allah, Kuran’da insanlara şöyle bildirmiştir:

Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzerindesin. (Kalem Suresi, 3-4)

Şüphesiz o (Kur’an), üstün onur sahibi bir elçinin gerçekten (Allah’tan getirdiği) sözüdür; (Bu elçi,) Bir güç sahibidir, arşın sahibi Katında şereflidir. Ona itaat edilir, sonra güvenilirdir. Sizin sahibiniz bir deli değildir. Andolsun o (peygamber), onu apaçık bir ufukta görmüştür. O, gayb (haberlerin)e karşı (söylediklerinden dolayı) suçlanamaz. (Tekvir Suresi, 19-24)

Hiç şüphesiz o (Kur’an), şerefli bir elçinin kesin sözüdür. O, bir şairin sözü değildir. Ne az inanıyorsunuz?
(Hakka Suresi, 40-41)Bir kahinin de sözü değildir. Ne az öğüt alıp-düşünüyorsunuz? Alemlerin Rabbinden bir indirilmedir.
(Hakka Suresi, 42-43)


Andolsun, sizin için, Allah’ı ve ahiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek vardır.
(Ahzab Suresi, 21)

Büyük İslam alimi İmam Gazali, Peygamber Efendimiz (sav)’in yüksek ahlakını, Tirmizi, Taberani, Buhari, Müslim, İmam Ahmed, Ebu Davud, İbni Mace gibi büyük hadis alimlerinden derlediği bilgilerle şöyle anlatmıştır:

Resulullah insanların en mülayim ahlaklısı, en yiğidi, en adili ve en namuslusu idi. O, insanların en cömerti idi. Allah’ın kendisine verdiklerinden hurma, arpa ne olursa olsun yalnız senelik yiyeceğini ayırırdı, geri kalanını Allah yolunda harcardı. Kendisinde bulunan bir şey istendiğinde verirdi.

O haya olarak da insanların en mükemmeliydi. Rabbi için kızar, şahsı için öfkelenmezdi. Kendisi veya sahabeleri zarar görse bile hakkı uygulardı.

Allah Resulü insanların en alçak gönüllüsü, en beliğ (Açık, düzgün, güzel, sanatlı söz söyleyen) konuşanı, en güler yüzlüsüydü. Dünya işlerinden hiçbir şey kendisini endişeye düşürmezdi.

Medine’nin öbür ucundaki hastaları ziyarete gider, güzel kokudan hoşlanırdı. Fakirlerle oturur, yoksullarla yerdi. Herkese nezaketle davranırdı, kendisine özür beyan edenin özrünü kabul ederdi. Latife yapar idi, ama hakkı söylerdi.

Mübah oyunları gördüğünde men etmezdi, hanımlarıyla yarış yapardı. Zavallıları yoksulluklarından dolayı horlamaz, zengine de varlığından dolayı saygı göstermezdi, onu da bunu da Allah’a eşit olarak çağırırdı. Allah Teala üstün huyu ve mükemmel siyaseti onda birleştirmişti…

Allah Teala ahlakın bütün güzelliklerini, iyi yolları, öncekilerin ve sonrakilerin başlarından geçmiş ve geçecek hadiselerin haberlerini, ahirette kurtuluşa ve saadete erdirecek hususları, dünyada gıpta edilip peşinden gidilecek ve gidilmeyecek herşeyi ona öğretmişti.

Allah Teala, onun buyruklarına itaat ve hareketlerinde kendisinin izinden gitmeye bizleri muvaffak kılsın.”20

Peygamber Efendimiz (sav)’in ümmi oluşundaki mucizeler

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) Tevrat ve İncil’de de geleceği bildirilen ümmi peygamberdir. Allah Peygamberimiz (sav)’e Kuran’ı vahyettiğinde kendisinin okuma yazması yoktu, yani ümmi idi. Hz. Muhammed (sav)’in bu özelliği kendisinin peygamberliğinin en önemli delillerinden biridir.

İman etmeyenler, Peygamber Efendimiz (sav)’in ümmiliğini bildikleri halde ona indirilen Kuran’ı kabul etmemişler ve hak kitabı kendisinin yazdığı iftirasını atmışlardır. Oysa iman etmeyenler, Peygamberimiz (sav)’i kendisine elçilik görevi verilmeden önce de tanımakta ve böyle bir ilme sahip olmadığını zaten çok iyi bilmekteydiler. Nitekim, Allah “Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nur kıldık; onunla kullarımızdan dilediklerimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip-iletiyorsun.” (Şura Suresi, 52) ayetiyle bu gerçeği haber vermiştir. Bir başka ayette de şöyle buyurulur:

…Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah’ın üzerinizdeki fazlı çok büyüktür. (Nisa Suresi, 113)


Onların sana getirdikleri hiçbir örnek yoktur ki, Biz (ona karşı) sana hakkı ve en güzel açıklama tarzını getirmiş olmayalım.
(Furkan Suresi, 33)

Peygamber Efendimiz (sav) Kuran ayetlerini “Allah’tan aldığı vahiyle” insanlara bildirmiştir. Yaptığı tebliğlerde hep bu gerçeği dile getirmiş ve onlara kendisinin peygamberlikten önceki hayatına yıllarca şahitlik ettiklerini hatırlatmıştır:

De ki: “Eğer Allah dileseydi, onu size okumazdım ve onu size bildirmezdi. Ben ondan önce sizin içinizde bir ömür sürdüm. Siz yine de akıl erdirmeyecek misiniz?” (Yunus Suresi, 16)

Peygamberimiz ümmi olmasına rağmen en mükemmel şekilde dini tebliğ etmiş, Tevrat ve İncil’in de ilmine vakıf olmuştur. Yüce Allah’ın Kuran’ı vahyetmesiyle diğer kutsal kitaplardan ve geçmiş toplumların durumlarından da bilgiler vermiştir.

Peygamberimiz (sav)’in hayatı boyunca daha pek çok harika olay tecelli etmiştir. İmam Gazali onun ümmi oluşundaki mucizevi delilleri şöyle anlatmıştır:

Cenab-ı Hak, o, mekteb ve medrese görmediği, ilimle mümarese (Alışma, alışıklık, yatkınlık) ve teması olmadığı, kitab mütalea etmediği, ilim için hiçbir yolculuğa çıkmadığı, yetim, zaif sayıldığı ve cahil Arapların arasında bulunduğu halde Cenab-ı Hak bütün bunları kendisine ihsan etmiştir. Acaba durumu bu iken onun için ahlakların en güzelleri, edeblerin en yüceleri, mesela (eğer peygamber olmasa…) sadece fıkıh ilminin maslahatlarının marifeti ((islam hukukunun bilgisi) nereden ona verildi? Evet, -diğer ilimler hariç- sadece fıkıh ilminin yararlılıklarının bilinmesi medresesiz ve mektebsiz, ilim ve ilim erbabıyla (ehli ile) temas etmeksizin elde edilemez. Eğer ilahi bir takviye olmasa nereden geliyor?

Üstelik Allah’ın marifeti, Allah’ın meleklerinin marifeti, kitablarının marifeti ve peygamberliğin diğer özellikleri, eğer açık vahiy olmazsa, nereden ona bildirilmiş ve öğretilmiş olabilir? Beşer (insan) kudreti nereden başlı başına bunları elde edebilir? Eğer Hazreti Muhammed (sav)’in bu zahiri emirlerden başka hiçbir mucizesinin olmadığı farzedilse bile, bu emirlerin onun peygamberliğine delalet (işaret) etmeleri yeter de artar bile… Hazreti Muhammed’in alamet ve mucizelerinden öyleleri meydana gelmiştir ki, hiçbir ehl-i ilim, o meydana gelen mucizenin mucizeliğinde şek (şüphe, zan) ve şüphe etmez.21

Peygamberimiz (sav)’in ümmi oluşu onun peygamberliğinin en büyük delillerindendir. Kitap Ehlinin kesin olarak bildiği gibi Tevrat ve İncil’de geleceği vaat edilen elçinin okuma yazması yoktu. Ancak iman etmeyenler, Peygamberimiz (sav)’in Kuran’ı kendisinin yazdığı yalanını ortaya atıyorlardı. Oysa asıl yalan söyleyenin iman etmeyenler ve müşrikler olduğu açıktır. Doğru söylemeyen bir insanın sözlerinde muhakkak bir çelişki olacaktır. Birbirini tutmayan tarihler, anlatım şekilleri elbette konuşmalarında ortaya çıkacaktır. Peygamberimiz (sav) ise yaşadığı toplumun en dürüstü, en itidallisi, en güzel konuşanı, en hikmetli söze sahip olanı, en bilgili ve en görgülü insanıdır. Aklı ve ferasetiyle her insanın hayranlığını ve güvenini kazanacak kadar üstün bir insandır.


Şüphesiz o (Kur’an), üstün onur sahibi bir elçinin gerçekten (Allah’tan getirdiği) sözüdür;

(Bu elçi,) Bir güç sahibidir, arşın sahibi Katında şereflidir. (Tekvir Suresi, 19-20)

Peygamber Efendimiz (sav) Tevrat ve İncil’i okumadığı halde bu kitaplardaki hükümleri, anlatılanları bilmekteydi. Geçmiş toplulukların tarihine de vakıftı. Elbette bu, Allah’ın vahyi dışında asla mümkün olamayacak bir durumdu. Onu tanıyanların hepsi bunu biliyorlardı. Peygamberimiz (sav) daha önce herhangi bir okulda bir eğitim görmediği halde, sahip olduğu ilim ve anlattıkları bu mübarek insanın mucizevi yönlerinden sadece bir tanesidir. Allah Ankebut Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:

Bundan önce sen hiç kitap okuyan değildin ve onu sağ elinle de yazmıyordun. Böyle olsaydı, batılda olanlar kuşkuya kapılırlardı. (Ankebut Suresi, 48)

Ünlü tefsir ve İslam alimi Celaleyn bu ayeti şöyle tefsir etmektedir:

Sen bundan, yani Kuran’dan önce kitap okur değildin. Onu elinle de yazmadın öyle olsaydı, yani okur-yazar olsaydın, batılı savunanlar, hakkında şüpheye kapılırlardı, şüphe ederlerdi. Ve, “Tevrat’ta bize anlatılan Peygamber ümmi olup okuması ve yazması yoktur” derlerdi.22

Ancak herşey bu kadar açıkken iman etmeyenler, Peygamberimiz (sav)’e saldırmak için ona türlü iftiralarda bulunmuşlardır. Peygamberimiz (sav)’in kendileri gibi bir beşer olmasını öne sürmüş, onu kendilerince doğru söylememekle suçlamışlardır:

Onların kalpleri tutkuyla oyalanmadadır. Zulmedenler, gizlice fısıldaştılar: “Bu sizin benzeriniz olan bir beşer değil mi? Öyleyse, göz göre göre büyüye mi geleceksiniz?” Dedi ki: “Benim Rabbim, gökte ve yerde söylenen-sözü bilir; O, işitendir, bilendir.” “Hayır” dediler. (Bunlar) Karmakarışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur; hayır o bir şairdir… (Enbiya Suresi, 3-5)


O (Kur’an), alemler için yalnızca bir zikirdir,
Sizden dosdoğru bir yön (istikamet) tutturmak dileyenler için.
(Tekvir Suresi, 27-28)

Peygamberimiz (sav) Allah’tan yardım isteyen, O’ndan hidayet talep eden, O’na istiğfar eden, O’nun emrini yerine getiren bir kişidir. Nitekim kendisi de bu gerçeği yaptığı tebliğlerde açıkça dile getirmiştir. Allah Kuran’da şöyle bildirir:

Onlara ayetlerimiz apaçık belgeler olarak okunduğunda, Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, derler ki: “Bundan başka bir Kur’an getir veya onu değiştir.” De ki: “Benim onu kendi nefsimin bir öngörmesi olarak değiştirmem benim için olacak şey değildir. Ben, yalnızca bana vahyolunana uyarım. Eğer Rabbime isyan edersem, gerçekten ben, büyük günün azabından korkarım.” (Yunus Suresi, 15)

Siret Ansiklopedisi‘nde Allah’ın Hz. Muhammed (sav)’e verdiği büyük ilmin onun elçiliğine nasıl delil olduğu şöyle anlatılmaktadır:

Hz. Muhammed (sav) bir ümmi idi; okuması, yazması yoktu. Aralarında doğup büyüdüğü aile fertleri, yakınları ve Mekke’liler, bütün hayatı boyunca ne bir kitaba el sürdüğünü, ne de elinin kalem tuttuğunu görmüşlerdi. Durum böyle iken kendisine vahyolunan ilim deryası Kur’an, başlı başına bir mucizedir. Zira bu kitapta geçmişteki bütün semavi kitapların ana konuları, geçmiş peygamberin kıssaları, dinler ve bunların getirdiği inançlar, eski tarih, medeniyet ve kültür ile iktisat, siyaset ve ahlak konusundaki bilgi hazineleri vardı. Halbuki, Hz. Muhammed (sav) bunlardan tamamıyla habersizdi. Kendisinin, ümmi olmasına rağmen böyle bir Kitap’la iman etmeyenlerin karşısına çıkması zaten peygamberliğinin en büyük deliliydi…23

 

Yahudi alimlerin Peygamberimiz (sav)’i tanımaları

Kuran’da Kitap Ehli olarak bildirilen Yahudi ve Hıristiyanlar, bazı tahrif edilmiş inanış ve uygulamalara sahip olmakla beraber, Allah Katından indirilmiş hak dine uyan kimselerdir. Allah, Kuran-ı Kerim’in diğer İlahi kitapları doğrulayıcı son hak kitap olarak indirildiğini bildirmiştir:

Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin; onu inkar edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca Benden korkun. (Bakara Suresi, 41)

Kuran’ın diğer ayetlerinde ise, İsrailoğulları’ndan birtakım bilgin kimselerin Kuran’ı bildikleri haber verilmiştir:

Ve hiç şüphesiz, o (Kur’an), geçmişlerin kitaplarında da vardır. İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi onlar için bir delil (ayet) değil mi? (Şuara Suresi, 196-197)

Ünlü tefsir alimlerinden İmam Said Havva, el-Esas fi’t-Tefsiri’nde Şuara Suresi’nin bu ayetlerini şöyle tefsir etmektedir:

“Şüphesiz ki o” Kur’an-ı Kerim, “daha öncekilerin kitaplarında da vardır.” Yani önceki kitaplarda kendisinden söz edilmekte, veya onun ihtiva ettiği (içerdiği) manalar, önceki ümmetlerin peygamberlerinden nakledegeldikleri ve Yüce Allah’ın asıl şeklini indirdiği kitaplarında da bulunmaktadır. Semavi kitaplarda görüldüğü gibi.

… İsrailoğulları’nın insaflı ve adil alimleri, bu Kur’an-ı Kerim’in muhtevası içerisinde Tevrat’ın, Zebur’un ve İncil’in yer aldığını, onda bulunan her hususun Allah’tan gelmiş bir hak olduğunu, önceki kitapların müjdelediği kitabın ve son peygamberin bu olduğunu bilirler.”24

Tevrat’ta geleceği bildirilen ümmi peygamberin özelliklerini bilen Yahudi alimler ve onların yanı sıra Hıristiyanlar -her ne kadar içlerinde bu açık gerçeği kabul etmemekte direnenler olsa da-, Hz. Muhammed (sav)’i hemen tanımışlardır. Kuran’da da Kitap Ehlinin Peygamberimiz (sav)’i çocuklarını tanır gibi tanıyacakları, içlerinden bazılarının buna rağmen inkar edecekleri ve ona inanmayanların hüsrana uğrayacakları bildirilmektedir:

Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu (peygamberi), çocuklarını tanır gibi tanırlar. Buna rağmen içlerinden bir bölümü, bildikleri halde gerçeği gizlerler. (Bakara Suresi 146)

Bizim kendilerine Kitap verdiklerimiz, onu, çocuklarını tanır gibi tanırlar. Kendilerini hüsrana uğratanlar; işte onlar inanmayanlardır. (Enam Suresi, 20)

Allah Bakara Suresi’nde İsrailloğulları’nı uyarmış, onlara Kuran’a iman etmelerini, hak olanı bildikleri halde bu gerçeği gizlememelerini emretmiştir:

Ey İsrailoğulları, size bağışladığım nimetimi hatırlayın ve ahdime bağlı kalın, ki Ben de ahdinize bağlı kalayım. Ve yalnızca Benden korkun.

Yanınızda olan (Tevrat)ı, doğrulayıcı olarak indirdiğime (Kur’an’a) iman edin; onu inkar edenlerin ilki siz olmayın ve ayetlerimizi az bir değer karşılığında değişmeyin. Ve yalnızca Benden korkun.

Hakkı batıl ile örtmeyin ve hakkı gizlemeyin. (Kaldı ki) siz (gerçeği) biliyorsunuz. (Bakara Suresi, 40-42)

İsrailoğulları’na verilen nimetlerden ve onların Allah’a verdikleri ahidlerden, ümmi olan Peygamberimiz (sav)’in haberinin olması hiç şüphesiz Rabbimiz’in kendisine bunları bildirmesiyle mümkündür. Hz. Muhammed (sav) bu ayetleri onlara okuduğunda Yahudi ilim sahipleri de Peygamber Efendimiz (sav)’in geleceği beklenen kutlu elçi olduğunu görmüşlerdir. Peygamberimiz (sav)’in Allah’ın elçisi olduğuna ve doğruyu söylediğine Kitap Ehli de şahit olmuştur. O her özelliğiyle, yaşantısıyla ve ahlakıyla Allah’ın Tevrat ve İncil’de de geleceğini haber verdiği kutlu elçisidir. Kuran-ı Kerim’in bir ayetinde şöyle buyrulmaktadır:

Onlar ki, yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de (geleceği) yazılı bulacakları ümmi haber getirici (Nebi) olan elçiye (Resul) uyarlar; o, onlara marufu (iyiliği) emrediyor, münkeri (kötülüğü) yasaklıyor, temiz şeyleri helal, murdar şeyleri haram kılıyor ve onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır. (Araf Suresi, 157)

Bu ayeti ünlü İslam alimi Ömer Nasuhi Bilmen şöyle tefsir etmektedir:

Bu ayeti kerime, dünyada ve ahirette de güzelliklere, sevaplara nail olacak kimselerin en güzide vasıflara haiz (sahip) olan Hatem-ul Enbiya (Peygamberlerin sonuncusu) Hazretlerine tabi olan zatlardan ibaret olduğunu şöylece bildirmektedir: (O kimseler ki,) Kendisine vahy-i İlahi ile kitab verilmiş olan (Resul’e, nebiyyi-ummi (ümmi olan nebi) olana) hiçbir kimseden birşey okuyup yazmamış olduğu halde mahza (yalnızca) ilham-ı İlahi ile kendisine evvelin ve ahirin ilimleri münkeşif (meydana çıkma, açılma) bulunan Hz. Muhammed Aleyhisselam’a (tabi olurlar) onun ümmetinden olmak şerefini kazanırlar. (O nebi ki) O Peygamber-i Alişan ki, (şan ve şerefi yüksek olan) -onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de- ismiyle, evsafı (vasıflarıyla) ile yazılmış bulurlar. bir vecihle (suretle) ki, onun o kitaplarda ismi ve evsafı yazılmış zattan ibaret olduğunda bir şüphe bulunamaz. Zaten o kitaplarda böyle yazılı olmasaydı Hazreti Muhammed Aleyhisselam bunu iddia ederek kendisinin tekzib edilmesine sebebiyet verir miydi? O öyle bir Peygamber-i Alişan’dır ki (Onlara) o imana davet ettiği kavimlere, bütün beşeriyete (maruf ile emreder) Allah Teala’nın emirlerine tazim edilmesini (hürmet edilmesini), güzel itikat ve ahlak ile ittisafı (özellik kazanma), mahlukata (varlıklara) şefkat gösterilmesini emir ve tavsiyede bulunur. (Ve onları münkerden nehy eyler)…25

Görüldüğü gibi, Peygamberimiz (sav)’in geleceğinin ve özelliklerinin Kitap Ehlinin kitaplarında bildirilmiş olması da alemlere üstün kılınmış bu mübarek zatın mucizelerinden bir diğeridir. Gördüklerini vicdanlarıyla değerlendiren sağduyulu, iman sahibi Kitap Ehli de bu apaçık gerçeği teyid etmişlerdir.

PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN HAYATINDAKİ BAZI MUCİZELER

eygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in hayatında çok büyük mucizeler vardır. Kitabın önceki bölümlerinde de üzerinde durduğumuz gibi Kuran, bu mucizelerin en büyüğüdür. Peygamberimiz (sav)’in üstün ahlakı, tavırları ve sünneti de birer mucizedir. Onun insanlara bir hidayet rehberi olarak tebliğ ettiği Kuran ayetleri, medeniyetten uzak bedevileri en yüksek medeniyet seviyesine ulaştırmıştır. Bu da Allah’ın mucizelerindendir. Peygamberimiz (sav) İslam ahlakını en hikmetli şekilde tebliğ ederek, çocuklarını diri diri gömen bir kavmin, Allah’ın izniyle, herkese karşı merhametli ve şefkatli insanlar haline dönüşmesine; elleriyle yaptıkları putlara ibadet eden bir topluluğun tevhid inancına kavuşmasına vesile olmuştur.

Kutlu Peygamberimiz (sav)’in Kuran ayetlerinde ve hadis-i şeriflerde haber verilen birçok mucizeleri vardır. Bu harikulade olaylardan bazıları şunlardır:

Miraç Mucizesi


Hacer-i muallak taşı üzerine inşa edilmiş olan Kubbet-üs Sahra.

Arapçada “yukarı çıkmak, yükselmek” anlamına gelen Miraç, Peygamberimiz (sav)’in büyük mucizelerinden biridir. Kuran-ı Kerim’in İsra ve Necm Surelerinde Peygamber Efendimiz (sav)’in mucizevi şekilde Mescid-i Aksa’ya yaptığı gece yolculuğu ve *Sidretü’l-Münteha‘ya yükselişi bildirilmektedir.

( *Sidretü’l-Münteha: Yaratılmışların bilgilerinin tükendiği, ötesine geçemediği son sınır.)

İsra kelimesinin Arapça sözlük anlamı, “gece yolculuğu ya da gece yürüyüşü” dür. İsra Suresi’nin ilk ayetinde Yüce Allah, Sevgili Efendimiz (sav)’in mucizevi yolculuğunu şöyle bildirmektedir:

Bir kısım ayetlerimizi kendisine göstermek için, kulunu bir gece Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya götüren O (Allah) Yücedir. Gerçekten O, işitendir, görendir. (İsra Suresi, 1)


Peygamberimiz (sav)’in üzerine basarak Miraç’a yükseldiği kutsal kaya: Hacer-i Muallak.

İşte bunlar, Allah’ın ayetleridir; onları sana bir hak olarak okuyoruz. Sen de gönderilen elçilerdensin. (Bakara Suresi, 252)

Aksa kelimesinin Arapça anlamı “uzak, en uzak”tır. Bilindiği gibi, Mescid-i Haram Mekke’de, Mescid-i Aksa ise Kudüs’tedir. Bu iki yer arasındaki uzaklık mesafesi ise yaklaşık 1235 km’dir. Peygamberimiz (sav) söz konusu mucize gerçekleştiğinde Mekke’de bulunmaktadır. Kendisi Mekke’den Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürülmüştür. Büyük İslam Alimi İbn-i Kesir, mübarek Miraç olayıyla ilgili olarak sahabelerden en az yirmi beş kişinin Peygamberimiz (sav)’den rivayette bulunduğunu, hatta bu sayının kırk beşe kadar çıkabileceğini ifade etmiştir. Bunlardan en güvenilir kabul edilenleri; Enes İbn Malik, Ebu Hureyre, Ebu Said el-Hudri, Malik İbn Sa’saa, Ebu Zerr el-Gıfari, Şeddad İbn Evs, Abdullah İbn Abbas, Abdullah İbn Mesud ve Ümmü Hani’nin rivayetleridir.26 Hadislerde yer alan bilgilere göre Peygamberimiz (sav), amcasının kızı Ümmühan bin Ebu Talib’in evinde yatarken, Cebrail, Peygamberimiz (sav)’e görünmüş ve onu Burak adlı bineğe bindirerek Mescid-i Aksa’ya götürmüştür. Miraç olayı da burada gerçekleşmiştir. Hadislerde Peygamberimiz (sav)’in Miraç esnasında gördükleriyle ilgili çok fazla detay bildirilmektedir. Hadislerde Peygamber Efendimiz (sav)’in Miraç sırasında diğer peygamberlerle görüştüğü, cenneti ve cehennemi gördüğü de rivayet edilir.

İslami kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Miraç mucizesi müşrikler ve iman etmeyenler tarafından -düşük akılları nedeniyle- şüpheyle karşılanmıştır. İman etmeyenler, Peygamberimiz (sav)’in doğru söylediğine inanmayıp karşı çıktıkları için, olayın gerçek olup olmadığını araştırmışlardır. Rabbimiz, inkarcıları ve müşrikleri bu çirkin tutumlarından dolayı bir kez daha küçük duruma düşürmüş ve alay ettikleri şey kendi aleyhlerine dönmüştür. Hadis-i şerifte bu olay şöyle bildirilmektedir:

“Dediler ki: “Bize Mescid-i Aksa’nın nasıl olduğunu anlatır mısın? Zira içlerinden bazıları o beldeye gidip Mescid-i Aksa’yı görmüştü.


Peygamberimiz (sav)’in mucizevi yolculuğu, Mekke’deki Harem-i Şerif’ten, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya olmuştur.

Resulullah anlatıyor:

Mescid’i anlatmaya başladım. Bazı yerlerini tarif ederken, kuşkuya düştüm. Bunun üzerine Mescid-i Aksa getirilerek Akab ya da Ukeyl’in evinin önüne konuldu. Ben de ona bakarak anlatmaya başladım”

Resullullah’ın konuşmasından sonra orada bulunanlar şöyle dediler:

Allah’a andolsun ki, Mescid’i tarifi doğrudur.”27

Müslim’deki bir rivayette ise Resulullah (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Kendimi Kabe’nin kuzey tarafında (Hicr’de) gördüm. Kureyşliler yolculuğumu soruyorlardı. Beytü’l-Makdis (Mescid-i Aksa) hakkında, tam hatırlayamadığım bazı şeyleri sordular… Bunun üzerine Allah Teala Mescid-i Aksa’yı benim için yükseltti. (gözümün önüne getirdi) Ona bakıyor, bana ne sorulursa cevaplıyordum.”28


Kubbet-üs Sahra’nın dıştan görünüşüDe ki: “Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun; Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”
(Al-i İmran Suresi, 31)

Mescid-i Aksa’nın olduğu bölgeye hayatı boyunca hiç gitmemiş olan Hz. Muhammed (sav)’in müşriklerin sorularını eksiksiz cevaplaması, Rabbimiz’in büyük bir mucizesi ve rahmetidir. Bu mucizeyle iman edenlerin şevkleri, heyecanları ve Peygamberimiz (sav)’e olan bağlılıkları bir kat daha güçlenmiş, iman etmeyenler ve müşriklerse inkarlarında akılsızca diretmişlerdir.

Hadis kaynaklarında, müşriklerin Hz. Ebu Bekir’e gelerek, -Miraç olayı nedeniyle- Hz. Muhammed (sav) hakkında asılsız iftiralar uydurdukları bildirilmektedir. Hz. Ebu Bekir, Miraç mucizesine inanmayarak kendisine anlatan ve hala Peygamberimiz (sav)’e inanmaya devam edip etmeyeceğini soran müşriklere “O söylüyorsa şüphesiz doğrudur” cevabını vermiştir. Bu olay karşısındaki güzel ve sadık tutumu nedeniyle Hz. Ebu Bekir, Peygamberimiz (sav) tarafından “Sıddık” lakabıyla onurlandırıldı. Hadislerde, müşriklerin Peygamberimiz (sav)’den delil istemeleri üzerine, Sevgili Efendimiz (sav)’in müşriklere inkar etmeleri mümkün olmayan mucizevi bir delil daha sunması şöyle anlatılmaktadır:

Peygamber (sav)’e dediler ki; “Söylediğinin delili nedir?”

Hz. Peygamber (sav) dedi ki; “Kureyşli bir kervana rastladım. O falanca yerdeydi. Kervan bizden ürktü ve yön değiştirdi. O kervandan bir devenin üzerinde siyah ve beyaz çuval bulunmaktadır, bağırıp yıkıldı.”

Kervan dönünce durumu sordular, onlar da Hz. Peygamber (sav)’in anlattığı şekilde haber verdiler.29

Görüldüğü gibi, Peygamber Efendimiz (sav) hem hiç görmediği Mescid-i Aksa’yı detaylı olarak tarif ederek hem de yoldaki kervanların durumunu haber vererek, Rabbimiz’in rahmeti olan büyük mucizeler göstermiştir. Miraç konusuyla ilgili Kuran’da haber verilen bilgilerden biri de, Peygamber Efendimiz (sav)’in Sidretü’l-Münteha’ya yükselmesidir. Necm Suresi’nde bu mucize şu şekilde bildirilmektedir:

Andolsun, onu bir de diğer inişte görmüştü. Sidretü’l-Münteha’nın yanında. Ki Cennetü’l-Me’va onun yanındadır. Sidreyi örten örtmekte iken, göz kayıp-şaşmadı ve (sınırı) aşmadı. Andolsun, o, Rabbinin en büyük ayetlerinden olanı gördü. (Necm Suresi, 13-18)

Miraç olayı Yüce Allah’ın Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’e nasip ettiği çok büyük bir mucizesidir. Rabbimiz’in Peygamberimiz (sav)’e iman etmeyenler karşısında verdiği üstün bir delilidir. Rabbimiz’in Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’e gösterdiği mucizelerin her biri de Allah’ın dilemesiyle, Allah’ın dilediği şekilde ve zamanda, sebeplere bağlı olmadan yaratılmıştır. Bu mucizelerin her biri iman edenlerin imanlarını daha da artıran çok büyük müjdelerdir.


Kubbet-üs Sahra ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu topraklar tüm Müslümanlar için kutsaldır.

Peygamberimiz (sav)’in Ay’ı İkiye Yarması


Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı.
(Kamer Suresi, 1)

Peygamber Efendimiz (sav)’in mucizelerinden bir diğeri de Ay’ın yarılması olayıdır. Allah, bu olağanüstü olayı Kuran’da bildirmiş, bu büyük mucizeyle ilgili pek çok hadis günümüze ulaşmıştır. Kamer Suresi’nde şöyle bildirilir:

Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı.

Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: “(Bu,) Süregelen bir büyüdür” derler.

Yalanladılar ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş ‘sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.’ (Kamer Suresi, 1-3)

Ayet-i kerimede geçen “inşikak-ı kamer” terimi inşikak ve kamer kelimelerinden meydana gelen bir tamlamadır. İnşikak’ın türediği Arapçadaki kök fiilinin kelime anlamı “yarmak, dişin eti; bitkinin, toprağı yarıp çıkması” gibi anlamlara gelmektedir. İnşikak ise “yarılmak, parçalanmak, bölünmek” manalarına gelir. Siret Ansiklopedisi’nde Ay’ın yarılması mucizesiyle ilgili bütün hadislerin toplamından çıkarılan bir özet şu şekilde aktarılmaktadır:

Medine’ye hicretin beş yıl öncesinde, Kameri ayın 14. gününde bir akşam vaktiydi. Ve tam o zamanda yeni doğan ay birdenbire ikiye bölündü. Bir parçası karşıdaki tepenin bir tarafına, ikinci parçası da öteki tarafına gitti. Bu bir saniyelik bir hadiseydi. Sonra ayın iki parçası birleşiverdi. Hz. Peygamber (sav) o sırada Mina’da bulunuyordu. Hz. Peygamber (sav) orada hazır bulunanlara hitap ederek, “bakın ve şahit olun!” dedi. Kafirler, Hz. Muhammed (sav)’in kendilerini büyülediğini öne sürdüler, bu sebepten gözlerinin iyi görmediğini söylediler. Orada bulunan diğer kimseler, “Muhammed (sav) bizi büyüleyebilirdi, ama burada olmayanları değil. Biraz bekleyin, bu tarafa gelmekte olanlara soralım. Acaba onlar bu hadiseyi görmüşler midir?” Dışarıdan gelenler bu olaya şahit olduklarını kabul ettiler.30

Ay yarılması mucizesi başta Buhari ve Müslim olmak üzere Tirmizi, Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud et-Tayalisi, Hakim en-Nisaburi, Beyhaki, Ebu Nuaym el İsfehani ve Kadı Iyaz gibi büyük hadis alimlerinin eserlerinde yer alır.31 Bu hadislerden bazıları şu şekildedir:

… Abdullah ibn Mes’ud (ra) şöyle demiştir: Biz Mina’da Peygamber’in beraberinde iken Ay ikiye bölündü de, Peygamber (sav): “Şahit olunuz!” buyurdu. Ve Ay’dan bir parça Hira Dağı tarafına gitti.

Ebu’d-Duha Müslim ibn Subayh da Mesruk’tan; o da Abdullah ibn Mes’ud’dan: Ay Mekke’de ikiye bölündü, diye söylenmiştir…

… Abdullah ibn Abbas (ra)’dan: Rasulullah (sav) zamanında Ay ikiye ayrıldı, diye tahdisi etmiştir (anlatmıştır).

… İbrahim en-Nahai, Ebu Ma’mer’den tahdis etti ki, Abdullah ibn Mes’ud (ra): Ay ikiye yarıldı, demiştir.32

Buhari ve Müslim, İbn-i Mes’ud (ra)’dan şunu nakletmişlerdir:

“Resulullah (sav) zamanında Mekke’de Ay ikiye bölündü. Ve Allah Resulü şöyle buyurdu: “Bakın ve görün!”33

Ay’ın yarılması olayının Mekke’de gerçekleştiği hadislerde bildirilmektedir. Ayrıca bu mucizenin gerçekleşmesini Mekkelilerin Peygamberimiz (sav)’den bizzat istedikleri de hadislerde nakledilmektedir:

Buhari ve Müslim, Enes (ra)’dan şunu nakletmişlerdir: “Dedi ki: “Mekkeliler Allah Resulü’nden bir mucize göstermesini istediler. Bunun üzerine Ay’ın iki kez ikiye bölündüğünü gösterdi.”34

Rivayetlere göre, Kureyşli müşriklerin isteği üzerine Ay’ı ikiye bölen Hz. Muhammed (sav)’e inkarcılar yine de iman etmemişlerdir. Kamer Suresi’nin 2. ve 3. ayetlerinde bu gerçeğe dikkat çekilmektedir:

Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: “(Bu,) Süregelen bir büyüdür” derler.

Yalanladılar ve kendi heva (istek ve tutku)larına uydular; oysa her iş ‘sonunda kendi amacına varıp karar kılacaktır.’ (Kamer Suresi, 2-3)


De ki: “Allah’a ve elçisine itaat edin.” Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz Allah, kafirleri sevmez.
(Al-i İmran Suresi, 32)

Ancak böyle büyük bir mucize karşısında söyleyecek birşey bulamayan müşrikler bu sefer de Peygamberimiz (sav)’in kendilerini büyülediği iftirasını atmışlardır. Ay’ın ikiye yarıldığını kendi gözleriyle gördükten sonra artık Peygamberimiz (sav)’in hak peygamber olduğuna vicdanen kanaatleri gelmiş olması gerekirken nefislerinin kibiri, istek ve tutkuları yüzünden Allah’ın ayetlerini kabul etmemişlerdir. Bu, hangi mucizeyi görürlerse görsünler iman etmeyen ve Kuran’da “…Gözlerimiz döndürüldü, belki biz büyülenmiş bir topluluğuz” (Hicr Suresi, 15) ayetiyle bildirilen iman etmeyenlerin ortak özelliğidir.

Bediüzzaman Said Nursi de Mektubat’ında Ay’ın yarılması mucizesinden bahsetmiştir. Bu olayın pek çok sahabeden de ayrıntılı olarak nakledildiğini anlatan Üstad, olay karşısında müşriklerin ne kadar aciz duruma düştüklerini şu şekilde açıklamıştır:

Resul-i Ekrem Aleyhissalatü Vesselam’ın mütevatir (güvenilir) ve kat’i bir mu’cize-i kübrası (en kesin ve büyük mucizesi), şakk-ı Kamer’dir (Ay’ın yarılmasıdır). Evet şu inşikak-ı Kamer (Ay’ın ikiye yarılması); çok tariklerle (yollarla) mütevatir bir surette, İbn-i Mes’ud, İbn-i Abbas, İbn-i Ömer, İmam-ı Ali, Enes, Huzeyfe gibi pek çok eazım-ı sahabeden (sahabelerin ileri gelenleri) müteaddid (tekrarlanan) tariklerle (yollarla) haber verilmekle beraber, nass-ı Kur’anla (Kuran’ın şüpheye yer bırakmayan hükmü) “Saat (kıyamet vakti) yakınlaştı ve Ay yarıldı.” ayeti, o mu’cize-i kübrayı (büyük mucizeyi) aleme ilan etmiştir. O zamanın inatçı Kureyş müşrikleri, şu ayetin verdiği habere karşı inkar ile mukabele etmemişler (karşılık vermemişler), belki yalnız “sihirdir” demişler. Demek kafirlerce dahi Kamer’in inşikakı kat’idir (Ay’ın bölünmesi kesindir).35

Bediüzzaman Peygamber Efendimiz (sav)’in mucizelerinin bir hikmetinin de Ebu Cehil gibi zalim biriyle Ebu Bekir gibi üstün ahlaklı bir insanın arasındaki farkı iyice ortaya çıkarmak olduğunu bildirmiştir. Bediüzzaman Mektubat’ında bu konuda şunları söylemektedir:

Mu’cize, dava-yı nübüvvetin (peygamberlik davası) isbatı için, münkirleri (inkar edenleri) ikna etmek içindir, icbar etmek (mecbur etme) için değildir. Öyle ise dava-yı nübüvveti (Peygamberlik vakasını) işitenler için, ikna edecek bir derecede mu’cize göstermek lazımdır. Sair (diğer) taraflara göstermek veyahut icbar (zorlama) derecesinde bir bedahetle (açıklık) izhar etmek (meydana çıkarma), Hakim-i Zülcelal’in hikmetine münafi (zıt) olduğu gibi, sırr-ı teklife (dünyaya gelip vazife sahibi olmanın sırrı) dahi muhaliftir. Çünki “Akla kapı açmak, ihtiyarı elinden almamak” sırr-ı teklif (teklif sırrı) iktiza ediyor (gerektiriyor). Eğer Fatır-ı Hakim (Benzeri bulunmayan şeyi yaratan, Hüküm sahibi), inşikak-ı Kamer’i (Ay’ın ikiye yarılmasını), feylesofların(filozofların) hevesatına (heveslerine) göre bütün aleme göstermek için bir-iki saat öyle bıraksa idi ve beşerin umum tarihlerine geçse idi, o vakit sair hadisat-ı semaviye (gökyüzünde meydana gelen olaylar) gibi ya dava-yı nübüvvete delil olmazdı ve risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) hususiyeti kalmazdı veyahut bedahet (açıklık) derecesinde öyle bir mu’cize olacaktı ki, aklı icbar (mecbur) edecek, aklın ihtiyarını elinden alacak, ister istemez nübüvveti tasdik edecek. Ebucehil gibi kömür ruhlu, Ebubekir-i Sıddık gibi elmas ruhlu adamlar bir seviyede kalıp, sırr-ı teklif zayi’ (teklif sırrı kaybolacaktı) olacaktı…36

Kainattaki diğer tüm varlıklar ve cisimler gibi Rabbimiz’in kudretinde olan Ay, Allah dilediği takdirde dilediği şekilde görülebilir. Birşeyin gerçekleşmesi için Kuran’da bildirildiği gibi, Allah’ın “Ol” demesi yeterlidir. Ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca: “Ol” demesidir; o da hemen oluverir. (Yasin Suresi, 82)

Tüm bu bilgiler bir kez daha göstermektedir ki, Allah kutlu elçisi Hz. Muhammed (sav)’i bütün insanlar üzerinde seçkin kılmış, kendisine son hak kitap olan Kuran-ı Kerim’i vahyetmiş, ona insanların kalplerini yumuşatacak ve imanlarına vesile olacak mucizelerle lütufta bulunmuştur. Kimi insanlar ahiret hayatlarını kurtaracak şekilde imana kavuşmuş, kimileriyse inkarda direnerek sonsuz hayatlarında kayba uğrayanlardan olmuşlardır. Allah, Peygamber Efendimiz (sav)’i dediklerinden dolayı her zaman haklı çıkarmıştır.

PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN DUALARININ KABUL OLUNMASI

itap boyunca da üzerinde durduğumuz gibi Rabbimiz Peygamberimiz (sav)’e eşsiz nimetlerle lütufta bulunmuştur. Peygamber Efendimiz (sav)’in ashabına gösterdiği mucizeler çok fazladır. Bu mucizelerden biri de mübarek Peygamberimiz (sav)’in dualarının kabul olunmasıdır. Hadislerde bu konuyla ilgili olarak birçok haber verilmektedir.

Peygamberimiz (sav)’in yağmur dualarının kabul edilmesi

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) diğer bütün peygamberler gibi Allah’a içten bağlı, derin iman sabihi, Allah’tan şiddetle korkup sakınan ihlas sahibi bir kuldur. Peygamberimiz (sav)’in samimi dualarına Rabbimiz icabet etmiş, bu vesile ile sahabeler ve çevresindeki insanlar türlü mucizelere şahit olmuşlardır. Örneğin Peygamber Efendimiz’in yağmur ve bereket için ettiği dualara Rabbimiz’in icabet etmiş olması hadislerde detaylı olarak anlatılmıştır.

Buhari ve Müslim’in, Enes (ra)’dan naklettikleri bir hadis-i şerif şu şekildedir:

Allah Resulü (sav) zamanında bir kuraklık yaşadık. Allah Resulü (sav) minberdeyken bir bedevi gelip şöyle dedi:

“Ey Allah Resulü, mallar helak oldu, çoluk çocuk aç kaldı, ne olur bizim için Allah’a dua et!” Bunun üzerine Allah Resulü (sav) mübarek -ellerini- kaldırdı. Gökyüzünde hiçbir bulut görmüyorduk. Nefsim kudreti elinde olana yemin ederim ki, ellerini aşağı indirir indirmez, dağlar gibi bulutlar belirdi. Minberden inmeden, mübarek sakalından suyun inmekte olduğunu gördük. O gün güzel bir yağmur yağdı. Ertesi gün, ondan sonraki gün de yağdı…37

Konuyla ilgili diğer hadisler ise şu şekildedir:

Allah Resulü (sav) kuşluk vakti Mescid’de kalkıp üç tekbir getirdi ve şöyle dua etti.

Allah’ım, bize yağmur ver! -Üç kere- Allah’ım bize rızık olarak yağ, süt, iç yağı ve et ver!”

Gökte hiçbir bulut görmüyorduk. Birden rüzgar çıktı, bulutları sürüp getirdi. Bulutlar bir araya gelip yağmur indirdi. Çarşıdaki insanlar çığlıklar attılar. Allah Resulü (sav) hala ayaktaydı. Yollar sel gibi yağmur suyuyla doldu; o seneki kadar süt, yağ ve et görmedim.38

Cuma günü bir adam, minbere bakan kapıdan mescide girdi. Resulullah (sav) ayakta hutbe okuyordu. Allah Resulü (sav)’ne karşı durarak şöyle dedi:

- Ey Allah’ın Resulü, mallar helak oldu. Yollar kuraklıktan paramparça oldu. Allah’a dua et de bize yağmur verip imdadımıza yetişsin!

Bunun üzerine hemen Allah’ın Resulü (sav) mübarek ellerini kaldırıp şöyle dua etti: “Allah’ım bize yağmur ver! Allah’ım, bize yağmur ver!

Enes (ra) dedi: Hayır! Vallahi gökte ne bulut, ne bulut parçası, ne de herhangi bir şey görmüyorduk. Ev, avlu ile Sel (Medine’de bir dağın adıdır) arasında da birşey yoktu. Ardından kalkan gibi bir bulut çıkıverdi, göğün ortasına gelince yayılıverdi ve sonra yağmur boşandı.39

Ebu Nuaym, Aişe (ra)’dan naklederek şöyle demiştir:

“İnsanlar Allah Resulü (sav)’e kuraklıktan şikayet ettiler, kalkıp namazgaha çıktı, minberin üstüne oturup ellerini kaldırdı, Allah bir bulut yarattı, gök gürledi, şimşek çaktı, sonra da güzel bir yağmur yağdı… “40

Peygamberimiz (sav)’in duasını alıp genç kalan sahabeler

Kuran’da, “Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, müminlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.” (Tevbe Suresi, 128) ayetiyle bildirildiği gibi Peygamberimiz (sav), müminlere çok düşkündür. Hadislerde de Peygamberimiz (sav)’in müminlerin sağlıklarına, güvenliklerine, imanlarına yönelik çok fazla tavsiyelerde bulunduğu, onlara şefkat ve merhametle yaklaştığı bildirilmektedir. Peygamberimiz (sav), müminlere olan bu sevgisinin ve düşkünlüğünün sonuçlarından biri olarak, sahabeleri için pek çok konuda Allah’a dua etmiştir. Allah Kuran’da Peygamberimiz (sav)’in müminler için ettiği dualarla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

…Onlara dua et. Doğrusu, senin duan, onlar için ‘bir sükunet ve huzurdur.’ Allah işitendir, bilendir. (Tevbe Suresi, 103)

Ayette bildirildiği gibi Peygamberimiz (sav)’in duası müminler için bir sükunete ve huzura vesile olmaktadır. Benzer şekilde hadislerde de Peygamberimiz (sav)’in sahabelerin uzun yaşamaları için dua ettiği ve bu dualarının kabul buyurulduğu haber verilmektedir. Hadislerde, Peygamberimiz (sav)’in dualarının ardından çok uzun süre, çok sağlıklı bir şekilde yaşayan birçok sahabenin ismi zikredilmektedir. Bu hadislerden biri şu şekildedir:

İbn-i Ebi Şeybe Müsned’inde, Ebu Nuaym ve İbn-i Asakir Amr b. el-Hamık’dan naklederek şöyle demişlerdir:

O, Allah Resulü (sav)’e süt içirdi.

Allah Resulü ona şöyle dua etti:

“Allah’ım, onu gençlikten yararlandır!”41

Diğer bazı kaynaklardaysa, Peygamber Efendimiz (sav)’in duasının bazı sahabelerin gençliğine nasıl vesile olduğu şu şekilde aktarılmaktadır:

Peygamberimiz (sav)’in ömürlerini uzatması için dua ettiği sahabelerin yüz yıl yaşadıkları da belirtilmektedir.42

Bir diğer sahabenin başını okşamış “Allah’ım bunu güzelleştir ve güzelliğini devamlı kıl!” diye dua etmiş, bu sahabenin yüzü ölünceye kadar çok genç ve güzel olmuştur.43


…Her mescid yanında (secde yerinde) yüzlerinizi (O’na) doğrultun ve dini yalnız Kendisi’ne has kılarak O’na dua edin…
(Araf Suresi, 29)

Rabbinize yalvara yalvara ve için için dua edin.
Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.
(Araf Suresi, 55)

Peygamberimiz (sav)’in bereket için ettiği duaların kabul edilmesi

Peygamberimiz (sav) sahabelerin her sorunuyla ilgilenmiş, her sıkıntılarında onlara yardım etmiştir. Peygamberimiz (sav)’in duaları Allah’ın izniyle her zaman tüm sahabeler için büyük bir şifa ve bereket vesilesi olmuştur. Hadislerde bu bereket ile ilgili birçok örnek verilmektedir. Rivayet edilen hadislerden bazıları şu şekildedir:

Buhari ve Müslim, Enes (ra)’dan naklederek şöyle demişlerdir:

Peygamber (sav) benim için dua ederek buyurdu ki: “Allah’ım, onun malını ve çocuklarını çoğalt, ona rızık olarak verdiklerini bereketli kıl.”

Enes (ra) dedi ki: Vallahi malım çoktur. Birçok da çocuğum oldu.44

Buhari ve Müslim, Enes (ra)’dan naklederek şöyle demişlerdir:

Allah Resulü (sav) Abdurrahman b. Avfa buyurdu ki: “Allah seni bereketli kılsın!” Bunu İbn-i Sa’d ve Beyhaki de başka bir kanaldan nakletmiş ve şunu ilave etmişlerdir: “Abdurrahman dedi ki: O kadar zengin oldum ki, hangi taşı kaldırsam, altında mutlaka altın veya gümüş bulacağımı bilirdim.45

Allah Resulü Urve el-Bariki için dua etmişti. Ticarette o dereceye geldi ki, bir toprak satın alsa onda bile kazanacağına inanırdı.46

Ebu Ukayl, dedesi Abdullah b. Hişam’la, buğday almak için pazara çıktığında İbn-i Zübeyr ve İbn-i Ömer ile karşılaştığında şöyle derlerdi:

“Bize ortak ol! Çünkü Allah Resulü (sav) sana bereketle dua etti” O da bunun üzerine onları buğdayına ortak ederdi. Yine de bereketinden dolayı deve yükü eksilmezdi. Evine onunla dönerdi.47

ALLAH’IN PEYGAMBERİMİZ (SAV)’İN ÜZERİNDEKİ
MUCİZEVİ KORUMASI

nsanların hidayetine vesile olan Allah’ın elçileri son derece hassas bir vicdana sahiptirler. Onlar, insanlara iyiliği emredip onları kötülükten men eden, üzerlerindeki bu şerefli sorumluluğu titizlikle yerine getiren çok kıymetli insanlardır. Allah’ın elçileri ulaşabildikleri tüm insanların ahiretlerinin kurtulması ve onların hidayet bulmalarına vesile olmak için çalışırlar. Onları içinde bulundukları gafletten uyandırmak ve Allah’ın razı olacağı umulan bir ahlaka iletmek isterler. Buna karşılık peygamberler bu şerefli mücadeleleri sırasında kimi zaman iman etmeyenlerin, münafıkların, müşriklerin tehditlerine, iftiralarına, sözlü ve fiili saldırılarına maruz kalmışlardır. Ancak bu koşullar altında dahi sabırla, güzellikle, iyilik ve tevazuyla tebliğ görevlerine devam etmişlerdir.


De ki: “Size bir kötülük isteyecek olsa sizi Allah’tan koruyacak, veya size bir rahmet isteyecek olsa (buna engel olacak) kimdir?” Onlar, kendileri için Allah’ın dışında ne bir veli, ne bir yardımcı bulamazlar. (Ahzap Suresi, 17)

Peygamberimiz (sav) de tüm diğer peygamberler gibi insanlara tebliğ ettiği gerçeklerden dolayı türlü eziyetlere, iftiralara maruz kalmış, alaycı tavırlarla karşılaşmıştır. Birbirinden farklı pek çok iftira ile itham edilmiş ve uzun yıllar iman etmeyenlerin baskısı ve ölüm tehdidi altında yaşamıştır. Peygamberimiz (sav)’e itaat eden salih müminler de uzun süre boyunca içinde yaşadıkları toplum tarafından boykot edilmişlerdir. Elbette zorluk gibi görünen tüm bu olaylar, Peygamber Efendimiz (sav) ve onunla birlikte olan salih müminlerin dünyada ve ahirette güzel bir yaşama kavuşmalarına vesile olmuş şerefli olaylardır. Samimi olarak iman eden ve Rabbimiz’e tevekkül edenler, bunlar ve benzeri zorluklardan hiçbir zaman yılgınlığa kapılmaz, tam tersine zorlukları ve sıkıntıları Allah’a yakınlaşmaya ve O’nun rızasını kazanmaya bir yol olarak görürler.

Peygamber Efendimiz (sav) tebliğe başlamadan önce de, daha çok genç yaşlarından itibaren, “El emin” sıfatıyla nitelendirilmiş, güvenilirliğiyle tanınan bir insandı. Daha önce de belirttiğimiz gibi içinde yaşadığı toplumda insanlar ona herşeyi emanet edecek kadar güvenmişler, pek çok sorunun çözümünde kendisini hakem seçmişlerdir. Onun ahlakını, adaletini, hakkaniyetini her zaman övmüşlerdir. Peygamber Efendimiz (sav) yaptığı her işi, her zaman en iyi şekilde yerine getiren, çok akıllı ve ileriyi gören, basiret sahibi mübarek bir insan olduğundan, onun tüm bu seçkin özellikleri her görenin hemen dikkatini çekmiştir. Ancak Peygamberimiz (sav) çevresindekileri Allah’a iman etmeye ve putlara tapmaktan vazgeçmeye çağırmaya başlayınca, kendisinin üstün ahlakına şahit olmalarına rağmen iman etmeyenlerin en büyük hedefi haline gelmiştir.

Peygamber Efendimiz (sav) gibi Allah’ın diğer seçkin elçileri de peygamberlik görevlerini yapmaya başlayana kadar kendi kavimleri içinde sevilen ve sayılan insanlar olmuşlardır. Ancak elçilik göreviyle şereflendirilmelerinin ardından Allah’ın varlığını ve ahiret gününü inkar edenler ya da dünyevi kaygılar nedeniyle din ahlakına uymayanlar onlara cephe almıştır. Bu durum Kuran’da şöyle haber verilmektedir:

Dediler ki: “Ey Salih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz.” (Hud Suresi, 62)

Dediler ki: “Ey Şuayb, atalarımızın taptığı şeyleri bırakmamızı ya da mallarımız konusunda dilediğimiz gibi davranmaktan vazgeçmemizi senin namazın mı emrediyor? Çünkü sen, gerçekte yumuşak huylu, aklı başında (reşid bir adam)sın.” (Hud Suresi, 87)

(Hükümdar topladığı o kadınlara:) “Yusuf’un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?” dedi. Onlar: “Allah için, haşa” dediler. “Biz ondan hiç bir kötülük görmedik.” Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: “İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söylenlerdendir.” (Yusuf Suresi, 51)


Ama sizden kim Allah’a ve Resulü’ne gönülden itaat eder ve salih bir amelde bulunursa, ona ecrini iki kat veririz. Ve Biz ona üstün bir rızık da hazırlamışızdır.
(Ahzap Suresi, 31)

Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, herşeyi bilendir.
( Ahzap Suresi, 40)

Peygamber Efendimiz (sav)’in hakka ve doğruya davetine karşılık kavminin tepkisi de, Allah’ın, “Onlar: “Ey kendisine kitap indirilen (Muhammed). Gerçekten sen cinlenmiş (bir deli)sin,” dediler. “Eğer doğruyu söylüyor isen, bizlere melekleri getirmeli değil miydin?” (Hicr Suresi, 6-7) ayetlerinde bildirdiği gibi bu mübarek insana asılsız iftiralar atmak olmuştur. Peygamberimiz (sav)’in bu ayetlerde haber verilen iftiralar dışında, başka pekçok iftiraya maruz kaldığı, Kuran ayetlerinde bildirilmektedir. Peygamberimiz (sav) bu koşullar altında, iman etmeyenlerle olan fikri mücadelesine ve Kuran ahlakını anlatmaya devam etmiştir. Fakat tebliğ ettiği gerçekler, kavmin iman etmeyen kesiminde ve müşriklerinde kin ve öfke meydana getirmiştir. Allah’ın Kuran’da “alemlere rahmet” olarak zikrettiği (Enbiya Suresi, 107) Peygamberimiz (sav)’i insanlar, çok azı dışında, takdir edememişlerdir. Nitekim bir süre sonra Peygamberimiz (sav) yer değiştirerek Mekke’den ayrılıp Medine’ye hicret etmek zorunda kalmıştır.

Peygamberimiz (sav) tehlikeli ve müşrik bir kavmin içerisinde, bir yandan dini tebliğ etmiş, bir yandan iman ederek kendisine tabi olanları eğitmiş, diğer yandan da iman etmeyenlerle çetin bir mücadele yürütmüştür. Bu mücadele zaman zaman sıcak savaşa dönüşmüştür. Dönemin müşriklerinin yanı sıra inkarda direnen bazı Yahudiler de Peygamberimiz (sav)’e karşı düşmanca bir tutum içinde olmuşlardır. Hz. Muhammed (sav) onlarla da ilgilenmiştir. Yahudiler gibi bazı Hıristiyanlar da Peygamberimiz (sav)’i hedef almış, sürekli zorluk çıkarmış, kendilerince kurdukları tuzaklarla ona zarar vermeye çalışmışlardır.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bu kadar geniş bir alanda mücadele yürütürken bir yandan da münafıklar ona sinsice zarar vermeye çalışmışlardır. Münafıklar, inkarcılarla işbirliği yaparak onlara haber taşımış, gizliden gizliye Peygamberimiz (sav)’in aleyhinde türlü faaliyetler yürütmüşlerdir. İnkarcılar ve müşrikler gibi onların da asıl hedefi Peygamberimiz (sav) olmuştur. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’e hased (çekememezlik) etmiş, kin ve öfke beslemişlerdir. Duydukları bu kine rağmen Peygamberimiz (sav)’in yakınına kadar girerek sohbetlerine katılmışlar, sinsice tavırlar sergilemişlerdir.

Münafıklar gibi, Peygamberimiz (sav)’in tebliğini dinleyenler arasında iman etmeyenler de vardır. Bu kişiler de diğerleri gibi Allah’ın kutlu elçisine rahatsızlık vermek için birçok eylemde bulunmuşlardır. Allah bir ayetinde, haince bakışlarıyla Peygamberimiz (sav)’e eziyet vermek isteyen bu kişileri şöyle haber vermektedir:

O inkar edenler, zikri (Kur’an’ı) işittikleri zaman, seni neredeyse gözleriyle devireceklerdi. “O, gerçekten bir delidir” diyorlar. (Kalem Suresi, 51)


İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz çeviriyorlar.
(Enbiya Suresi, 1)

Buraya kadar anlatılanlarda görüldüğü gibi Peygamberimiz (sav) hem iman etmeyenlerin ölüm tehdidi altında, hem münafıkların arasında olmasına rağmen insanlara din ahlakını tebliğ etmiş, onların hidayetlerine vesile olmaya çalışmıştır. İman etmeyenlerin ileri gelenleri ise Allah’ın elçisini öldürmek için planlar kurmuş, tuzaklar hazırlamışlardır.

Rabbimiz’in en önemli mucizelerinden biri, Peygamber Efendimiz (sav)’in aleyhine kurulan bunca tuzağa ve hileye rağmen, Sevgili Efendimiz (sav)’in hiçbir zarar görmeden mücadelesine devam etmesidir.

Bir Kuran ayetinde Rabbimiz, Sevgili Peygamberimiz (sav)’e “kendisini insanlardan koruyacağını” vaat etmiştir:

… Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kafir olan bir topluluğu hidayete erdirmez. (Maide Suresi, 67)

Rabbimiz’in bu vaadi pek çok mucizeyle tecelli etmiş, inkarcı önde gelenler, müşrik ve münafıklar, Peygamberimiz (sav)’e karşı haksız bir kin ve öfke içinde olanlardan tek bir kişi bile, mucizevi şekilde ona zarar verememişlerdir. Hazırladıkları komplolar, kurdukları tuzaklar her seferinde bozulmuştur. Üstelik pek çok sıcak savaşta müşrikler ve inkarcılar Peygamber Efendimiz (sav)’le karşı karşıya gelmelerine rağmen Rabbimiz her zaman kendisini korumuş ve Peygamberimiz (sav) tebliğ görevine sonuna kadar devam etmiştir. Ona eziyet vermeye çalışanlar bununla hiçbir zaman amaçlarına ulaşamamış, aksine kendileri zillete düşerken, her geçen gün Peygamberimiz (sav)’in beden gücü, sağlığı, neşesi, nuru ve güzelliği daha da artmıştır. Allah Peygamberimiz (sav)’i rahmetiyle korumuş, ona hem fiziksel hem de manevi anlamda büyük bir güç ve heybet vermiştir. Kuşkusuz bu Peygamberimiz (sav) üzerinde tecelli eden büyük bir mucizedir. Kurdukları hileli düzenler, inkarcıların ve münafıkların kendi aleyhlerine dönerken, Peygamberimiz (sav) Allah’ın rahmeti ve koruması altında hiçbir zarara uğramadan mücadelesini sürdürmüştür. Mucize niteliğindeki bu gerçek Kuran’da bildirildiği gibi, Peygamber Efendimiz (sav)’den rivayet edilen hadislerde de yer almaktadır.

İman etmeyenlerin Peygamberimiz (sav)’i öldürememeleri

Peygamberimiz (sav)’in hakka ve doğruya olan daveti, haksızlık ve zulümden menfaat sağlayan, makam ve mevkilerini kaybetmekten korkan birtakım kimselerin, Efendimiz (sav) ve beraberindeki müminler aleyhinde çeşitli tuzaklar kurmalarına neden olmuştur. Çünkü Peygamberimiz (sav)’in anlattığı gerçekler onların sahip oldukları dünyevi menfaatlerin büyük çoğunluğunun bir anda değerini kaybetmesine neden oluyordu. Kibirli oldukları için de o zamana kadar taptıkları putlara bağlılıkta direniyorlar, inandıkları batıl değerlerden taviz vermek istemiyorlardı. Bunun yerine kendilerince Peygamberimiz (sav)’i ya dininden vazgeçirmek ya da öldürmek konusunda aralarında görüşüyorlardı. İman etmeyenlerin ve müşriklerin kurdukları bu planlar bir Kuran ayetinde şu şekilde haber verilmiştir:

Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır. (Enfal Suresi, 30)

Ayet-i kerimede de buyrulduğu gibi, Rabbimiz düzen kurucuların en hayırlısıdır ve onların tüm tuzaklarından Sevgili Peygamber Efendimiz (sav)’i koruyup temize çıkarmıştır. Allah’ın “… onların ‘hileli düzenleri’ size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.” (Al-i İmran Suresi, 120) ayetinin bir hükmü olarak mucizevi şekilde Peygamberimiz (sav)’e de hiçbir zarar verememişlerdir.

Allah Peygamberimiz (sav)’e hiç kimsenin maddi ve manevi hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremeyeceğini diğer ayetlerinde ise şöyle vaat etmiştir:

Eğer Allah’ın fazlı ve rahmeti senin üzerinde olmasaydı, onlardan bir grup, seni de saptırmak için tasarı kurmuştu. Oysa onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar ve sana hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, sana Kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilmediklerini öğretti. Allah’ın üzerinizdeki fazlı çok büyüktür. (Nisa Suresi, 113)

Onlar, yalana kulak tutanlardır, haram yiyicilerdir. Sana gelirlerse aralarında hükmet veya onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirecek olursan, sana hiçbir şeyle kesin olarak zarar veremezler. Aralarında hükmedersen adaletle hükmet. Şüphesiz, Allah, adaletle hüküm yürütenleri sever. (Maide Suresi, 42)

Hadislerde Peygamberimiz (sav)’e, Kuran ahlakını tebliğ etmekten vazgeçmesi için, müşriklerin çeşitli yollara başvurduğu haber verilmiştir. Bunlardan biri de makam, mal, servet tekliflerinde bulunarak cahilce dünyevi çıkarlarla Peygamberimiz (sav)’i mücadelesinden vazgeçirmeye çalışmalarıdır. Bir Kuran ayetinde ise şöyle bildirilmektedir:

Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı. (Kalem Suresi, 9)

Maddi ve manevi her türlü teklife rağmen Peygamber Efendimiz (sav) Allah’ın ayetlerini anlatma konusunda son derece kararlı bir tutum içinde olmuş, aldığı yoğun tehditleri hiçbir zaman dikkate almamıştır. İbn-i Ebi Şeybe, Müsned’inde Mekkeli müşriklerden Utbe bin Rebia’nın Peygamberimiz (sav)’e yaptığı çirkin tekliflerini şöyle aktarmaktadır:

…Neden babalarımızın sapmış olduğunu söylüyorsun? Eğer önderlik istiyorsan sancaklarımızı sana bağlayalım ve seni başkan yapalım. Eğer mal ve para istiyorsan sana ve senden sonraki nesline yetecek kadar para toplayalım.“48

Peygamberimiz (sav) Allah’ın rızasını herşeyden üstün tutan, Allah’ın rahmetini ve cennetini asıl karşılık olarak gören, çok güçlü imana sahip bir Müslümandır. Hiçbir dünyevi teklif, makam, para onu asla etkilemez. Zaten Allah böyle kutlu bir elçisi için dünyada da engin bir mülk ve fetih nasip etmiştir, Allah’ın ahiret hayatında hazırladığı karşılık ise hiç şüphesiz daha büyük olacaktır. Peygamberimiz (sav)’i hak davasından vazgeçirmek için pek çok düzen kuran müşriklerin ileri gelenleri, bu amaçlarına ulaşamayınca Peygamber Efendimiz (sav)’in aleyhinde onu sürgün etmek, tutuklamak en sonunda da öldürmek üzere hain planlar kurmaya başladılar. Bu yüzden aralarında sürekli Peygamber Efendimiz (sav)’in durumunu görüşüyorlardı. İslami kaynaklarda bu tarihi gerçek şöyle aktarılmaktadır:

İbni İshak’ın ifadesine göre; Kureyş kabilesi biraraya gelip Resulullah (sav) hakkında istişarede bulunup birbirine şöyle dediler: “Bu şahsın durumunun hangi raddeye geldiğini görüyorsunuz.” Bunun üzerine müzakereye başladılar. İçlerinden biri: “Onu bir yere hapsedelim, kimse ile görüşmesine de meydan vermeyerek ölünceye kadar oradan çıkarmayalım! Kendisine ölmeyecek kadar yiyecek verelim!…”

Fakat bu teklif itirazlara uğradı. Böyle bir hareket kargaşalık çıkarabilirdi. Onlardan birisi: “Onu hapsetmeyelim, Onu Mekke’den çıkaralım…” dediyse de bu da uygun görülmedi. Çünkü: “Muhammed (sav) Arapların herhangi bir aşiretine gider, o güzel sözleriyle onları kendine ilhak ettirir, onları arkasından sürükler ve bizden intikam alır…” denildi. Bunun üzerine Ebu Cehil şöyle dedi: “Muhammed (sav)’i öldürmekten başka çare yok.“49


Onlara da kendi içlerinden: “Allah’a ibadet edin. O’nun dışında sizin başka İlahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?” (desin) diye içlerinden bir elçi gönderdik. (Müminun Suresi, 32)

Müşrikler ve iman etmeyenler bu hain planları uygulayabilecek hem maddi hem manevi imkanlara sahip olmalarına rağmen hiçbir zaman başarılı olamamışlardır. Çünkü Peygamber Efendimiz (sav) Yüce Allah’ın koruması altında hareket eden mübarek bir şahıstır. Hadislerde Peygamberimiz (sav)’in, kendisini öldürmek için tüm kabilelerden genç, güçlü ve silahlı kişilerin ayarlandığı anlatılmaktadır. Bu kişilerin yanı sıra Peygamberimiz (sav)’i kılıçla öldürmeye gelen çok sayıda gönüllü de vardır. Hadislerde bu kişilerin hep birlikte, aynı anda Hz. Muhammed (sav)’e saldırarak onu öldürmelerinin planlandığı aktarılır. Buna rağmen Peygamberimiz (sav)’in öldürülememesi, Allah’ın, iman etmeyenlerin ve müşriklerin tuzaklarını her defasında boşa çıkarması Peygamberimiz (sav)’in yaşadığı çok büyük mucizelerdendir.

Çok cesur ve yiğit bir insan olan Peygamberimiz (sav) sıcak savaşlara da bizzat katılmış, düşmanlarıyla birebir karşı karşıya gelmiştir. Savaşlarda en ön saflarda yer almasına rağmen yine öldürülememiş, Allah’tan bir mucize olarak hiçbir zarara uğramadan geriye dönmüştür. İnkarcılar savaş dışında kimi zaman ellerine başka fırsatlar geçse de yine bu mübarek insanı öldürememişlerdir. Peygamberimiz (sav)’in görevini tamamlamadan, hem de çok büyük tehlikelerle karşı karşıya kalmasına rağmen ölmemesi elbette çok büyük bir mucizedir.

Bu mucize ile ilgili olarak İbni Hanbel, Taberanî ve Ebu Nu’aym, Ca’de (ra)’dan şunu nakletmişlerdir:

Peygamber (sav)’i gördüm; Bir adam yanına getirilip: “Bu adam seni öldürmek istedi” denildi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: “Korkma! Korkma! İsteseydin bile, Allah seni bana musallat kılmazdı.50


… Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz, Allah, kafir olan bir topluluğu hidayete erdirmez.
(Maide Suresi, 67)

Allah’ın koruması altında olduğunu bilen ve O’na tevekkül eden Peygamberimiz (sav)’in savaş meydanlarındaki korkusuzluğu tüm müminlerin örnek aldığı bir özelliğidir. Peygamberimiz (sav) Allah’tan başka hiç kimseden korkmayan, çok cesur, sabırlı bir insandır ve çok üstün bir ahlaka sahiptir. Kendisi fedakarlığıyla da tüm inananlar için en güzel örnektir. Onun fedakarane ve cefakarane tavrının en güzel örneklerinden biri, savaşta müminleri uygun yerlere yerleştirmek için erkenden kalkması ve evinden çıkmasıdır:

Hani sen, mü’minleri savaşmak için elverişli yerlere yerleştirmek için evinden erkenden ayrılmıştın. Allah işitendir, bilendir. (Al-i İmran Suresi, 121)

Peygamberimiz (sav) bizzat kendisi inkarcıların, müşrik ve münafıkların hedefi konumundayken ve hayati tehlike altındayken müminlerin güvenlik içinde olmalarına çok önem vermiştir. Müslümanları sürekli teşvik ederek, şevklerinin artmasına yine o vesile olmuştur.

Tüm gücün sahibi olan Allah, Kuran’da, “…Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır: Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Fetih Suresi, 4) ayetiyle haber verdiği gibi yeryüzündeki tüm insanları da, orduları da kudreti altında tutandır. İman etmeyenler, Allah’ın sonsuz gücünü gereği gibi takdir edemedikleri için Peygamber Efendimiz (sav)’e ellerini uzatma cüretini göstermişlerdir. Bunun karşılığında Allah, iman etmeyenlerin Peygamberimiz (sav)’e kurdukları tuzakları bertaraf etmek için, Kuran’da, “Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır.” (Al-i İmran Suresi, 54) ayetiyle haber verildiği gibi en kusursuz düzeni kurmuştur. İman etmeyenler kendilerinin de iyiliğine ve güzel ahlakına bizzat şahit oldukları Allah’ın elçisi Hz. Muhammed (sav)’e karşı gizlice planlar kurarlarken, Allah’ın onları işittiğinden ve gördüğünden habersiz bunu yapmışlardır. Böylece münafıklar ve ileri gelen inkarcılar asıl kendilerinin en büyük tuzağa düşeceklerini anlamamışlardır:

Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katında onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır. (İbrahim Suresi, 46)

Hadislerde, Peygamberimiz (sav)’in en büyük düşmanlarından biri olarak bilinen Ebu Cehil’in, Allah’ın elçisini öldürmek için sürekli fırsat kolladığı da rivayet edilmektedir. İmam Buhari, bu konuyla ilgili olarak İbni Abbas’tan şu bilgiyi nakletmiştir:

Ebu Cehil: “Eğer Muhammed (sav)’i Kabe’de namaz kılarken görürsem boynunu ezeceğim!” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: “Eğer bunu yapsaydı, melekler gelip herkesin gözü önünde onu yakalayacaklardı.”51

İbni İshak, Beyhaki ve Ebu Nuaym da İbni Abbas’tan şu bilgiyi nakletmişlerdir:

“…Resulullah (sav) secdeye varınca Ebu Cehil büyük bir taş alıp ona doğru yöneldi. Taşı atmak üzere yaklaşınca, korkudan rengi atmış, eli taşa yapışmış bir halde geri döndü. Korkusundan elindeki taşı başka bir yere fırlattı. Kureyşliler bunu görünce şöyle dediler: “Neyin var, ne oldu, anlat bakalım!” Şu cevabı verdi: “Ona yaklaştığımda, kocaman bir deve gördüm. Hayatımda başı ve boynu o kadar büyük olan başka bir deve görmemiştim. Eğer taşı atmaya yeltenseydim, deve beni azı dişleriyle paramparça ederdi. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: “Onun gördüğü Cebrail (as)’dı. Bana yaklaşsaydı, Cebrail (as) onu tutup bir tarafa fırlatacaktı.”52

Allah’ın inayeti (koruması) altındaki kutlu Peygamberimiz (sav), pek çok tuzakla karşı karşıya kalmasına rağmen her defasında Allah’ın vaadinin gerçekleştiğini görmüş, zor gibi görünen olayları Rabbimiz’in yarattığına ve O’nun her olayı en hayırlı şekilde sonuçlandıracağına iman etmiştir. Kendisi hiçbir zarara uğramadan tebliğine ve mücadelesine devam etmiş, her zaman Rabbimiz’e güvenip dayanmıştır. Peygamber Efendimiz (sav)’in derin tevekkülünün sonucunda Allah kendisini hep başarılı ve güçlü kılmıştır.

Allah’ın Peygamberimiz (sav)’i korumak için mağarada hazırladığı mucizeler

İslami ve tarihi kaynaklarda yer alan bilgilere göre, Resulullah (sav), evini peygamberliğinin 14. yılının 27. Safer gecesi terk etti ve Hz. Ebubekir’in evine geldi. Daha sonra Hz. Ebubekir ile birlikte Mekke’yi terk ettiler. Peygamberimiz (sav) müşriklerin kendisini ilk anda arayacakları yerin kuzeye doğru devam eden asıl Medine yolu olacağını biliyordu. Bu sebeple tamamen ters yönde bir yol tercih etti. Bu yol, Mekke’nin güneyindeki Yemen yolu idi. Bu yolda yaklaşık 5 mil (6 km) yürüyerek Sevr Dağı diye bilinen dağa geldi. Burası, tırmanması zor, tehlikeli, yüksek bir dağdı. Peygamberimiz (sav) yanındaki arkadaşı Hz. Ebubekir ile birlikte burada bir mağaraya gizlendi. Rivayet edildiğine göre, bu mağara Sevr dağındaki “Athal” adıyla bilinen mağaradır.53


Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O’nu hamd ile tesbih et…
(Furkan Suresi, 58)

Bu arada Kureyşliler Peygamberimiz (sav)’i bulabilmek için bütün yolları kestiler ve silahlı adamlarla kontrol altına aldılar. Yayalar, süvariler ve iz sürücüler bölgeyi detaylı olarak taramaya başladılar. Dağlara, vadilere ve yokuşlara yayıldılar. Peygamberimiz (sav)’i arayan iz sürücüler mağaranın ağzına kadar geldiler. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) bu anda da Allah’a tam bir tevekkül içerisindeydi. Rabbimiz Kuran’da şöyle bildirmiştir:

Siz O’na (peygambere) yardım etmezseniz, Allah O’na yardım etmiştir. Hani kafirler ikiden biri olarak O’nu (Mekke’den) çıkarmışlardı; ikisi mağarada olduklarında arkadaşına şöyle diyordu: “Hüzne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir.” Böylece Allah O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı… (Tevbe Suresi, 40)

Peygamberimiz (sav) Allah’ın ayetinde de bildirdiği gibi, Allah’a gönülden teslim olmuştur ve kaderine tam bir tevekkül içindedir. Rabbimiz de, Peygamber Efendimiz (sav)’in güzel ahlakına ve tevekkülüne karşılık onu yardımıyla desteklemiş, onun bedenine sağlık, güç, kalbine de huzur ve güven duygusu vermiştir.

Kimi insanlar böyle büyük bir zorluk ortamını, çok yüzeysel bir anlayışla ve o anın heyecanını hissetmeden değerlendirebilirler. Çünkü kendisi tehlikenin hedefi olmayan bir kişi bu ruh halini bilemez. Örneğin inkarcı düşmanları kendisini ararlarken bir mağarada hayati tehlike altında gizlenen Peygamberimiz (sav)’in dikkat ve teyakkuzu yaşanmadan bilinmez. Tüm iman edenlerin bu şartları çok detaylı olarak düşünmeleri, Peygamberimiz (sav)’in üstün fedakarlığını, sabrını ve dirayetini gereği gibi takdir edebilmeleri son derece önemlidir.


Sen, O güçlü ve üstün, esirgeyici olan (Allah’)a tevekkül et. O, kıyam ettiğin zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dönüp dolaşmanı da. Hiç şüphesiz, O, işitendir, bilendir.
(Şuara Suresi, 217-220)

Fakat Peygamberimiz (sav) hayatı boyunca pek çok olayda olduğu gibi bunda da Allah’ın dilemesiyle mucizevi şekilde kurtulmuştur. Rivayetlere göre müşrikler takip sonucunda ulaştıkları mağaranın girişinde örümceğin ağ ördüğünü ve güvercinlerin de yuva yapıp yumurta bıraktıklarını gördüklerinde içeride kimsenin bulunmadığını düşünerek geri dönmüşlerdir. Gerçekten de bu şartlar düşünüldüğünde, mağaranın girişindeki örümcek ağının bozulmamış olması, içeride kimsenin olmadığına bir alamet olarak görülebilir. Çünkü mağaradan içeri girilmiş olsa bu ağ bozulmuş olacak ve örümcek de ağ örmeye devam etmeyecektir. Öte yandan güvercinin orada bulunması için de aynı durum geçerlidir. Kuşkusuz bu durum herşeye hakim ve kadir olan Allah’ın bir mucizesidir. Örümceğe mağaranın girişine ağ ördüren, güvercini orada sakin bir şekilde yerleştiren Allah’tır. Peygamberimiz (sav)’e ve mağarada beraber bulunduğu arkadaşına hiçbir şey olmaması, Allah’ın kendisini görünmeyen ordularla desteklemesi, kalbine güvenlik ve huzur duygusunu indirmesi elbette büyük mucizelerdir.

Tefsirlerde, Hz. Muhammed (sav)’in emrine verilen orduların melekler ordusu olduğu belirtilmiştir.54 Nitekim Tevbe Suresi’nin 40. ayetinin son bölümünde Allah “…O’na ‘huzur ve güvenlik duygusunu’ indirmişti, O’nu sizin görmediğiniz ordularla desteklemiş, inkar edenlerin de kelimesini (inkar çağrılarını) alçaltmıştı. Oysa Allah’ın kelimesi, Yüce olandır. Allah üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.”buyurarak bu gerçeği bizlere bildirir. Celaleyn tefsirinde, bu ayette bildirilen mucizevi olaylar şöyle tefsir edilmiştir:

Eğer siz ona yani Hz. Peygamber (sav)’e yardım etmezseniz vaktiyle Allah ona yardım etti. Küfredenler onu Mekke’den çıkardıkları vakit, yani müşrikler Darunnedve’de toplanıp katlini yahut hapsini ya da sürgün edilmesini istediklerinde onu Mekke’den çıkmak zorunda bıraktıkları vakit ikinin ikincisi idi. Yani iki kişiden biri idi. Diğeri de Hz. Ebu Bekir idi. Burada ifade edilmek istenen mana şudur: Bu zor durumda Rasulü’ne yardım elini uzatan Allah, başka durumlarda da onu yardımsız bırakmaz. O vakit onlar Sevr dağında bulunan mağarada idiler. O vakit Peygamber (sav) müşriklerin ayaklarını görüp endişeye kapılan ve Hz. Peygamber (sav)’e: “Onlardan biri ayaklarının altından bakacak olsa, şüphesiz bizi görecek” diyen arkadaşına: Yani Hz. Ebu Bekir’e “Üzülme! Çünkü Allah yardımıyla bizimle beraberdir.” diyordu. Nihayet Allah onun bir görüşe göre Hz. Peygamber (sav)’in bir görüşe göre de Hz. Ebu Bekir’in üzerine huzur ve sükunetini rahatlığını indirdi. Ve onu Yani Hz. Peygamber (sav)’i görmediğiniz askerlerle yani mağarada ve savaş meydanlarında bir takım melaike (melekler) ordularıyla kuvvetlendirdi. Böylece küfredenlerin kelimesini yani şirk davasını en alçak yani mağlub, Allah’ın kelimesini yani Kelime-i Şehadeti ise en yüksek yani üste çıkan ve galip yaptı. Allah mülkünde güçlüdür. Bütün işlerinde hikmet sahibidir.55

Rabbimiz Peygamberimiz (sav)’e çok sayıda mucizevi olayla yardım etmiş, kendisini meleklerle desteklemiş, kalbine huzur vermiş ve iman etmeyenlerin -o kadar çok sayıda, her taraftan kuşatmış olmalarına rağmen- ona zarar vermelerini engellemiştir. Esirgeyen, koruyan, gözeten Allah, yardım edenlerin en hayırlısı ve tüm gücün tek sahibidir.

Peygamber Efendimiz (sav) de her işinde Allah’ın yardımıyla başarıya ulaşmıştır. Allah Peygamberimiz (sav)’e olan yardımını ayetlerde şöyle haber vermiştir:

Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi. (Enfal Suresi, 62)

…Yok eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız, artık Allah, onun mevlasıdır; Cibril ve mü’minlerin salih olan(lar)ı da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler. (Tahrim Suresi, 4)

…Allah Kendi (dini)ne yardım edenlere kesin olarak yardım eder. Şüphesiz Allah, güçlü olandır, Aziz olandır. (Hac Suresi, 40)

Ve Allah, sana ‘üstün ve onurlu’ bir zaferle yardım etsin. (Fetih Suresi, 3)

Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: Allah’tan ‘yardım ve zafer (nusret)’ ve yakın bir fetih. Mü’minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)


Sana Rabbinden vahyedilene uy. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’a tevekkül et; vekil olarak Allah yeter.
(Ahzap Suresi, 2-3)

Peygamberimiz (sav)’in üstünlüğünü gereği gibi anlamayan inkarcılar, aslında, herşeyin tek hakimi Allah’ı gereği gibi takdir edememektedirler. Allah’ın inayeti altındaki Peygamber Efendimiz (sav)’i mağlup edebileceklerini düşünmeleri elbette onlar için büyük gaflettir. Çünkü onlar, sonu baştan belli, onların yenilgisiyle neticelenecek bir mücadelenin içine girmişlerdir. Allah bir ayette şöyle buyurur:

Allah, yazmıştır: “Andolsun, Ben galip geleceğim ve elçilerim de.” Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)

Allah bir başka ayette ise, Peygamberimiz (sav)’e kimsenin zarar veremeyeceğini, Allah’ın, Cibril’in, meleklerin ve salih müminlerin onun dostu, yardımcısı, destekçisi olduğunu şöyle haber vermektedir:

Eğer sizler Allah’a tevbe ederseniz (ne güzel); çünkü kalpleriniz eğrilik gösterdi. Yok eğer ona karşı birbirinize destekçi olmaya kalkışırsanız, artık Allah, onun mevlasıdır; Cibril ve mü’minlerin salih olan(lar)ı da. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler. (Tahrim Suresi, 4)

Rabbimiz’in Peygamberimiz (sav)’ı meleklerle koruyup desteklemesi

Kuran ahlakı Müslümanların savaştan ve her türlü çatışmadan kaçınmalarını, anlaşmazlıkları görüşme ve müzakerelerle gidermelerini, uzlaşmacı olmalarını gerektirir. Savaş, Kuran’a göre sadece zorunlu olduğunda başvurulacak ve mutlaka belirli insani ve ahlaki sınırlar içinde yürütülecek bir “istenmeyen zorunluluk”tur. Müminler yaşanan sorunlarda hep barışı ve uzlaşmayı tercih etmekle, ancak karşı taraftan bir saldırı gelmesi durumunda kendilerini savunmak amaçlı savaşmakla yükümlüdürler.

Bir ayette, yeryüzünde savaşları çıkaranların bozguncular olduğu, Allah’ın ise bozguncuları sevmediği şöyle açıklanır:

… Onlar ne zaman savaş amacıyla bir ateş alevlendirdilerse Allah onu söndürmüştür. Yeryüzünde bozgunculuğa çalışırlar. Allah ise bozguncuları sevmez. (Maide Suresi, 64)


Sir Edward Landseer’in, “Arap Çadırı” isimli, 1866 tarihli tablosu.

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in hayatına baktığımızda da, savaşın ancak zorunlu hallerde ve savunma amaçlı olarak başvurulan bir yöntem olduğunu görebiliriz.

Kuran’ın Peygamberimiz (sav)’e vahyi tam 23 yıl sürdü. Bunun ilk 13 yılında Müslümanlar Mekke’deki putperest düzenin içinde azınlık olarak yaşadılar ve çok büyük baskılarla karşılaştılar. Pek çok Müslümana fiziksel işkenceler yapıldı, bazıları öldürüldü, çoğunun evi ve malları yağmalandı, sürekli hakaret ve tehditlerle karşılaştılar. Buna rağmen Müslümanlar şiddete başvurmadan yaşamaya devam ettiler ve putperestleri hep barışa çağırdılar. Sonunda putperestlerin baskıları dayanılmaz bir noktaya vardığında, Müslümanlar daha özgür ve dostane bir ortamın bulunduğu Yesrib (sonradan Medine) şehrine hicret ederek burada kendi yönetimlerini kurdular.

Ancak savaşın zorunlu olduğu hallerde de, Rabbimiz Peygamberimiz (sav)’i çeşitli mucizeleriyle destekledi. Bu mucizelerden biri Rabbimiz’in, meleklerini Peygamberimiz (sav)’in ve salih müminlerin yardımına göndermesidir.

Bir Kuran ayetinde, Müslümanlar güçsüz durumda görünmelerine rağmen, Rabbimiz’in onlara nasıl zafer ve başarı nasip ettiği, bunun müminlerin şükretmesi gereken bir nimet olduğu şu şekilde haber verilir:

Andolsun, siz güçsüz iken Allah size Bedir’de yardımıyla zafer verdi. Şu halde Allah’tan sakının, O’na şükredebilesiniz. (Al-i İmran Suresi, 123)

Salih Müslümanlar sayıca müşriklerden çok az olmalarına rağmen çok büyük bir cesaret ve kararlılıkla Peygamberimiz (sav)’in arkasında savaşa girmişler ve Allah’ın desteğiyle mucizevi şekilde büyük zaferler kazanmışlardır. Kuran ayetlerinde Allah’ın meleklerle müminleri desteklediği ve Peygamber Efendimiz (sav)’in savaşta müminleri meleklerin yardımıyla müjdelediği şöyle haber verilir:

Sen mü’minlere: “Rabbinizin size meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi size yetmez mi?” diyordun.

Evet, eğer sabrederseniz, sakınırsanız ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.

Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. ‘Yardım ve zafer’ (nusret) ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ın Katındandır.

(Ki bununla) İnkar edenlerin önde gelenlerinden bir kısmını kessin (helak etsin) ya da ‘umutları suya düşmüşler olarak onları’ tepesi aşağı getirsin de geri dönüp gitsinler.’ (Al-i İmran Suresi, 124-127)

Allah, ayetlerde de buyurduğu gibi, meleklerin yardımını, inananlara bir müjde ve kalplere tatmin vesilesi olarak göndermiştir. Yoksa kuşkusuz Allah hiçbir sebebe ihtiyacı olmayandır. Dilediği takdirde iman etmeyenleri üzerlerine gönderdiği tek bir azap ile bozguna uğratır. Dilerse onları ve ordularını saniyeler, dakikalar içinde yerin dibine geçirir. Nitekim Kuran’da pek çok inkarcı kavmin hiç ummadıkları bir anda, ya tek bir ses, ya bir kasırga, ya da başka bir felaketle aniden helak oldukları, ya da altı üstüne gelecek şekilde yerin altına gömüldükleri bildirilmiştir. Allah elbette tüm bunlara güç yetirendir. Rabbimiz’in böyle şanlı ve mucizevi zaferler vermesi ise, Peygamberimiz (sav) ve beraberindeki müminler için büyük bir müjde olmuştur. Savaşta olan mucizeler ve Müslümanların cesareti pek çok tefsir alimi tarafından da anlatılmıştır. Büyük alim Ömer Nasuhi Bilmen, Müslümanların savaşları sırasında meydana gelen mucizeleri ve salih müminlerin cesaretini şöyle aktarmaktadır:

İslam ordusu Kureyş müşrikleri ile savaşı göze alarak Bedir kariyesine (zorlu alan) doğru yürüdü. Resulü Ekrem Efendimiz vuku bulacak savaşta düşmanlardan öldürülecek şahısların maktellerini (öldürüldükleri yerler) eshabına (yakınlarına) gösterdi, bilahara (sonra) da öyle vuku buldu (sonuçlandı), bu bir mucize idi. Nihayet Kureyş ordusu da gelip Bedir suyunu zaptetmiş bulundu. Fakat ertesi gün yağmur yağdı, Eshab-ı Kiram (sahabeler) bol bol suya kavuştular, bu yüzden olan sıkıntıları giderildi. Sonra meydan-ı harbe atıldılar, düşman kuvvetleri Müslümanların kuvvetlerinin üç mislinden ziyade (fazla) idi, yine de korkuyorlardı, savaş başladı. Müslümanlar, cihadın, şehadetin manevi kıymetini takdir ettikleri için biperva (korkusuz), kemali neş’e (tam bir neşe) ile cihada atılmışlardı. Bu esnada Hazreti Ömer’in azatlısı (hür bırakılmış) olan “Mehca” şehit düştü. Resuli Ekrem Efendimiz “Mehca seyyidüşşüheda”dır (şehitlerin efendisi) diye buyurdu.56

Resulü Ekrem Efendimiz, “Yarab! Bana vaat buyurduğun nusreti (zaferi) ihsan et” diye dua etmiş ve hafifçe bir uykuya dalmış ve hemen tebessüm ederek uyanmış, yanı başında bulunan Hazreti Ebu Bekir’e hitaben: Müjde ya Ebu Bekir! İşte Cibrili Emin ile sair melaike’i kiram (meleklerin büyük çoğunluğu) imdada geldiler, diye buyurmuştu. Sonra da zırhını giymiş ve çadırından dışarı çıkmıştı. Zaten adetleri fazla olan düşman ordusuna bazı Ürbanın da katılacağı şayi (duyulmuş) olmakla bundan bazı İslam mücahitleri endişeye düştüler. Bunun üzerine taraf-ı İlahi’den (Yüce Allah’ın Katından) melekler vasıtasıyla ehl-i İslam’a (Müslümanlara) yardım olunacağı tebşir edildi (müjdelendi). Rivayete nazaran (göre) o esnada gayet şiddetli bir rüzgar çıkıp göz gözü görmez olmuştu. Bu hal ise Hazreti Cibril ile sair (pek çoğu) meleklerin meydanı harbe gelmelerine bir nişane (işaret) imiş. O melekler ablak (beyaz) atlara binmiş, beyaz ve sarı insanlar suretinde görünmüşler ve Bedir harbine bilfiil iştirak (fiilen katılmışlardır) etmişlerdir.

Bu Bedir gazvesinde (seferinde) Müslümanlara evvela bin, sonra iki bin, daha sonra da iki bin melek imdada gelmişlerdir ki, mecmuu (toplamı), ayeti kerimede görüldüğü vechile (kadarıyla) beş bindir.57

Allah’ın melekleri, Peygamberimiz (sav)’in ve beraberindeki inananların yardımına vermesi başka ayetlerde şöyle haber verilmektedir:

Siz Rabbiniz’den yardım taleb ediyordunuz, O da: “Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim” diye cevap vermişti.

Allah, bunu, yalnızca bir müjde ve kalplerinizin tatmin bulması için yapmıştı; (yoksa) Allah’ın Katından başkasında nusret (zafer ve yardım) yoktur. Hiç şüphesiz Allah üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

Hani Kendisi’nden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalplerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu. (Enfal Suresi, 9-11)

İmam Sabuni’nin tefsirinde ise meleklerin yardımı şöyle tarif edilir:

Allah, “peşpeşe gelen bin melekle size yardım edeceğim” diyerek duasını kabul ettiğini bildirdi. Tefsirciler şöyle der: Hadiste bildirildiğine göre Cebrail beşyüz melek indirdi ve onlarla ordunun sağ kanadında savaştı. Mikail de beşyüz melek indirdi. Onlar da ordunun sol kanadında savaştı. Meleklerin, Bedir dışında herhangi savaşta savaştığı tesbit olunmamıştır. Diğer savaşlarda melekler, Müslümanların sayısını çok göstermek için inerlerdi, savaşmazlardı.

Allah’ın meleklerle size yardım etmesi, sadece size zaferi müjdelemek içindir. Bir de bu zaferle ruhlarınız sükunet bulsun diye yardım etti. Gerçekte zafer ancak, Yüce Allah’ın Katındandır. O’nun yardımına güvenin. Kendi kuvvetinize ve silahınıza güvenmeyin. Şüphesiz Allah galiptir, mağlup edilemez; hikmeti neyi gerektiriyorsa onu yapar.

Hatırlayın ki, Allah Kendi Katından bir güven olarak sizin uykunuzu getiriyordu. Bu, Rasulullah (sav)’in bir mucizesidir. Çünkü korku anında herkesi bir uyku basmıştı. Hz. Ali şöyle der: Bedir günü bizde Mikdat’tan başka at yoktu. Rasulullah (sav)’dan başka hepimizi uyur gördüm. İbn Kesir şöyle der: Mü’minlerin kalplerinin Allah’ın yardımı ile yatışıp emniyet içinde olmaları için, savaşın en şiddetli anında uyur gibi olmuşlardı. Üzerinize gökten yağmur yağdırıyordu. Bu da, Allah’ın saydığı başka bir nimettir. Olay şudur: Bedir savaşında Müslümanlar susuz kaldılar. Bunun üzerine Allah onların üzerine öyle bir yağmur yağdırdı ki, vadilerden su aktı.58

Allah’ın Peygamberimiz (sav)’in yanında mücadelelere katılan müminlerin kalplerini uzlaştırması da ayrı bir mucizedir. Farklı farklı kavimlerden, şehirlerden, topluluklardan, hatta birbirine düşman kabilelerden insanların aynı amaç uğruna, Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için birarada hareket etmeleri Allah’ın dilemesiyle gerçekleşmiştir. Allah, pek çok ayette Peygamberimiz (sav)’i yardımıyla ve samimi müminlerin desteğiyle müjdelemiştir:

Onlar, seni aldatmak isterlerse, şüphesiz Allah sana yeter. O, seni yardımıyla ve mü’minlerle destekledi.

Ve onların kalplerini uzlaştırdı. Sen, yeryüzündekilerin tümünü harcasaydın bile, onların kalplerini uzlaştıramazdın. Ama Allah, aralarını bulup onları uzlaştırdı. Çünkü O, üstün ve güçlü olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

Ey Peygamber, sana ve seni izleyen mü’minlere Allah yeter. (Enfal Suresi, 62-64)


Siz Rabbiniz’den yardım taleb ediyordunuz, O da: “Şüphesiz Ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim” diye cevap vermişti.
(Enfal Suresi, 9)

Allah’ın yardım ettiği Peygamberimiz (sav) ve müminler, ne kadar zayıf durumda olsalar da başarılı olmuşlar, sayıca fazla olan iman etmeyenlerin orduları karşısında galip gelmişlerdir. Mekkeli müşrikler, sahip oldukları teknik imkanlara ve kalabalık insan sayısına rağmen, görünüşte kesin galip gelmeleri gerekirken Allah’tan bir mucize olarak bozguna uğramışlardır.

Allah müminlere savaşlarda bir mucize daha yaşatmış, sabreden bir kişinin on kişiyi mağlup edeceğini müjdelemiştir:

Ey Peygamber, mü’minleri savaşa karşı hazırlayıp-teşvik et. Eğer içinizde sabreden yirmi (kişi) bulunursa, iki yüz (kişiyi) mağlub edebilirler. Ve eğer içinizden yüz (sabırlı kişi) bulunursa, kafirlerden binini yener. Çünkü onlar (gerçeği) kavramayan bir topluluktur.

Şimdi, Allah sizden (yükünüzü) hafifletti ve sizde bir za’f olduğunu bildi. Sizden yüz sabırlı (kişi) bulunursa, (onların) iki yüzünü bozguna uğratır; eğer sizden bin (kişi) olursa, Allah’ın izniyle (onların) iki binini yener. Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 65-66)

Allah bir başka ayette de Peygamberimiz (sav)’e ve müminlere yardım olarak görünmeyen ordularını indirdiğini ve onlarla inkarcı müşrikleri azablandırdığını haber vermektedir.

(Bundan) Sonra Allah, elçisi ile mü’minlerin üzerine ‘güven duygusu ve huzur’ indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkar edenleri azablandırdı. Bu, inkarcıların cezasıdır. (Tevbe Suresi, 26)

Allah Peygamber Efendimiz (sav)’e ve müminlere mucizelerle yardım ederken, inananlara yaptıkları zulüm ve eziyetlerden dolayı müşriklere de görülmemiş bir karşılık vermiştir. Müşrikler hiç ummadıkları şekilde Müslümanlara mağlup olmuşlardır.

İbn Kesir’in tefsirinde savaş zamanında yaşananlar şöyle rivayet edilir:

Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre, Allah Rasulü (sav): “Korku ile yardım olundum ve bana cevami’ul-Kerim (kerim olan şeylerin toplamı) verildi” buyurmuştur. Bu sebepledir ki Allah Teala: “Bilahere Allah; Rasulü ile müminlerin üzerine sükuneti indirmişti. Görmediğiniz orduları da indirmişti. Ve kafirleri azaba uğratmıştı. Kafirlerin cezası buydu.” buyurmuştur.59

Diğer bir tefsirde, iman edenler sabrettikleri takdirde, iman etmeyenlerin hile ve tuzaklarının boşa çıkacağı ise şöyle açıklanmıştır:

Yüce Allah bizim dışımızdakilerin sırdaş edinilmesini yasakladıktan ve bunun sebeplerini beyan ettikten sonra, biz mümin kullarına, muttaki olup sabretmemiz halinde kafirlerin hile ve tuzaklarını boşa çıkaracağını vaat ediyor ve; birisi Uhud gününde öteki de Bedir gününde olmak üzere mümin kullarını veli edindiği iki durumu bizlere misal gösteriyor. Bu iki günde Yüce Allah müminlerin sabırları ve takvaları sebebiyle düşmanlarının tuzaklarını, hilelerini boşa çıkarmıştır. Yüce Allah’ın müminleri veli edindiğine, düşmanlarının da hile ve tuzaklarını -sabredip takva sahibi olmaları halinde- boşa çıkardığına iki örnek olarak bu iki olayın verilmiş olduğunun delili, bundan önceki ayet-i kerimede sabır ve takvanın zikredilmiş olmasıdır: “Sabreder ve sakınırsanız onların hilesi size hiçbir zarar veremez.”60

İnkar edenlerin az görünen orduları

Allah’tan bir mucize olarak, savaşlarda galip gelenler sayıca üstün olanlar değil, müminler olmuştur. Peygamberimiz (sav) beraberindeki müminlerle, Allah’ın verdiği akıl, feraset, basiret, güzel ahlak gibi nimetlerle daima inkar içindeki insanlara karşı başarı elde etmiştir. Ayrıca Allah, kimi zaman müminleri, iman etmeyenlerin gözünde sayıca ve kuvvetçe çok gösterdiğini ve bunun inkarcılarda yılgınlığa ve korkuya neden olduğunu da bildirmiştir. Allah bir ayette Peygamberimiz (sav) döneminde gerçekleşen bu mucizeyi şöyle bildirir:

Karşı karşıya gelen iki toplulukta, sizin için andolsun bir ayet (ibret) vardır. Bir topluluk, Allah yolunda çarpışıyordu, diğeri ise kafirdi ki göz görmesiyle karşılarındakini kendilerinin iki katı görüyorlardı. İşte Allah, dilediğini yardımıyla destekler. Şüphesiz bunda, basiret sahipleri için gerçekten bir ibret vardır. (Al-i İmran Suresi, 13)

Celaleyn tefisirinde, Al-i İmran Suresi’ndeki bu ayet şu şekilde açıklanmaktadır:

Şüphe yok ki sizin için savaş için Bedir’de karşılaşan iki fırkada bir ayet, ibret vardır. Bir fırka Allah yolunda, O’na itaatte savaşıyordu. Onlar Hz. Peygamber (sav) ve arkadaşları olup 313 kişiydiler ve onlarla beraber iki at, altı zırh, sekiz kılıç vardı. Ve çoğu da yaya idiler. Diğeri kafir idi. Onları, kafirleri kendilerinin yani (Müslümanlar) kendilerinin iki misli olarak kendilerinden daha çok olarak -ki kafirler 1000 kişi kadar idiler- göz görmesiyle, yani zahiri (dış) olan bir görmekle görüyorlardı. Ve Allah da Müslümanlara, az olmalarıyla beraber yardım etti. Allahu Teala ise, ona yardım etmeyi dilediği kimseyi yardımıyla te’yid eder, takviye eder. Şüphe yok ki bu zikir edilen şeyde basiret sahipleri için bir ibret vardır. Artık bununla ibret almayacak ve iman etmeyecek misiniz?61

İbn Kesir tefsirinde ise aynı ayet şöyle açıklanmıştır:

“Onlar, öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı.” ayeti hakkında bazı alimler -İbn Cerir’in anlattığına göre- diyorlar ki: Müşrikler Bedr günü Müslümanların sayıca kendilerinin iki katı olduğunu görüyordu ki Cenab-ı Hak -onlara göre- bunu, Müslümanların müşriklere galib gelmelerinin sebebi kılmıştır. Şüphe yok ki burada bir tek yönden işkil (şüphe) vardır. Şöyle ki: Müşrikler o gün harbden önce Müslümanların sayısını tahmin için Ömer İbn Sa’d’ı göndermişler o da dönüp yaklaşık olarak 300 kişi olduklarını bildirmişti. Ki gerçekten Müslümanlar 310 şu kadar kişiydiler. Ama muharabe başlayınca Allah Müslümanlara meleklerden 1000’ini yardımcı göndermiştir.62

Kuran’ın pek çok ayetinde Allah’ın, korkup sakınan kullarına en zor ve sıkıntılı gibi görünen zamanlarda yardımını ulaştırdığı, hiçbir çözümün gözükmediği durumlarda bile muhakkak bir çıkış yolu göstereceği müjdelenmektedir:

…Kim Allah’tan korkup-sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir;

Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter. Elbette Allah, Kendi emrini yerine getirip-gerçekleştirendir….. (Talak Suresi, 2-3)

Allah Kuran’da iman etmeyenlerin, müminleri, müminlerin de iman etmeyenleri kimi zaman gözlerinde sayıca olduğundan az gördüklerini bildirmiştir. Bu da Kuran’da Allah’ın müminlere yardımı ve mucizelerinden biri olarak bildirilmektedir. Allah’tan bir mucize olarak savaş sırasında iki ordunun birbirlerini az görmesinde pek çok hikmet vardır. Müslümanların kendilerinden sayıca çok olan müşrik ordusunu az sayıda görmeleri onlara büyük bir güç ve moral kaynağı olmuştur. İman etmeyenlerin ise zaten kendilerinden daha az sayıda olan Müslüman ordusunu daha da az görmeleri onları rehavete sürükleyerek, nasıl olsa galip geleceklerini düşündürtmüş olabilir. Hiç şüphesiz bu, Allah’ın açık bir mucizesidir. Sebepler çerçevesinde, hiçbir ordunun sayısı olduğundan daha az görünmez. Bir ordu yüz bin askerden oluşuyorsa, bu her yerden aynı gözükür. Kalabalık olan bir ordu, yukarıdan da, aşağıdan da, karşıdan da bakılsa kalabalık gözükecektir. Dolayısıyla ordu sayısının az görünmesi olağanüstü bir durumdur. Bu olayda yaşanan mucize Allah’ın Peygamberimiz (sav)’e ve Müslümanlara yardımının tecellilerinden biridir. Allah Enfal Suresi’ndeki ayetlerde Peygamberimiz (sav)’e ve müminlere yaptığı yardımı şöyle haber vermektedir:

Hani Allah, onları sana uykunda az gösteriyordu; eğer sana çok gösterseydi, gerçekten yılgınlığa kapılacaktınız ve iş konusunda gerçekten çekişmeye düşecektiniz. Ancak Allah esenlik (kurtuluş) bağışladı. Çünkü O, elbette sinelerin özünde saklı duranı bilendir.

Karşı karşıya geldiğinizde, Allah, ‘olacağı olan işi gerçekleştirmek’ için, onları gözlerinizde az gösteriyor, sizi de onların gözlerinde azaltıyordu. Ve (bütün) işler Allah’a döndürülür. (Enfal Suresi, 43-44)

Sabuni’nin tefsirinde, Rabbimiz’in müminlere bu yardımı şöyle açıklanmaktadır:

Ey müminler topluluğu! Savaşta karşılaştığınız zamanı hatırlayın. O zaman, onlara karşı cesaretiniz artsın diye Allah, düşmanlarınızı gözünüzde az gösterdi. Sizi de onların gözüne az gösterdi ki, savaşa sizin için bir hazırlık yapmasınlar. Bu görme, uykuda değil uyanıklık halinde idi. İbn Mesud şöyle der: Bedir savaşında düşman bizim gözümüze o kadar az gösterildi ki, ben bir adama: “Ne dersin, onlar yüz kadar mı?” diye sordum. Bu, savaş başlamadan önceydi. Savaş başlayınca, Allah müminleri, kafirlerin gözüne çok gösterdi. Kafirler şaşırıp kaldılar ve korkuya kapıldılar. Güçleri kırıldı ve hesap etmedikleri şeyleri gördüler. Bu, Allah’ın bu savaştaki büyük mucizelerindendir. Allah bunu böyle yaptı. Kafirlere karşı müminlere cesaret verdi. Müminlere karşı da kafirlere cesaret verdi ki, savaş yapılsın ve Allah Kendi ordusuna yardım etsin, batılı ve ordusunu hezimete uğratsın, üstün olan Allah’ın kelimesi, alçak olan da kafirlerin kelimesi olsun. Bütün işler Allah’a döner. Allah, dilediği gibi o işlerde tasarrufta bulunur. Onun verdiği hükmü bozacak kimse yoktur. O hikmet sahibi ve Yücedir.63


Ey Peygamber, sana ve seni izleyen mü’minlere Allah yeter. (Enfal Suresi, 64)

İbn Kesir ise, Enfal Suresi’ndeki ayeti şöyle tefsir etmektedir:

… Allah Teala, her iki grubu birbirlerine karşı tahrik buyurmuş, hırsı artsın diye birini diğeri gözünde az göstermiştir. Bu karşı karşıya gelmeleri anında olmuştur. Harb kızışıp Allah Teala inananları peşpeşe gelen bin melekle destekleyince, kafirler güruhu (topluluğu) iman edenler grubunu kendilerinin iki misli görür olarak kalakaldı. Nitekim Allah Teala, bu hususta şöyle buyurmaktadır: “Karşılaşan iki topluluğun durumlarında sizin için ibret vardır. Biri Allah yolunda döğüşüyordu. Diğeri ise kafirdi. Onlar, öbürlerinin kendilerinin iki katı olduklarını gözleriyle görüyorlardı. Allah dilediğini yardımıyla destekler. Görebilenler için bunda ibret vardır.” (Al-i İmran, 13)64

Peygamberimiz (sav) döneminde, Müslümanların yaşadığı mucizelerden biri de, kendilerine karşı insanlar toplandığı halde bundan korkmamaları ve çekinmemeleridir. Ayette, inkarcıların zarar vermek amacıyla güç sahibi pek çok insanı toplayarak, azınlık olan Müslümanları baskı altına almaya çalıştıklarına işaret edilmektedir. Böyle zor durumda müminler gönülden Allah’a yönelmiş, O’na tevekkül etmişlerdir. Böylece Allah’ın koruması ve desteği sayesinde kendilerine hiçbir zarar dokunmadan büyük nimetlerle geri dönmüşler, bolluk ve berekete kavuşmuşlardır.

Allah Kuran’da inananların içinde bulunduğu bu mucizevi durumu şöyle bildirmektedir:

Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir.

Bundan dolayı, kendilerine hiç bir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. (Al-i İmran Suresi, 173-174)

Allah’a tam olarak güvenen ve her zaman O’na teslim olan Peygamberimiz (sav) ve beraberindeki müminler her zaman Kuran ahlakına uygun yaşamışlar, yaptıkları her işte Allah’ın hoşnutluğunu hedeflemişlerdir. Bunun karşılığında da Allah’tan güvenlik ve huzur duygusuna kavuşmuşlar, en zor şartlarda bile büyük zenginlik ve ganimetler elde etmişler ve güzel bir hayat yaşamışlardır.

 

PEYGAMBERİMİZ (SAV)’E VERİLEN GAYB BİLGİLERİ

aybı yalnızca üstün güç sahibi olan Allah bilir. Geçmiş ve gelecek olan her olayın bilgisi tüm ayrıntısıyla Allah Katındadır. Bu gerçek Kuran’da şöyle haber verilir:

Gaybın anahtarları O’nun Katındadır, O’ndan başka hiç kimse gaybı bilmez. Karada ve denizde olanların tümünü O bilir, O, bilmeksizin bir yaprak dahi düşmez; yerin karanlıklarındaki bir tane, yaş ve kuru dışta olmamak üzere hepsi (ve herşey) apaçık bir kitaptadır. (Enam Suresi, 59)


… Allah sizi gayb üzerine muttali kılacak değildir. Ama Allah, elçilerinden dilediğini seçer. Öyleyse siz de Allah’a ve elçisine iman edin…
(Al-iİmran Suresi, 179)

Zamanı yaratan ve insanlara bu kavramı öğreten Allah’tır. Allah’ın Yüce Zatı zamandan münezzehtir. Dünya üzerindeki canlı veya cansız varlıklara ait tüm bilgiler geçmişleri ve gelecekleri ile Rabbimiz’in Katında saklı tutulmaktadır. Evrende ve diğer tüm alemlerde meydana gelen her olay Allah’ın bilgisi dahilinde ve kontrolü altındadır. O gizlinin gizlisini bilir. Peygamberimiz (sav) de gayba ancak Rabbimiz’in dilediği kadar vakıf (sahip) olabilmiş, elbette bu onun mucizelerinden biri olmuştur. Allah Kuran’da, elçilerinden seçtiklerine Kendi Katında saklı olan gayb bilgisinden verdiğini şöyle bildirmektedir:

O, gaybı bilendir. Kendi gaybını (görülmez bilgi hazinesini) kimseye açık tutmaz (ona muttali kılmaz.) Ancak elçileri (peygamberleri) içinde razı olduğu (seçtikleri kimseler) başka. Çünkü O, bunun önüne ve arkasına izleyici (gözetleyici)ler dizer. (Cin Suresi, 26-27)

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) de Allah’ın kendisine gayb bilgisi verdiği, Rabbimiz Katında çok seçkin bir elçidir. Kuran’da bildirildiği gibi, bu kişilerden biri Hz. Yusuf’tur. Hz. Yusuf, zindanda iken, Allah’ın varlığının delillerini anlattığı iki arkadaşına şöyle demiştir:

Dedi ki: “Size rızıklanacağınız bir yemek gelecek olsa, ben mutlaka size daha gelmeden önce onun ne olduğunu haber veririm. Bu, Rabbimin bana öğrettiklerindendir. Doğrusu ben, Allah’a iman etmeyen, ahireti de tanımayanların ta kendileri olan bir topluluğun dinini terk ettim.” (Yusuf Suresi, 37)

Bu, Allah’ın Hz. Yusuf’a verdiği bir ilim ve mucizedir. Allah, Hz. Yusuf’a rüyaları yorumlama ilmini de vermiştir. Hz. Yusuf -Allah’ın dilemesi ile- gelecekte olacak bazı olayları görebilmektedir. Hz. Yusuf’a verilen ilmin bir benzeri başka peygamberlere de verilmiştir. Kuran’da Hz. İsa’nın da Rabbimiz’in izniyle bu ilme sahip olduğu haber verilmiştir. Ayette şu şekilde buyrulur:

İsrailoğulları’na elçi kılacak. (O, İsrailoğulları’na şöyle diyecek:) “Gerçek şu, ben size Rabbinizden bir ayetle geldim. Ben size çamurdan kuş biçiminde bir şey oluşturur, içine üfürürüm, o da hemencecik Allah’ın izniyle kuş oluverir. Ve Allah’ın izniyle doğuştan kör olanı, alaca hastalığına tutulanı iyileştirir ve ölüyü diriltirim. Yediklerinizi ve biriktirdiklerinizi size haber veririm. Şüphesiz, eğer inanmışsanız bunda sizin için kesin bir ayet vardır.” (Al-i İmran Suresi, 49)


Bunlar, gayb haberlerindendir; bunları sana vahyediyoruz…
(Al-i İmran Suresi, 44)

Ayette de buyrulduğu gibi Hz. İsa da, insanların neler yediklerini ya da neler saklayıp biriktirdiklerini bilecek bir ilimle nimetlendirilmiştir. Hz. İsa’nın kendisinden sonra gelecek ismi “Ahmet” olan bir elçiyi müjdelediği de Kuran’da haber verilmektedir. (Saff Suresi, 6) Rabbimiz Peygamber Efendimiz (sav)’e de gayba dair pek çok haber vermiştir. Peygamberimiz (sav) hem geçmişte meydana gelen ve kimsenin bilmediği olayları, hem de gelecekte gerçekleşecek olan birçok olayı Allah’ın bildirmesiyle öğrenmiştir. Bir ayette Allah bu gerçeği şöyle haber verir:

Bu, sana (ey Muhammed) vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Yoksa onlar, (Yusuf’un kardeşleri) o hileli-düzeni kurarlarken, yapacakları işe topluca karar verdikleri zaman sen yanlarında değildin. (Yusuf Suresi, 102)

Peygamberimiz (sav) gaybi bilgiye kendisinden kaynaklanan bir özellik olarak sahip olmamıştır. Ancak Allah’ın dilediği kadarıyla gaybdan kendisine verdiği haberleri çevresindekilere tebliğ etmiştir. Herşeyi bilen Allah’ın elçisine verdiği bilgilerse geçmişte gerçekleşmiş ya da ileride kesin olarak gerçekleşecek olaylara işaret etmektedir. Bu da Peygamberimiz (sav)’in bildirdiği bu bilgilerin her birinin mucize niteliğinde olduğunu göstermektedir. Ancak Allah’ın bildirmesiyle bilinebilecek haberleri Peygamberimiz (sav) hayatı boyunca çok defa insanlara haber vermiştir. Hem geçmişle, hem içinde bulunduğu zamanla, hem de gelecekle ilgili bilgilere vakıf olması, Rabbimiz’den gayba dair bilgiler alması da peygamberliğinin delillerindendir. Allah’ın kendisine verdiği pek çok ilimle birlikte Peygamberimiz (sav)’in gösterdiği tevazu ve teslimiyet ise Kuran’da şöyle bildirilmiştir:

De ki: “Allah’ın dilemesi dışında kendim için yarardan ve zarardan (hiç bir şeye) malik değilim. Eğer gaybı bilebilseydim muhakkak hayırdan yaptıklarımı arttırırdım ve bana bir kötülük dokunmazdı. Ben, iman eden bir topluluk için, bir uyarıcı ve bir müjde vericiden başkası değilim.” (Araf Suresi, 188)

Allah’ın kutlu peygamberi Hz. Muhammed (sav) hem Kuran ayetleriyle hem de özel olarak kendisine gelen vahiy sonucu, geçmişle, yaşadığı zamanla ve gelecekle ilgili bilgiler almıştır. Allah’ın dilemesiyle, birçok konuda kimsenin bilemeyeceği gayb bilgisine sahip olmuştur. Bu ilim vesilesiyle zorluk zamanlarında Müslümanları fetihle müjdelemiş, daha pek çok müjde vererek onların şevklerini artırmıştır. Peygamberimiz (sav)’in Müslümanlara önceden müjdesini verdiği bu olaylar birer mucize olarak ardı ardına gerçekleşmiştir.

 

De ki: “Ben, sizin Allah’tan başka tapmakta olduklarınıza tapmaktan nehyedildim.” De ki: “Ben sizin heva (istek ve tutku)larınıza uymam; yoksa bu durumda ben şaşırıp sapmış ve doğru yolu bulmamışlardan olurum.”
(Enam Suresi, 56)

De ki: “Ben, gerçekten Rabbimden kesin bir belge üzerindeyim, siz ise onu yalanladınız. Sizin kendisine acele ettiğiniz (azap) yanımda değildir. Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, doğru haberi verir ve O, ayırt edenlerin en hayırlısıdır.”
(Enam Suresi, 57)

Peygamberimiz (sav)’in 1400 yıl önce haber verdiği ve içinde bulunduğumuz dönem içinde gerçekleşmiş bulunan pek çok olay da vardır. Kütüb-ü Sitte muhaddisleri Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesei, İbn-i Mace ve daha pek çok muhaddis Peygamberimiz (sav)’den rivayet edilen hadislerdeki gayb haberlerinin doğruluğu hakkında ittifak halindedirler. Nitekim Peygamber Efendimiz (sav)’in haber verdiği gaybi bilgilerin tümü gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye de devam etmekte, insanlar bu mucizelere şahit olmaktadırlar.

Peygamberimiz (sav)’in Mucizesi: Gayb Bilgisi

İman etmeyenler, Peygamberimiz (sav)’in kendisine vahyedilen Kuran’ı insanlara tebliğ etmeye başlamasından itibaren bu mübarek insanı doğru söylememekle itham etmişlerdir. Kendilerine getirdiği her bilgiye kuşkuyla yaklaşmış, ona inanmak istememişlerdir. Oysa Peygamberimiz (sav) dürüstlüğü ve güvenilirliği sadece yüzüne ve hayat şekline bakıldığında bile kolayca anlaşılan bir insandır. Hayatı boyunca herkesin ittifakla “El-emin” (güvenilir) diye nitelendirdiği ve bu hitapla çağırdığı bir insan olmasına rağmen onun çağırdığı hak yola uymamak için yalanlarına devam etmişlerdir.

Peygamberimiz (sav)’e birbirinden zalimce pek çok iftira atan inkarcılar, bir insanın hayatı boyunca her an doğru söylememesinin imkansız olduğunu gözardı etmişlerdir. Bir insanın ömrünün sonuna kadar kesintisiz olarak doğru söylememesi ve buna uygun yaşaması imkansızdır. Ayrıca Peygamber Efendimiz (sav) gece gündüz ibadet halinde olan, çok büyük fedakarlıklar yapmış, çok sabırlı, üstün ahlaklı, alemlere rahmet olan bir insandır. Çevresindeki herkesten daha az uyuyan, büyük bir cesaretle her savaşa çıkan, en ön saflarda çarpışan Peygamberimiz (sav) ölüm tehdidi altındayken de insanlara hak olan gerçekleri anlatmaya devam etmiştir.

Kuran ahlakını en güzel şekilde yaşayan ve müminlere örnek olan her zaman Peygamberimiz (sav) olmuştur. Mübarek Peygamberimiz (sav) insanlara infakı (sadaka) anlatmış, kendisi herşeyini infak etmiştir; canını ve malını, Allah rızasını kazanmak için ortaya koymuştur. Sabrı, fedakarlığı, gerçek sevgi ve dostluğu anlatmış, bu güzel ahlak özelliklerini olabilecek en ideal şekliyle yaşamıştır. Yine insanlara merhametli olmayı, affediciliği tavsiye etmiş, hayatı boyunca bunların da en kararlı uygulayıcısı ve savunucusu olmuştur. iman etmeyenlerin böyle kutlu bir peygambere iftira ederken şunları düşünmesi gerekirdi:

Bir yalanı ömür boyu hiç açık vermeden devam ettirmek insan fıtratının (doğasının) gücünün yeteceği birşey değildir. Birbiriyle uyum içinde binlerce ayetle çelişmeyecek şekilde yaşamak ve bütün ömrü boyunca bu ayetlere bağlı olarak yalan söylemek de bir insan için asla mümkün değildir. Ayrıca yalan söyleyen bir insan niçin bunları istikrarla hayatının sonuna kadar yapsın? İnsanların ahiretlerine, hidayetlerine vesile olabilmek için kendi hayatını niçin tehlikeye atsın? Ayrıca yalan söyleyen bir kişinin, söylediği herşeyin böylesine büyük bir hikmet taşıması mümkün müdür? Yine her söylediğinin edebi yönden de mükemmel olup, sayısal bazı şifreler taşıması ve 23 yıl boyunca söylediklerinin tamamının birbiri ile edebi, matematiksel, bilimsel uyum içinde olması, her birinin hikmetli olup, insanın vicdanen cevabını aradığı her soruya cevap vermesi, sosyal hayata dair tüm hükümleri içermesi ve eksiksiz olması mümkün müdür? Nitekim sözünde doğru olmayan birinin bir gün mutlaka birbirini tutmayan çelişkili ifadeler vermesi kaçınılmazdır. Oysa Peygamberimiz (sav)’in her söylediği doğru çıkmış, bunlara Müslümanlardan ve inkarcılardan pek çok insan şahit olmuştur.

Kuşkusuz tüm peygamberlere verilen mucizelerin her biri çok önemlidir. Fakat Peygamberimiz (sav)’in bazı mucizelerine büyük kitlelerin şahit olması, bu yönüyle onu diğer peygamberlerden farklı kılmaktadır. Örneğin Hz. İsa ölen bir insanı dirilttiğinde veya bir hastayı iyileştirdiğinde sadece orada bulunanlar bu mucizelere şahit olmuş olabilirler. Veya Hz. Musa’nın mucizelerine de sadece Firavun, kavmi ve İsrailoğulları şahit olmuş olabilir. (En doğrusunu Allah bilir) Peygamberimiz (sav) savaş olacağını, ardından fetih gerçekleşeceğini söylediğinde ise, buna ve sonrasında söz konusu savaşa şahit olan o kavmin tamamıdır. Bu mucizelere on binlerce, hatta yüz binlerce insan şahit olmaktadır.

Bizans’ın galibiyeti

Kuran’da gelecek hakkında verilen haberlerden biri Rum Suresi’nin hemen başındaki ayetlerde yer alır. Bu ayetlerde Bizans İmparatorluğu’nun bir yenilgiye uğradığı, ama çok kısa bir zaman sonra tekrar galip geleceği şöyle bildirilmiştir:

Elif, Lam, Mim. Rum (orduları) yenilgiye uğradı. “Dünyanın en alçak yerinde”. Ama onlar, yenilgilerinden sonra yeneceklerdir. Üç ile dokuz yıl içinde. Bundan önce de, sonra da emir Allah’ındır. Ve o gün müminler sevineceklerdir. (Rum Suresi, 1-4)


MÖ 3. -5. yüzyıllara ait olan bu altın kabartma, Pers Krallarından Oxus’un hazinesinden bir parçadır.

Bu ayetler, Hıristiyan olan Bizanslıların, 613-614 yıllarında putperest bir toplum olan Persler karşısında çok ağır bir yenilgiye uğramasından yaklaşık 7 sene sonra, MS 620 civarında indirilmişti. Ayetlerde Bizans’ın çok yakında galip geleceği haber veriliyordu. Oysa o sırada Bizans o kadar büyük kayıplara uğramıştı ki, değil tekrar galip gelmesi, ayakta kalması bile imkansız görülüyordu. Persler Bizanslıları 613 yılında Antakya’da yenilgiye uğratarak; galibiyetlerini Şam, Kilikya, Tarsus, Ermenistan ve Kudüs’ü ele geçirmeleriyle sürdürmüşlerdi. Özellikle 614 yılında Kudüs’ün kaybedilmesi, Kutsal Mezar Kilisesi’nin tahrip edilmesi Bizanslılar için ağır bir darbe olmuştu.65

O dönemde yalnız Persler değil, Avarlar, Slavlar ve Lombardlar da Bizans Devleti’ne karşı büyük tehdit oluşturmaktaydı. Avarlar İstanbul önlerine kadar gelmişlerdi. Bizans Kralı Heraklius, ordunun masraflarını karşılayabilmek için kiliselerdeki altın ve gümüş süs eşyalarının eritilip paraya çevrilmesini emretmişti. Hatta bunlar da yetmeyince bronzdan heykeller bile para yapımı için eritilmeye başlanmıştı. Pek çok vali Kral Heraklius’a isyan etmiş, İmparatorluk parçalanma noktasına gelmişti. Önceden Bizans toprağı olan Mezopotamya, Kilikya, Suriye, Filistin, Mısır ve Ermenistan, putperest Perslerin işgali altına girmişti.66

Kısacası, herkes Bizans’ın yok olmasını bekliyordu. Ama tam bu dönemde, Rum Suresi’nin ilk ayetleri vahyedildi ve Bizans’ın dokuz yıl geçmeden yeniden galip geleceği haber verildi. Arap müşrikleri Kuran’da haber verilen bu zaferin, asla gerçekleşmeyeceğini düşünüyorlardı. Fakat Kuran’da bildirilen tüm haberler gibi bu da hiç kuşkusuz gerçekti. 622 yılında Heraklius Ermenistan’ı işgal edip Persleri yenerek çeşitli zaferler kazandı.67 627 yılının Aralık ayında, Bizans ve Pers İmparatorlukları arasında, Bağdat yakınında Dicle Nehri’nin 50 km. doğusunda bulunan Ninova harabeleri yakınında büyük bir savaş daha oldu. Bizans ordusu, Persleri burada da yenilgiye uğrattı. Birkaç ay sonra da Persler işgal ettikleri yerleri Bizans’a geri veren bir anlaşma imzalamak zorunda kaldılar.68

Rumların galibiyeti 630 yılında İmparator Heraklius’un Pers hükümdarı II. Khosrow’u yenilgiye uğratarak, Kudüs’ü geri alması ve Mezar Kilisesi’nin yeniden Hıristiyanların kontrolüne girmesiyle tamamlanmış oldu.69


Lut Gölü ya da diğer adıyla Ölü Deniz olarak bilinen bölge dünyanın en alçak noktasıdır. Bu, Kuran-ı Kerim’de asırlar öncesinden bildirilmiş bir bilgidir. İnsanlar bu bilgiyi ancak günümüz teknolojisinin sunduğu imkanları kullanarak öğrenebilmişlerdir.

Rumların Kuran’da haber verilen galibiyeti 630 yılında İmparator Heraklius’un Pers hükümdarı II. Khosrow’u yenilgiye uğratarak, Kudüs’ü geri alması ve Mezar Kilisesi’nin yeniden Hıristiyanların kontrolüne girmesiyle tamamlanmış oldu.

Böylece Allah’ın Kuran’da bildirdiği ve Peygamberimiz (sav)’in insanlara tebliğ ettiği, “Rum’un zaferi“, ayetteki “üç ile dokuz yıl içinde” ifadesiyle dikkat çekilen zaman aralığında, mucizevi bir şekilde gerçekleşmiş oldu.

Bu ayetlerde yer alan bir başka mucize de, o dönemde kimsenin tespit etmesinin mümkün olmadığı coğrafi bir gerçeğin haber verilmesidir.

Rum Suresi’nin 3. ayetinde, Rumlar’ın “Dünyanın en alçak yerinde” yenildikleri belirtilir. Arapçası “edna el-ard” olan bu ifade, bazı meallerde “yakın bir yer” olarak da tercüme edilir. Ancak bu tercüme, orijinal ifadenin tam karşılığı değil, mecazi bir yorumudur. “Edna” kelimesi Arapçada “alçak” demek olan “deni” kelimesinden türemiştir ve “en alçak” anlamına gelir. “Ard” ise yeryüzü demektir. Dolayısıyla “edna el-ard” ifadesi de “yeryüzünün en alçak yeri” manasına gelmektedir.

Bazı tefsirciler söz konusu bölgenin Araplara yakınlığını göz önünde bulundurarak kelimenin “en yakın” anlamını kullanmaktadırlar. Ancak kelimenin asıl anlamı, Kuran’ın indirildiği dönemde bilinmesi mümkün olmayan çok önemli bir jeolojik gerçeğe işaret etmektedir. Çünkü Dünyanın en alçak yerini araştırdığımızda, bu noktanın Bizanslıların 613-614 yıllarında yenilgiye uğradığı yerlerden biri olan Lut Gölü (Dead Sea) havzası olduğunu buluruz. Bu yenilginin en ağır darbesi, daha evvel de belirttiğimiz gibi, Hıristiyanlığın sembolü olan Lut Gölü yakınlarındaki Kudüs’ün kaybıdır.

Lut çevresi ise deniz seviyesinden 399 metre aşağıdaki, yeryüzünün “en alçak” bölgesidir.70

Burada dikkat edilmesi gereken nokta, Lut Gölü’nün rakımının, yalnızca modern çağdaki ölçümlerle tespit edilmiş olmasıdır. Daha önce hiç kimsenin Lut Gölü’nün Dünyanın en alçak bölgesi olduğunu bilmesi mümkün değildir. Ama bu bölge Kuran’da “yeryüzünün en alçak yeri” olarak tanımlanmıştır. Bu bilgi, Kuran’ın Allah’ın sözü olduğunun bir başka delilini oluşturmaktadır ve Allah’ın Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’e nasip ettiği çok büyük bir mucizedir.

Mekke’nin fethi

Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram’a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı. (Fetih Suresi, 27)

Peygamber Efendimiz (sav), Medine’de iken gördüğü bir rüyasında, müminlerin güven içinde Mescid-i Haram’a girdiklerini ve Kabe’yi tavaf ettiklerini görmüş ve müminleri bu haberle müjdelemişti. Çünkü, Mekke’den Medine’ye hicret eden müminler, o zamandan beri Mekke’ye gidemiyorlardı.

Allah, Peygamberimiz (sav)’e Katından bir yardım ve destek olarak Fetih Suresi’nin 27. ayetini vahyetmiş ve rüyasının doğru olduğunu, eğer Allah dilerse müminlerin Mekke’ye girebileceklerini bildirmiştir. Gerçekten de, bir süre sonra, önce Hudeybiye Barışı ve ardından gelen Mekke’nin fethiyle, Müslümanlar aynı ayette bildirildiği gibi güven içinde Mescid-i Haram’a girmişlerdir. Böylece Allah, Peygamber Efendimiz (sav)’e ilham ettiği müjdenin gerçek olduğunu göstermiştir.

Buhari, Mekke’nin fethi ile ilgili olarak İbn-i Abbas’tan şöyle rivayet etmektedir:

İbnu Abbas: “Herhalde o Kuran’ı (tilavetini -okumasını, tebliğini ve mucibince -gerektiği gibi- amel etmeni) senin üzerine farz kılan (Allah), seni (yine) dönülecek yere döndürecektir…” (Kasas Suresi, 85) mealindeki ayette ifade edilen döndürülecek yerden maksadın Mekke olduğunu söylerdi.”71

Ancak burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır. Fetih Suresi’nin 27. ayetine dikkat edilirse, Mekke’nin fethinden önce gerçekleşecek bir başka fetihten daha söz edildiği görülecektir. Nitekim ayette haber verildiği gibi Müslümanlar, önce Yahudilerin elinde bulunan Hayber Kalesi’ni fethetmişler, daha sonra da Mekke’yi fethetmişlerdir.72 Ünlü Celaleyn tefsirinde, Fetih Suresi’nin 27. ayeti şöyle açıklanmaktadır:

Yemin olsun ki Allah, Peygamberine o rüyayı doğru gösterdi. Rasulullah (sav) Hudeybiye senesinde sefere çıkmazdan evvel rüyasında kendisini de, ashabını da emniyet içinde, başlarını traş ederek Mekke’ye girer görmüş, bunu ashabına haber vermişti. Onlar da sevinmişlerdi. Vakta ki maiyyetindekilerle (beraberindekilerle) birlikte çıktılar. Kafirler, kendilerini “Hudeybiye”de men edip döndüklerinde bu onlara çok ağır geldi. Bazı münafıklar ise şüpheye düştüler. Bu ayet o zaman inmiştir. “Yemin olsun ki inşaAllah Mescid-i Haram’a emniyet içinde başlarınızın saçlarının tümünü kazıtarak, (kiminiz) bir kısmını kısaltarak, asla korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah sulh konusunda fayda yönünden sizin bilmediğiniz şeyleri bildi de ondan önce yani Mekke’ye girmeden önce yakın bir fetih yaptı.” Bu da Hayber’in fethi idi. Ve rüya ertesi sene tahakkuk etti (gerçekleşti).73

Peygamberimiz (sav) Hicret’in 8. yılında Mekke’ye girerek bu şehri fethetmiştir. Peygamber Efendimiz (sav) müminlere bu müjdeleri verdiğinde, mevcut durum bu yönde değildir. Hatta, koşullar tam aksini göstermekte, müşrikler müminleri kesinlikle Mekke’ye sokmamakta kararlı görünmektedirler. Bu ise, kalbinde hastalık olanların, Peygamber Efendimiz (sav)’in söylediklerine şüphe ile bakmalarına neden olmuştur. Ancak Peygamberimiz (sav) Allah’a güvenerek, insanların ne diyeceklerini hiç önemsemeden, Allah’ın kendisine bildirdiğine iman etmiş ve bunu insanlara açıklamıştır. Rabbimiz’in Peygamberimiz (sav)’e haber verdiği bu gayb haberinin gerçekleşmiş olması, milyonlarca insanın şahit olduğu çok büyük bir mucizedir.

Peygamberimiz (sav)’in haber verdiği diğer gayb bilgileri

Mısır’ın Fethi

Sizler Mısır’ı fethedeceksiniz. Orası (paraya) “kirat” denilen yerdir. Oranın halkına hayır tavsiye edin. Onların bir zimmet, bir de rahim (hakkı) vardır.74

Peygamber Efendimiz (sav) bu hadis-i şeriflerinde Mısır’ın fethedileceğini müjdelemektedir. Peygamberimiz (sav) bu müjdeyi verdiği sırada Mısır, Romalıların hakimiyeti altındaydı. Ayrıca, Müslümanların henüz çok büyük bir gücü bulunmamaktaydı. Ancak, Peygamber Efendimiz (sav)’in, bu sözleri gerçek olmuş, kendisinin vefatından çok zaman geçmeden, Hz. Ömer (ra)’in halifeliği sırasında, M.S. 641 yılında, Amr bin As komutasındaki Müslümanlar tarafından Mısır fethedilmiştir.75 Bu olay, Peygamber Efendimiz (sav)’in gerçekleşen gayb haberlerinden biridir.

Roma ve İran Topraklarının Fethi

Kisra ölünce, ondan başka Kisra yoktur. Kayser de öldü mü ondan sonra bir Kayser yoktur. Nefsimi kudret altında tutan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun, siz her ikisinin de hazinelerini Allah yolunda harcayacaksınız.76

Bu hadis-i şerifte geçen “Kisra” kelimesi, geçmişte İran kralları için kullanılan bir isimdir. Kayser sıfatı ise, Roma İmparatoru için kullanılmaktaydı. Peygamber Efendimiz (sav) hadis-i şerifinde, bu her iki kralın sahip olduğu hazinenin Müslümanlara kalacağını müjdelemiştir.

Burada dikkat edilmesi gereken husus, Peygamberimiz (sav)’in bu haberi müjdelediği dönemde Müslümanların askeri, ekonomik ve siyasi açıdan, henüz böyle büyük bir fetih yapmaya güçlerinin bulunmamasıdır. Ayrıca bu dönemde, İran ve Bizans İmparatorlukları da, en güçlü devletlerdi. Dolayısıyla, Peygamber Efendimiz (sav), bu iki fethi haber verdiğinde, siyasi ve askeri koşullar görünürde buna uygun değildi. Ancak, Peygamber Efendimiz (sav)’in haber verdiği bu olaylar aynen gerçekleşmiştir. Hz. Ömer zamanında İran fethedilmiş ve bu fetihle birlikte Kisraların saltanatı son bulmuştur.77

O dönemin Kayser’i olan Heraklius’un 641 yılında ölümünden önce, hazinelerinin Müslümanlara kalması Müslümanların, Raşid Halifeler döneminde Bizans Roma İmparatorluğu’na ait çok önemli merkezleri fethetmeleri ile başlamıştır. Hz. Ebu Bekir döneminden başlayarak, Kayser’in yönetimi altındaki Ürdün, Filistin, Şam, Kudüs, Suriye, Mısır gibi önemli merkezlerin tamamı fethedilmiştir. İstanbul’un, 1453 yılında Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedilmesi ve Roma İmparatorluğunun yıkılmasını takiben Kayser ünvanı da tarihe gömülmüştür.78 Böylece, Peygamberimiz (sav)’in döneminde siyasi ve ekonomik açıdan imkansız gibi görünen bu önemli fetihler, Allah’ın Hz. Muhammed (sav)’e verdiği birer mucize olarak gerçekleşmiştir.

Peygamberimiz (sav)’in İran Kisrası’nın ölümünü haber vermesi

Peygamber Efendimiz (sav), yaşamı boyunca pek çok hükümdar ve idareciye, elçiler ve mektuplar aracılığıyla tebliğ yapmış, onları hak ve doğru olana uymaya davet etmiştir. Tarih kaynaklarında yer aldığı gibi bazıları Peygamberimiz (sav)’in bu davetine hemen icabet ederken, bazıları da inkarlarında direnmişler, müşriklerle, münafıklarla ve diğer kafirlerle iş birliğine girişmişlerdir. Peygamberimiz (sav)’in İslam’a davet ettiği hükümdarlardan biri de dönemin İran Kisrası Perviz İbn-i Hürmüz’dür. Hz. Muhammed (sav), Abdullah bin Huzayfe’yi ona elçi olarak göndermiştir. Ancak İbn-i Hürmüz, Peygamberimiz (sav)’in tebliğinden yüzçevirmiş ve Müslümanlara karşı düşmanca bir tutum sergilemiştir. Peygamber Efendimiz (sav)’e iki elçi gönderip, Müslümanların kendisine teslim olmalarını söylemiştir. Peygamber Efendimiz (sav) ise bu iki elçiyi önce İslamiyet’e davet etmiştir. Daha sonra ise, iki elçiyi ertesi gün kendilerine kararını bildirmek üzere huzurundan çıkarmıştır.79 Ertesi gün Peygamber Efendimiz (sav) elçilere, Allah’ın kendisine bildirdiği şu haberi iletmiştir:

Yüce Allah Kisra’ya oğlu Şireveyh’i musallat kıldı. Şireveyh, onu şu ayda, şu gecede ve gecenin de şu saatinde öldürdü!80

Peygamber Efendimiz (sav) ayrıca onlara hitaben şöyle demiştir:

Bazan’a (Kisra’nın aracı olarak elçi göndermesini emrettiği vali) deyiniz ki: Benim dinim ve hakimiyetim, Kisra’nın mülk ve sanatının ulaştığı yere kadar ulaşacaktır. Yine ona deyiniz ki: Eğer sen Müslüman olursan, şu anda idare etmekte olduğun yerleri sana vereceğim, seni Ebnalardan (Güney Arabistan’a yerleşen İranlılar) meydana gelen kavme hükümdar yapacağım.81

Bunun üzerine elçiler Yemen’e dönerek Peygamberimiz (sav)’in tebliğini Vali Bazan’a aktardılar. Duyduklarından son derece etkilenen Bazan, bunu “Bu hükümdar sözü değildir. Öyle sanıyorum ki bu şahıs, dediği gibi bir peygamberdir”82 sözleriyle ifade etti. Sonra da adamlarına “Onu nasıl buldunuz?” diye sordu. Peygamberimiz (sav)’in heybetinden son derece etkilenen elçiler, “Biz, ondan daha heybetli, hiçbir şeyden korkmayan ve muhafızsız bulunan bir hükümdar görmedik. Mütevazi ve yaya olarak halk arasında yürüyordu” dediler.

Bazan, bir süre bekleyip Peygamber Efendimiz (sav)’in Kisra hakkında söylediklerinin doğru çıkıp çıkmayacağını görmek istedi. Böylece Peygamber Efendimiz (sav)’in Allah’ın elçisi olduğuna emin olacağını belirtti. Hadis ve tarih kaynaklarına göre, aradan kısa bir süre geçtikten sonra Kisra’nın oğlu Şivereyh’ten Bazan’a şöyle bir mektup geldi:

Ben Kisra’yı öldürdüm. Bu mektubum sana gelince, benim namıma, halkın biatını al, Kisra’nın sana yazmış olduğu zat hakkında da, yeni bir emrim gelinceye kadar bekle ve hiçbir teşebbüse geçme.83

Bazan ve adamları hesap edince, bu olayın tam Peygamberimiz (sav)’in belirttiği zamanda meydana geldiğini gördüler.84 Bazan bu büyük mucizeyi gördükten sonra iman etti ve Müslüman oldu. Onu, Yemen’de oturan Ebnaların Müslüman olması izledi.85 Bazan, Peygamber Efendimiz (sav)’in İran valilerinden imana gelen ilk kişi idi.86

Peygamberimiz (sav)’in kimsenin bilmediği olayları bilmesi

Allah’ın Kuran’da bildirdiği mucize niteliğinde bir olay da Peygamberimiz (sav)’in eşlerinden birine verdiği bir sırla ilgilidir. Peygamberimiz (sav) hanımlarından birine gizli bir söz söylemiş, fakat hanıma bu gizli sözü saklamayıp başkasına haber verince Allah onun bu tavrını Peygamberimiz (sav)’e haber vermiştir. Peygamberimiz (sav) sır tutmayan eşine bunu bildiğini açıklayınca, eşi kendisine bunu kimden öğrendiğini sormuştur. Bunun üzerine Peygamberimiz (sav) bunu kendisine Allah’ın haber verdiğini açıklamıştır. Allah bu olayı Kuran’da şöyle bildirir:

Hani Peygamber, eşlerinden bazılarına gizli bir söz söylemişti. Derken o (eşlerinden biri), bunu haber verip Allah da ona bunu açığa vurunca, o da (Peygamber) bir kısmını açıklamış bir kısmını (söylemekten) vazgeçmişti. Sonunda haberi verince (eşi) demişti ki: “Bunu sana kim haber verdi?” O da: “Bana bilen, (herşeyden) haberdar olan (Allah) haber verdi” demişti. (Tahrim Suresi, 3)

Peygamberimiz (sav) Allah’ın kendisine lütfu sayesinde ilim sahibi bir insandır. Allah kendisine kimsenin bilmesinin mümkün olamayacağı haberleri bildirmektedir. Eşinin yaptığı hatayı kendisine açıklaması da bu mucizelerinden yalnızca bir tanesidir. Öte yandan Allah bazı Kuran ayetlerinde de Peygamberimiz (sav)’e insanların gizli yönleri, düşünceleri ve eylemleri ile ilgili olarak kendisinin bilmesi mümkün olmayan pek çok bilgi vermiştir. Bu bilgilerin yanı sıra Peygamberimiz (sav)’e, onlara karşı nasıl davranacağını ve neler söyleyeceğini de bildirmiştir. Bu ayetlerden bazıları şöyledir:

Sonra kederin ardından üzerinize bir güvenlik (duygusu) indirdi, bir uyuklama ki, içinizden bir grubu sarıveriyordu. Bir grup da, canları derdine düşmüştü; Allah’a karşı haksız yere cahiliye zannıyla zanlara kapılarak: “Bu işten bize ne var ki?” diyorlardı. De ki: “Şüphesiz işin tümü Allah’ındır.” Onlar, sana açıklamadıkları şeyi içlerinde gizli tutuyorlar, “Bu işten bize bir şey olsaydı, biz burada öldürülmezdik” diyorlar. De ki: “Evlerinizde olsaydınız da üzerlerine öldürülmesi yazılmış olanlar, yine devrilecekleri yerlere gidecekti. (Bunu) Allah, sinelerinizdekini denemek ve kalplerinizde olanı arındırmak için (yaptı). Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir. (Al-i İmran Suresi, 154)

“Tamam-kabul” derler. Ama yanından çıktıkları zaman, onlardan bir grup, karanlıklarda senin söylediğinin tersini kurarlar. Allah, karanlıklarda kurduklarını yazıyor. Sen de onlardan yüz çevir ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter. (Nisa Suresi, 81)

Bedevilerden geride bırakılanlar, sana diyecekler ki: “Bizi mallarımız ve ailelerimiz meşgul etti. Bundan dolayı bizim için mağfiret dile.” Onlar, kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylüyorlar. De ki: “Şimdi Allah, size bir zarar isteyecek ya da bir yarar dileyecek olsa, sizin için Allah’a karşı kim herhangi bir şeyle güç yetirebilir? Hayır, Allah yaptıklarınızı haber alandır.” (Fetih Suresi, 11)

Zarar vermek, inkarı (pekiştirmek), mü’minlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: “Biz iyilikten başka bir şey istemedik” diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.

Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiç bir zaman durma. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever. (Tevbe Suresi, 107-108)

Ayetlerde Allah’ın Peygamberimiz (sav)’e vahyettiği birçok gayb haberi bildirilmektedir. Münafıkların yalanları, tuzakları, içlerinde gizledikleri, gerçek niyetleri Allah’tan bir mucize olarak Peygamberimiz (sav)’e haber verilmiştir. Peygamber Efendimiz (sav), Allah dilediği takdirde kendilerini olduklarından farklı gösteren münafıkları da yüzlerinden tanıyabilmiştir. Kuşkusuz bu büyük bir mucizedir. Hiç kimse pek çok ibadeti yerine getiren, Müslümanların tavır ve konuşmalarını aynısıyla taklit eden, kendisini Müslüman olarak tanıtan ve hatta Peygamberimiz (sav)’le birlikte savaşa çıkan bir kişinin aslında ikiyüzlü bir din düşmanı olduğunu anlayamaz. Peygamberimiz (sav)’in ise Allah’ın bildirmesiyle bu kişileri tanıdığına dair pek çok hadis sahabelerden rivayet edilmiştir. Allah Peygamberimiz (sav)in sahip olduğu bu ilmi Kuran’da şöyle bildirmektedir:

Eğer Biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir. (Muhammed Suresi, 30)

Peygamberimiz (sav)’in soru sorulmadan önce cevap vermesi

Kuran’da Hz. İsa’nın Allah’ın izniyle insanların “yediklerini ve biriktirdiklerini” haber verdiği (Al-i İmran Suresi, 49), Hz. Yusuf’un ise “bir yemek gelmeden onu haber vereceği” (Yusuf Suresi, 37) bildirmiştir. Bu mucizeler Allah’ın peygamberlerine olan bir lütfudur. Peygamberimiz (sav) de hadislerde haber verildiğine göre, Allah’tan bir mucize olarak kendisine daha soru sorulmadan ilgili kişiye cevap vermiş, insanların içlerinden geçirdiklerini bilmiştir. Örneğin hadislerde bildirildiğine göre Peygamberimiz (sav) ne zaman, nerelerin fethedileceğini sahabelere haber veriyordu.87 Yine hadislerde bildirildiğine göre Peygamber Efendimiz (sav), eve gelecek kişileri daha gelmeden evvel, odaya girecek olan kişileri daha odaya girmeden evvel bilirdi. Bir kişi bir yerden geç geldiğinde, geç kalma sebeplerini hemen o kişiye haber verirdi.88 Peygamberimiz (sav) ayrıca münafık zihniyetteki kişileri, Müslümanlara kötülük düşünen kişileri, içinden kötü fikirler geçirenleri hemen tanıyordu.89

Hadislerde bu mucizelerle ilgili yüzlerce örnek verilmektedir. Bir hadiste Peygamberimiz (sav) Ebu Süfyan’ın içinden geçirdiklerine bir cevap vermiş ve Ebu Süfyan bu durum karşısında bu mübarek insanın peygamberliğine şahitlik ettiğini söylemiştir:

Ebu Süfyan mescidin bir kenarında oturuyordu. Birgün Rasulullah (sav) elbisesine bürünerek evinden çıktı. Ebu Süfyan oturduğu yerden: “Acaba bu ne ile mağlub etti” dedi. Rasulullah (sav) Ebu Süfyan’ın yanına gelip eliyle onun sırtına vurdu ve: “Seni Allah ile mağlup ettim” dedi. Ebu Süfyan: “Senin Allah Rasulu olduğuna şahitlik ederim” dedi.90

Peygamber Efendimiz (sav)’in insanların içinden geçirdiklerini anlayıp, buna göre cevap vermesine bir örnek ise Vabısa ile ilgili olan hadistir:

Resulullah (sav)’e geldim. Niyetim iyilik ve günahtan ona sormadık bir şeyi bırakmamaktı. Etrafını Müslümanlardan bir cemaat çevirmişti, durmadan ona sorup fetva istiyorlardı. Onları yara yara ilerlemek istedim.

- Allah Resulünden uzak dur, ey Vabısa! dediler. Şöyle cevap verdim:

- Bırakın beni de ona iyice yaklaşayım! Kendine yakın olmak istediğim insanların en sevimlisidir o!

- “Bırakın Vabısa’yı!” buyurdu. İki veya üç kere de bana hitaben:

- “Ey Vabısa yaklaş!” dedi. Nihayet O’na yaklaşıp önünde oturdum. Bana şöyle buyurdu:

- “Ey Vabısa” sana ben mi haber vereyim, yoksa sen mi bana sorarsın!”

- Bilakis sen bana haber ver! dedim.

Şöyle buyurdu:

- İyilik ve günah hakkında sormak için geldin değil mi?

- Evet! dedim. Bunun üzerine parmaklarının uçlarını bir araya getirip onlarla göğsüme vurarak şöyle buyurdu:

“Ey Vabısa, kalbine danış, kendine danış! -iyilik, insanlar sana fetva verseler, fetva vermeseler de, kendi kalbinin yatıştığı şeydir; günah da, kalbi kazıyan (rahatsız eden) göğüste dolaşıp duran şeydir!”91

Hadiste de bildirildiği gibi, Rabbimiz’in bir lütfu olarak Peygamberimiz (sav) daha soru sorulmadan önce kendisine sorulacak soruları bilir ve onlara göre cevaplar verirdi. Peygamberimiz (sav)’in karşısındaki kişinin niyetini, düşüncesini anlamasına bir diğer örnek ise Ebu’d Derda’nın Müslüman olmasıyla ilgili olan hadistir:

Ebu’d Derda bir puta tapıyordu. Abdullah b. Revaha ile Ebu Seleme gidip o putu kırdılar. Ebu’d Derda gelip de putu o halde görünce şöyle demekten kendini alamadı: “Yazık sana, kendini savunamadın mı?”

Sonra Peygamber (sav)’e geldi. İbn-i Revaha yolda kendisini gördü ve şöyle dedi: “İşte Ebu’d Derda! Mutlaka bizi aramak için gelmiştir!” Allah Resulü (sav) de şöyle buyurdu: “Hayır! Müslüman olmak için geliyor. Rabbim Ebu’d Derda’nın Müslüman olacağını vaat etti.”92

Yukarıda verdiğimiz tüm örnekler Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in Allah’ın dilemesiyle pek çok mucize gerçekleştirdiğini göstermektedir. Peygamberimiz (sav) üstün ahlakı, Allah korkusu, derin imanı, tevekkülü ve samimiyeti ile Müslümanlara çok güzel bir örnek olmuş, mucizeleriyle de iman edenlerin şevk ve heyecanlarının daha da güçlenmelerine vesile olmuştur.

Peygamberimiz (sav) kendi vefatını sahabelere haber vermiştir

Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in gaybe dair verdiği haberlerin hepsi zaman içinde doğrulanmıştır. Doğrulanan her gayb haberi bu mübarek insanın bir mucizesidir. Bu haberlerden biri de Peygamberimiz (sav)’in kendi vefatını haber vermesidir. Hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz (sav) sahabeler arasında ilk kendisinin vefat edeceğini haber vermiştir:

Allah Resulü bize bakıp şöyle demişlerdir:

“En son ölenin ben olacağımı ileri sürüyorsanız. Dikkat edin! Ben, hepinizden önce öleceğim. Siz benden sonra öleceksiniz. .93

Peygamber (sav) bir gün çıkıp birine, ölüye dua eder gibi dua etti. Sonra dönüp minbere çıktı ve şöyle buyurdu:

“Şüphesiz -ahirete- sizden önce gidiciyim. Ben size tanıklık edeceğim. Vallahi şu anda havuzumu görür gibiyim. Yeryüzünün bütün anahtarları bana verildi. Vallahi, benden sonra şirke sapmanızdan korkmuyorum -çünkü sapmazsınız!- Ama -dünya malı için- birbirinizle yarışmanızdan korkuyorum!” 94

Peygamberimiz bir diğer hadislerinde kendisine vefat edeceğinin vahyedildiğini bildirmektedir:

“Allah Resulü (sav) gece vakti beni uyandırıp şöyle buyurdu:

“Ey Ebi Müveyhibe! Baki ehli için Allah’tan istiğfarda bulunmakla emrolundum!” Bunun üzerine onunla beraber çıktım. Baki’e gittik. Orada ellerini kaldırıp kabir ehli için istiğfarda bulundu. Sonra şöyle buyurdu: “Sizin yaşadıklarınız sonrakilere göre çok hafiftir. Fitneler onlara karanlık gecenin parçaları gibi gelecektir. Sonu başından daha kötü olacaktır. Ey Ebu Müveyhibe, bana yeryüzünün hazineleri ve orada ebedi kalma imkanı verildi. Sonra da cennet verildi. Bununla Allah’a kavuşmak arasında muhayyer (seçim yapma) kılındım. Ben de Allah’a kavuşmak arasında muhayyer kılındım. Ben de Allah’a kavuşmayı tercih ettim.” Sonra oradan ayrıldı.”95

Peygamberimiz (sav)kendi vefatı ile ilgili birçok detay haber vermiştir. Bu hadislerin her birinin Peygamberimiz (sav)’in söylediği şekilde gerçekleşmesi Allah’tan büyük bir mucizedir. Bu durum müminlerin de imanlarını kat kat artırmış, imanda daha da derinleşmelerine Allah’ın izniyle vesile olmuştur. Hadislerde Peygamber Efendimiz hangi gün vefat edeceğini de haber vermiştir:

… Ben Pazartesi günü doğdum. Vahiy Pazartesi günü geldi. Pazartesi günü hicret ettim ve Pazartesi günü öleceğim!”96

İbn-i Hanbel ve Beyhaki, İbn-i Abbas’dan naklederek şöyle demişlerdir:

“Peygamberimiz (sav) Pazartesi günü doğdu, Pazartesi günü peygamber oldu, Mekke’den muhacir olarak Pazartesi günü çıktı. Medine’ye Pazartesi günü girdi, Mekke Pazartesi günü fethedildi ve Pazartesi günü vefat etti.”97

Peygamber Efendimiz (sav) bazı hadislerinde de vefat edeceği yeri bildirmiştir.

“Hicret edeceğim yer, -öldüğüm zaman gömülüp- yatacağım yer, Medine’dir!”98

Medine, hicret edeceğim yerdir. Orada öleceğim ve orada dirileceğim!”99

Peygamberimiz (sav)’in bildirdiklerinin aynı şekilde gerçekleşmesi Allah’ın büyük bir mucizesidir.

Peygamberimiz sahabelerin şehadetlerini haber vermiştir

Peygamberimiz (sav), Allah’ın bir mucizesi olarak, kendi vefatı gibi sahabelerin vefatlarını da gerçekleşmelerinden çok uzun zaman önce haber vermiştir. Bu hadislerde birçok sahabenin ölümleriyle ilgili detaylar bildirilmektedir. Bazı sahabelere şehit olacakları, nasıl bir yerde ölecekleri haber verilmiştir. Peygamberimiz (sav)’in bu gayb haberlerinin aynı şekilde gerçekleştiğine şahit olan müminler için bu çok büyük bir müjde olmuştur. Bu hadislerin her biri Allah’ın alemler üzerine seçip, üstün kıldığı Peygamberimiz (sav)’e Allah’ın nasip ettiği mucizelerdir:

Peygamberimiz (sav) Hz. Ömer’in şehadetini haber vermiştir

Ebu Ya’la, sahih bir senetle, Sehl b. Sa’d’dan naklederek şöyle demiştir:

“Üstünde, Allah Resulü (sav), Ebu Bekir ve Ömer ve Osman’ın bulunduğu Uhud -dağı- sallandı ve Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu:

“Sallanma, sabit ve sakin ol ey Uhud! Üzerinde bir Peygamber, bir Sıddık ya da iki Şehid var!”100

Taberani, İbn-i Ömer (ra)’dan naklederek şöyle demiştir:

Allah Resulü (sav) bir bahçedeydi. Ebu Bekir girmek için izin isteyince şöyle buyurdu: “Ona izin verin, onu cennetle müjdeleyin!” Sonra Ömer izin istedi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Ona da izin verin, onu cennet ve şehitlikle müjdeleyin! Sonra Osman izin istedi. Şöyle buyurdu: “Ona izin verin ve hem cennet, hem de şehitlikle müjdeleyin”101

Peygamberimiz (sav) Hz. Osman’ın şehadetini haber vermiştir

Ebu Ya’la, müminlerin annesi Hafsa’dan naklederek şöyle demiştir:

“Allah Resulü (sav) Osman’a haber gönderip çağırttı ve şöyle buyurdu:

“Öldürülüp şehit olacaksın! Sabret, Allah sana sabır versin.

Allah’ın sana on sene altı ay giydireceği -hilafet- gömleğini sakın çıkartma!” Dönüp giderken, Allah Resulü (sav) arkasından şöyle buyurdu: “Allah sana sabır versin. Oruçlu iken şehit edilip öleceksin. Orucunu benimle açacaksın!”102

Taberani el-Evsat’ta ve Beyhaki, Zeyd b. Erkam’dan naklederek şöyle demişlerdir:

“Allah Resulü (sav) beni gönderirken şöyle buyurdu:

“Haydi Ebu Bekir’e git, evinde elbisesini giyinmiş bir halde göreceksin. Ona cenneti müjdele! Sonra Ömer’e git! Onu da Seniyye tepesinde, bir merkep üzerine perçemi düşmüş halde göreceksin. Ona da cenneti müjdele! Ardından Osman’a git! Onu da çarşıda alışveriş yaparken bulacaksın. Ona zor bir imtihan geçirdikten sonra cenneti hak edeceğini müjdele!” Gittiğimde üçünü de Allah Resulü’nün buyurduğu şekilde buldum.103

Allah Resulü (sav)’in şöyle buyurduğunu duydum:

Yanımda meleklerden biri varken Osman yanıma gelmişti. Melek şöyle dedi:

İşte halkının öldüreceği bir Şehit! Ondan biz bile haya ederiz.104

Peygamberimiz (sav) Hz. Ali’nin şehadetini haber vermiştir

Hakim -sahihtir kaydıyla- Ali’den naklederek şöyle demiştir:

Allah Resulü (sav), Ali’ye -yanaklarını göstererek- şöyle buyurdu:

“Buradan buradan darbe yiyeceksin, kanın sakalını bulayıncaya dek akacak!”105

Peygamber (sav) Ali’ye şöyle buyurdu: “İnsanların en kötüsü, -başını göstererek- burana vuracak. -Sakalını göstererek -Bu da kana bulanacak.106

Peygamber (sav) ile Ali’nin yanına girdik. Hastaydı. Ebu Bekir ve Ömer de oradaydı. Biri arkadaşına şöyle dedi: “Galiba ölecek!”

Allah Resulü (sav) de şöyle buyurdu: “O asla kendi kendine ölmeyecek. Öldürülecek ….”107

Peygamberimiz (sav) Hz. Hüseyin’in şehadetini haber vermiştir

Allah Resulü (sav) bir gün uyuyordu. Elinde kırmızı bir toprak vardı.”

Ey Allah Resulü, bu toprak nedir? diye sordum.

Buyurdu ki: Cebrail -Hüseyin’i kasdederek- onun Irak topraklarında öldürüleceğini söyledi. Bu toprak, oranın toprağıdır.”108

“Hüseyin’i kastederek bu oğlum Kerbela denilen yerde öldürülecek. Onu orada gören ona yardım etsin!” Bunun üzerine Enes b. el Haris Kerbela’ya gitti. Hüseyin ile beraber orada öldürüldü.109

Peygamberimiz (sav)’in Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin ile ilgili bildirdiği şehadet haberleri gerçekleşmiş ve Peygamberimiz (sav)’in ardından İslam dininin yayılmasında çok büyük bir sorumluluk üstlenen bu samimi Müslümanlar şehit edilmişlerdir. Bu mübarek Müslümanların şehadetleri ile Peygamberimiz (sav)’in verdiği gayb haberlerinin bir bölümü daha gerçekleşmiştir. Bunların her biri Allah’ın, mübarek elçisi Hz. Muhammed (sav)’e nasip ettiği birer mucizesidir.

Peygamberimiz (sav)’in ahir zaman alametleri hakkında bildirdikleri


Allah hakkında yalan uydurup iftira edenlerin kıyamet günü zanları nedir? Şüphesiz Allah, insanlara karşı büyük ihsan (Fazl) sahibidir, ancak onların çoğu şükretmezler. (Yunus Suresi, 60)

Ahir zaman, kıyamet öncesinde dünya üzerinde yaşanacak olan bir dönemdir. Peygamberimiz (sav)’in, ahir zamanda gerçekleşecek olan olaylarla ilgili de pek çok haberi bize ulaşmıştır. Bu olayların, içinde bulunduğumuz dönemde birer birer gerçekleşiyor olması Peygamberimiz (sav)’in mucizelerinden biridir. Hz. Muhammed (sav) kendi yaşadığı dönemden 1400 yıl sonrasında meydana gelecek olayları, sanki o dönemi izlemiş gibi detaylı olarak anlatmıştır. Peygamberimiz (sav)’in gerçekleşeceğini bildirdiği ahir zaman alametlerinden bazıları aşağıda özet halinde açıklanmıştır.

İran-Irak Savaşı

Ahir zamanda meydana gelecek önemli bir savaş hadiste şöyle haber verilir:

Şevval ayında ayaklanma Zilkade’de harb konuşmaları, Zilhicce’de ise harb vaki olacak.110

Hadiste belirtilen Şevval, Zilkade ve Zilhicce ayları İran-Irak Savaşı’nın gelişim aşamalarıyla aynı tarihlere denk gelmektedir:

Şevval ayında ayaklanma…

İran Şahı’na karşı olan ilk ayaklanma bilindiği gibi hadiste belirtilen 5 Şevval 1398 (8 Eylül 1976)’de olmuştur.

Zilkade’de harp konuşmaları ve Zilhicce’de ise harp vaki olacak…

Hicri 1400 Zilhicce (1980 Ekim) ayında İran-Irak arasındaki savaş tam anlamıyla başlamıştı.


Türkiye Gazetesi, 22 Ocak 1987
Türkiye Gazetesi, 3 Ağustos 1988

Bir başka hadiste de bu savaşın ayrıntıları şöyle tarif edilir:

Faris yönünden gelecek olan bir kavimdir ki, şöyle diyecekler: “Ey Araplar! Siz fazla taassuba kaçtınız! Siz bunlara gereği gibi hak tanımazsanız, sizinle hiç kimse birlik kurmayacaktır… Bir gün, onlara ve bir gün de sizlere verilsin, ve karşılıklı sözler tutulsun…” Onlar Mutıka çıkacaklar, Müslümanlar oradan aşağı yazıya inecekler….. Müşrikler öbür yandaki (Rakabe) denilen bir simsiyah olan nehrin kenarında duracaklar… Aralarında savaş olacak: Her iki ordudan, Allah, zaferi kaldıracak… (Kıyamet Alametleri, s. 179)

- Faris yönünden gelecek olan : İran tarafından gelecek olan
- Faris : İran – İranlı
- Yazıya inecekler : Ovaya inecekler (Irak Ovası)
- Mutık : Yöredeki bir dağın adı
- Rakabe :
: Petrol kuyularının çok olduğu bölgedir.

“Ey Araplar! Siz fazla taassuba kaçtınız! Siz bunlara gereği gibi hak tanımazsanız, sizinle hiç kimse birlik kurmayacaktır…”

Hadisin bu bölümünde iki taraf arasında, ırkçılıktan kaynaklanan bir anlaşmazlığın olacağına dikkat çekiliyor olabilir. Bu anlaşmazlık sebebiyle, “Yazı”ya (yani Irak Ovası’na) inileceği ve savaşın başlayacağı anlaşılmaktadır.

Allah, her iki ordudan zaferi kaldıracak…

Bu hadisin de işaret ettiği gibi, İran-Irak Savaşı 8 yıl sürmüş ve binlerce kayıp verilmesine rağmen bir netice alınamamıştır. İki taraf da kesin bir üstünlük sağlayamamıştır.

Afganistan’ın İşgali

Talikan’a (Afganistan’a) yazık oldu. Şüphesiz Allah Teala’nın orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır.111


Türkiye Gazetesi, 15 Ağustos, 1979

Hadiste Afganistan’ın ahir zamanda işgal edileceğine işaret vardır. Gerçekten de Rusların Afganistan’ı işgali olan 1979 yılı Hicri 1400 yılına, diğer bir ifadeyle Hicri 14. yüzyılın başlangıcına denk gelmektedir.

Orada altın ve gümüş olmayan hazineleri vardır…

Rivayetin bu bölümünde de Afganistan’ın maddi zenginliklerine dikkat çekilmektedir. Bugün Afganistan’da çeşitli sebeplerle işletilmeye açılmamış büyük petrol yatakları, demir havzaları ve kömür madenleri tespit edilmiştir.

Fırat’ın Suyunun Kesilmesi

Fırat Nehri’nin suyunun kesilip durdurulması da Peygamber Efendimiz (sav)’in haber verdiği ahir zaman alametlerindendir:

Fırat Nehri’nin suyu çekilerek altın hazinesini açıklaması zamanı yaklaşıyor. Her kim, o zaman orada bulunursa o hazineden bir şey almasın.112


Hürriyet, 4 Kasım 1973

Diğer hadislerde bu olayın ayrıntılarıyla ilgili önemli bilgiler verilmektedir:

Resulullah: Fırat Nehri altın bir d ağ üzerinden açılmadıkça kıyamet kopmayacaktır. İnsanlar onun için harb edecek ve her yüz kişiden doksan dokuzu öldürülecek, onlardan her adam, keşke kurtulan ben olsaydım, diyecektir buyurmuşlar.113

Resulullah şöyle buyurdu: Yakında Fırat Nehri altın hazinesini açığa çıkarır, kim buna hazır bulunursa, ondan bir şey almasın.114

Görüldüğü gibi ahir zamanın önemli bir alameti olan Fırat Nehri’nin suyunun durdurulması ve altın değerinde bir hazinenin ortaya çıkması pek çok büyük hadis kitabında yer almaktadır.

Şimdi yukarıda yer verdiğimiz hadislerde geçen bu konuyla ilgili önemli ifadeleri tek tek ele alarak inceleyelim:

Resulullah buyurdu ki: (1) Fırat Nehri’nin suyu çekilip (2) altından bir dağ meydana çıkmadıkça kıyamet kopmaz… (Riyazü’s Salihin, 3/332)

(1) Fırat Nehri’nin suyunun çekilip…

Suyuti’nin kitabında bu hadis “suyun durdurulması” olarak geçmektedir. Gerçekten de Keban Barajı, Fırat Nehri’nin suyunu durdurarak kesmiştir.

(2) “Altın”dan bir dağ meydana çıkmadıkça…

Yapılan baraj sayesinde; elektriğin üretilmesi, toplanan suyun arazide kullanılarak toprağın veriminin artması ve ulaşım kolaylığının sağlanması gibi sebeplerle, buradaki topraklar “altın” gibi kıymetli hale gelmiştir.

Keban Barajı ve Fırat Nehri üzerine sonradan kurulan diğer barajlar, betondan dev birer dağı andırmaktadır. Bu barajlardan (hadis-i şerifteki benzetmeye göre dağdan) altın değerinde servet dökülmektedir. Dolayısıyla barajlar “altın bir dağ” özelliği kazanmaktadır. (En doğrusunu Allah bilir)

Peygamber Efendimiz (sav)’in ahir zamanda gelişecek olaylarla ilgili haber verdiği başka bilgiler de vardır. Bu bilgilerle ilgili detaylı bilgiler daha önce yayınlanmış olan, Hz. İsa’nın Geliş Alametleri, Ahir Zaman ve Dabbetü’l Arz, Kıyamet Alametleri gibi kitaplarımızda bulunmaktadır. Aşağıda ise bu alametler başlıklar halinde sıralanmıştır:

– Ramazan Ayı’nda Ay ve Güneş Tutulmaları

– Kuyruklu Yıldızın Doğması

– Kabe Baskını ve Kabe’de Kan Akıtılması

– Doğu Tarafından Bir Ateşin Görünmesi

– Güneş’ten Bir Alametin Belirmesi

– Yaygın Katliamların Meydana Gelmesi

– Şam ve Mısır Meliklerinin Öldürülmesi

– Mısırlıların Esir Alınması

– Şehirlerin Yok Olması

– Harap Olmuş Yerlerin İmarı

– Dördüncü Sulh ve Arap – İsrail Barışı

– Iraklıların Parası Kalmayacak

– Bağdat’ın Alevlerle Yok Edilmesi

– Irak ve Şam’a Ambargo

– Irak’ın Yeniden Yapılanması

– Şam’da Fitneler

– Şam, Irak, Arabistan’da Kargaşa

– Müslümanlarla Yahudilerin Savaşması

– Masum Çocukların Öldürülmesi

– Fitnelerin Çoğalması

– Haramların Helal Sayılması

– Allah’ın Açıkça İnkar Edilmesi

– Depremlerin Artması

– Ahlaki Çöküş

– Salgın Hastalıklar

– Çöllerin Yeşertilmesi

– Sahte Mesihlerin Ortaya Çıkışı

Yukarıda sadece bazılarını maddeleştirdiğimiz Peygamberimiz (sav)’in tüm bu hadislerdeki işaretleri, 1400 yıl içinde değişik zamanlarda ve dünyanın farklı farklı bölgelerinde tek tek de görünmüş olabilir, ancak Hicri 1400 yılından itibaren hepsi aynı dönem içinde, birbiri ardına gerçekleşmiştir. Bu da Peygamberimiz (sav)’in başka bir hadisindeki haberin gerçekleşmesi demektir:

“Kıyamet alametleri birbirini takiben meydana gelir. Bir dizideki boncukların art arda kopması gibi.”115

SONUÇ

arih boyunca insanlar, iman etmek için kendilerine gönderilen elçilerden mucizeler istemişlerdir. Hz. Musa’dan, Hz. İsa’dan, Hz. Hud’dan, Hz. Muhammed (sav)’den, kısacası tüm peygamberlerden hep aynı talepte bulunmuş, daima bir olağanüstülük beklentisi içinde olmuşlardır. Allah da mucizelerle bazı peygamberlerine lütufta bulunmuş, onları Katından yardımla güçlendirmiş, tebliğlerini ve fikri mücadelelerini kolaylaştırmıştır. Oysa akıl ve vicdan sahibi insanlar, Allah’a inanmak için mucize görmeye ihtiyaç duymazlar. Çünkü anlayış sahibi bir insan için var olan herşey Allah’ın varlığının apaçık bir delilidir.

Atomlardan galaksilere kadar, evrenin her parçası Allah’ın varlığının ve yaratmasının muhteşem delilleri ile doludur. Israrla mucize görmek isteyen insanların çoğunun gerçek niyetleri ise, Allah mucizelerini gösterdiği zaman ortaya çıkmıştır. Elçilerin mucizelerine inanmak yerine onları hayali suçlamalarla, örneğin büyücülük veya bozgunculuk yapmakla itham etmeleri bunun bir göstergesidir. Nitekim Allah Kuran’da iman etmeyenlerin bu konudaki samimiyetsizliklerini şöyle haber vermektedir:

Olanca yeminleriyle, eğer kendilerine bir ayet gelse, kesin olarak ona inanacaklarına dair Allah’a yemin ettiler. De ki: “Ayetler, ancak Allah Katındadır; onlara (mucizeler) gelse de kuşkusuz inanmayacaklarının şuurunda değil misiniz? Biz onların kalplerini ve gözlerini, ilkin inanmadıkları gibi tersine çeviririz ve onları tuğyanları içinde şaşkınca dolaşır bir durumda terk ederiz. Gerçek şu ki, Biz onlara melekler indirseydik, onlarla ölüler konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, -Allah’ın dilediği dışında- yine onlar inanmayacaklardı. Ancak onların çoğu cahillik ediyorlar. (Enam Suresi, 109-111)

Allah’ın ayetlerde bildirdiği gibi peygamberlerden ısrarla mucize isteyen iman etmeyenler, bunu iman etmek için bir delil olarak değil, kendilerince peygamberleri zor durumda bırakmak ve denemek için istemektedirler. Onlar, kendi sığ akıllarınca peygamberleri yalancı çıkarmak ve böylece kendi inkarlarına bahane bulmak amacı gütmüşlerdir. Nitekim mucize görmeden iman etmeyeceklerini söyleyen inkarcılar mucize gördükleri takdirde de iman etmemekte, bu sefer de peygamberlere sözde büyücü oldukları ve kendilerini büyüledikleri iftirasını atmaktadırlar. Ayetlerde şu şekilde buyrulmuştur:

Bir ayet (mucize) gördüklerinde de, alay konusu edinip eğleniyorlar. “Bu, açıkça bir büyüden başkası değildir” dediler. (Saffat Suresi, 14-15)

Onlar bir ayet (mucize) görseler, sırt çevirirler ve: “(Bu,) Süregelen bir büyüdür” derler. (Kamer Suresi, 2)

Birçok insanın mucizelerle imanlarının sağlamlaşması elbette Allah’tan büyük bir lütuftur. Ancak akıl ve vicdan sahibi insanlar, evrende var olan herşeyin yaratılışındaki olağanüstülüğü görerek Allah’a iman eder, ayrıca peygamberlerden de özel bir mucize beklentisi içinde olmazlar. Eğer Rabbimiz çeşitli mucizeler tecelli ettirirse bu onların heyecanlarını, şevklerini ve azimlerini güçlendiren birer nimet olur. İman etmeyenler ise tarih boyunca, böyle bir beklenti içinde olmaktan dolayı büyük kayıplara uğramışlardır. İnkarlarına sözde bir bahane bulabilmek için peygamberlerin tebliğ ettikleri gerçekleri göz ardı etmiş ve sadece olağanüstülük arayışına girmişlerdir. Kuşkusuz Rabbimiz’in, “Dilersek, onların üzerine gökten bir ayet (mucize) indiririz de, ona boyunları eğilmiş kalıverir.” (Şuara Suresi, 4) ayetiyle de bildirdiği gibi, Allah dilerse bu insanların hepsine tek bir mucize ile boyun eğdirir. Fakat tüm bunlar dünyadaki imtihan ortamının gereklerine uygun olarak gerçekleşmektedir.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav)’in mucizeleri de tüm Müslümanlar için büyük bir müjde, Allah’tan bir yardım ve lütuftur. Bu mucizeler iman edenlerin imanlarını daha da güçlendirecek ve Allah’ın Peygamberimiz (sav)’e indirdiği Yüce kitabı Kuran-ı Kerim’e daha büyük bir şevkle bağlanmalarına vesile olacak birer delildir.

Harunyahya.org

 Peygamberlerin Mucizeleri

Davut`a Verilen Mucizeler: 
Allah mûcize olarak daglari, taslari, kuslari onun emrine vermis. Yanik sesiyle Zebûr’u okumaya baslayinca, kuslar havadan agaçlara iner, hep birlikte, okunan Zebûr’u tekrar ederlermis. Allah,O’na demiri atese sokmadan ve dövmeden istedigi sekli verebilme mûcizesi vermis. Yirtici hayvanlar, Dâvûd’un huzûruna gelip, ona tam bir baglilikla hizmet ederlermis. 
Elyesa’nin Mucizeleri: 
1-Eriha sehri ahâlisinin içme sulari acilasinca. Bunu duyan Elyesa acilasan suyun içine bir parça tuz atip, ”Tatli ol!” deyince, su tatli ve lezzetli olmus. 
2-Borçlu ve dul bir kadin, Elyesa’ya gelip, fakirliginden sikâyetçi olmustu. ”Evinde neyin var?” deyince, kadin; ”Bir kasik kadar yagim var.” dedi. Elyesa, kadina; ”Git, o yagi bir kab içine koy.” demis. Kadin da gidip yagi bir kabin içine koymus. Elyesa mûcizesiyle o yag o kadar artmis ki, pekçok kap yag ile dolmus. Fakir kadin bundan borçlarini ödedigi gibi, zengin bile olmus. 
Eyyub’un Mucizeleri: 
1-Eyyûb ayagini yere vurmus… Biri sicak, biri soguk, iki pinar fiskirmis. Sicak sudan yikaninca bedenindeki, soguk sudan içince içindeki hastaliklardan kurtulmus. Kuvveti geri gelmis. Taze bir genç olmus. Elinden alinmis olan mallarini Allah geri iâde etmis. Çok sayida cocugu olmus, hatta ölmüs olan ogullari dirilmis. 
2.Eyyûb’un duâsi bereketi ile koyunlarin yünleri ibrisim olurmus. 
3.Eyyûb, kavminin hâkimini îmâna dâvet ettigi zaman o da; ” Evimdeki direklerin kalkarak havada durmasini senden mûcize olarak isterim.” demis. Eyyûb duâ etmis ve sonunda evin direkleri düsmüs ve ev havada kalmis. 
4. Eyyûb’un duâsiyla çöldeki seraplar ve dumanlar su olurmus. 
Hizir’in Mucizeleri 
Hizir, otsuz kuru bir yerde oturdugunda, o yer birdenbire yemyesil olurmus. Öldukten sonra bile rûhu insan seklinde gözüküp, gariplere yardim edermis. 
Hud`un Muziceleri 
Inanmayanlar, Hud’a: ”Rüzgâri istedigin tarafa çevir!” demisler. Hûd duâ etmis Allah da O’na; ”Ne tarafa istersen elinle isâret et!” demis. O da eliyle isâret edince, rüzgâr istedigi istikâmette esmeye baslamis. Büyük kayalarin toprak olmasini istemisler. Hûd’un duâsi ile bu da olmus. Bu mûcizeleri gördükleri hâlde hala inanmayan ahali, koyunlarin yünlerinin de ipek olmasini istemisler. Hûd yine duâ etmis, koyunlarin yünü ipek hâline gelmis. 
Ibrâhim’in Mûcizeleri: 
Ibrâhim’in vücûduna ates tesir etmezmis. Nemrûd onu atese attiginda Allah; “Ey ates! Ibrâhim üzerine serin ve selâmet ol!” buyurunca ates onu yakmamis. 
Cansiz olan, parça parça edilmis ve parçalari ayri ayri yerlere konmus olan dört kus, Ibrâhim’in çagirmasi üzerine yeniden dirilmisler. 
Ibrâhim’in mûcizesi ile taslar kömür gibi yanmistir. 
Bazen yirtici ve yabânî hayvanlar Ibrâhim`le birlikte giderler ve dile gelerek gâyet açik bir sekilde onunla konusurlarmis. Bir defâsinda, hanimi Hacer ve oglu Ismâil’le görüsmek ve onlari ziyâret etmek için Mekke’ye gitmis. Sam’a geri dönüsünde birçok yabânî hayvan, Ibrâhim`le berâber yürüyüp,onunla açikça konusmuslar. 
Ibrâhim duvarlarin ve daglarin arkasini da görürmüs. Bu mûcizesi Misir’a gittiginde karisi Sâre’yi, Firavun`a “Kardesimdir” diye tanitinca Firavun, Sâre’yi sarayina almis, Ibrâhim disardan içeriyi seyretmis. Sarayin duvarlari ona cam gibi olmus ve gözünden perde kaldirilmis. Böylece Sâre’ye el uzatmaya kalkisan Firavun’un ellerinin kuruyup,ayaklarinin tutmayarak yere yikilmis.0
Ibrâhim`in bastigi tasin üzerinden agaç bitip yesermis. 

Ibrâhim`in oturdugu yerden güzel kokular yayilirmis. Ayrilsa bile, senelerce güzel kokusu oradan çikmazmis. 
Îsâ`nin Dokuz Mucizesi: 
1. Besikteyken konusmus. 
2.Ölüleri diriltirmis. hatta bir iki degil, tam dört ölüyü diriltmis. 
3.Anadan dogma kör olanlari saglamlar gibi gördürür, bir cilt hastaligi olan baras hastaligini iyi edermis. Eliyle hastaya dokungugunda iyi oluverirmis. 4.Kavminin yedikleri veya yemek üzere sakladiklari seyleri bilirmis 
5.Camurdan kus yapip üzerine üfleyince, canlanip ucarmis. 
6.Îsâ ellerini kaldirip duâ edince, ekmegi ve eti bulunan bir sofra inmis havadan. 
7.Îsâ uykudayken yaninda her konusulani ve yapilani bilirmis. 
8.Ne zaman istese ellerini göge kaldirip duâ edince o anda yemek ve meyveler önüne gelirmis. 
9.Îsâ, Yahûdîler`den uzak oldugu hâlde sözlerini ve gizli hallerini bilirmis. 
Ishak`in Mûcizeleri: 
1.Hayvanlar açik bir dille O´nun peygamberligine sehâdet ederlermis. 
2.Dua etmesi üzerine koca dag yürümeye baslamis 
3.Ishâk esegine binip bir daga çikmak isteyince esegin ön ayaklari kisalir, arka ayaklari uzarmis. Dagdan asagi inerken de tersi olurmus. 
4. Ishâk duâ bereketiyle ölmüs hayvanlari diriltirmis. 
5.Elini, sirtina koydugu bir koyun, hemen kuzulasmis daha sonra ard arda dokuz defâ yavrulamis. 
Ismail’in Mûcizeleri
1-Dikenli agaçlardan çesitli meyveler bitirmis. 
2-Cürhümileri imâna dâvet ettigi zaman, onlar kisir koyundan süt çikarmasini istemisler. O da elini koyunun sirtina koyarak; ”Beni peygamber olarak gönderen Allahü teâlânin ismi ile…” dedigi anda koyunun memelerinden süt akmaya baslamis. 
3-Ismâil`in duâsi bereketiyle koyunlarin yünleri ipek olmus üstelik sayilari da çogalmis. 
4-Kendisine misâfir gelen iki yüz Yemenliye ikrâm edecek bir sey bulamayinca cok mahcub olmus. O anda duâ etmis ve yanindaki kumlar un olmus. 
Lut`un Mûcizeleri: 
1-Bulutsuz yagmur yagdirmis. Göge isâret edince yagmur yagmaya baslamis. 
2-Duâsi bereketiyle otsuz bir dagda ot bitmis. 
3-Taslar, çakillar ve kum tâneleri, Lût ile konusmuslar. 
4-Kavmi, ona eziyet vermek için üzerine ufak taslar atarmis. Allah`in korumasi ile hiçbiri ona dokunmazmis.
5-Üzerine yattigi taslar dösek gibi yumusak olurmus. 

6-Lût, çok uzak yerlerde olan seyleri görüp haber verirmis. 
Zekeriya`nin Mûcizeleri: 
1-Kalemleri, kendi kendine Tevrât’i yazarmis. 
2-Zekeriyyâ, Meryem’i terbiyesi altina aldigi vakit, yazilmasi lâzim gelen kefâletnâmeyi, kalemsiz, hokkasiz yazmislar. 
3-Zekeriyyâ`nin diviti (kalemi) su üstünde kalirmis, batmazmis suya. 
4-Agaçlar, Zekeriyyâ`yla konusurlarmis. 
5-Zekeriyyâ su üzerinde yürür ve ayaklari islanmazmis. Kendisi için suda yürümekle, karada yürümek arasinda fark yokmus. 
6-Zekeriyyâ`dan mûcize istendiginde yakinindaki agaçlara eliyle isâret etmis, hemen agaçlar, köklerinden kopup, önlerine gelip kalirlarmis. 
Yusuf`un Mûcizeleri: 
1-Yûsuf’un konusmasi pek sirin, çok tatli oldugu için, herkesin kalbi ona meyledermis. 
2-Yûsuf’un yüzü günes gibi nûrluymus. Hâtta bir kimse yüzüne bakmak istese, hemen gözlerini çevirmeye mecbur olurmus. Bu nûrun tesiriyle, yâni baskasina sirâyetiyle huzûruna getirilen körlerin hemen gözleri görmeye baslarmis. 
3-Yusuf, agac yapraklarini en pahali kumasa cevirirmis. 
Yusa`nin Mucizeleri: 
1-Yûsâ Ürdün Nehri`ni ikiye bölmüs. 
2-Bir sehri fethetmeye gittiginde duasiyla o kentin kale duvarlari kendiliginden yikilirmis. 
3-Yûsâ, Kudüs sehrini fethetmek için savastayken bir cumâ günü aksam üzeri günes batarken, günesin bir müddet daha
batmamasi için Allah’a yalvarmis: ”Ey Allah’im! Günesi geri al!” diye. Allah da O´nu kirmamis ve batmak üzere olan günesi yükseltmis. Bir müddet daha gündüz devâm edip Kudüs fethedildikten sonra batmis. 

Yunus`un Mucizeleri: 
1-Yûnus baligin karninda üç, yedi veya kirk gün yasamis. 
2-Yûnus`un duâsi bereketiyle bulutlardan ates çikarmis. 
3-Yûnus`un duasiyla dagdan su çikarmis. 
4-Yûnus peygamberligini kanitlamak icin insanlara dagi isâret etmis. Dagdan çikan bir kocaman kertenkele dile gelerek; ”Ey insanlar! Biliniz ki, Yûnus Hak peygamberdir. Sizi Cennet’e, Rabbinizin magfiretine devam ediyor.” diye konusmaya baslamis. 
5-Yûnus elini kapinin halkasina koymus, demir halka altin olmus. 
6-Yûnus odun olmadigi halde su üstünde ates yakmis. 
7-Yûnus güzel sesli oldugundan, tatli sesli vahsi ve yirtici hayvanlara da tesir eder, onu dinlemek için etrâfinda toplanirlarmis. 
Yakub`un Mucizeleri: 
1-Duâsiyla istedigi koyunun karnindan dört kuzu dogurtmus. 
2-Sesi sürekli olup, üç konaklik yerden bile duyulurmus. Düsman askerine bagirdigi zaman korkularindan kaçarlarmis. 
3-Yâkûb’un attigi sey, 360km uzaga kadar gidermis… 
4-Yâkûb`un duâsiyla büyük ve küçük daglar yerlerinden kalkarlarmis. 
5-Ken’an ahâlisini imâna davet ettigi vakit, oturduklari yerlerde bulunan daglik ve taslik yerlerin, bütün tepe ve taslarin toprak olmasini teklif etmisler, Yâkûb duâ edince hersey toprak olmus. 
Yahya`nin Mûcizeleri 
1-Birinci Herod’un emri üzerine askerler, Yahyâ`yi öldürmek icin ariyorlarmus. Bu haberi duyan Yahyâ onlardan kaciyormus. Bu sirada bir kaya dile gelmis: ”Ey Allahin peygamberi! Bana gel!” Yahyâ kayaya yaklastigi zaman içinin kovan gibi oyulmus oldugunu görmüs. O tasin içine girmis. Yahyâ´nin pesindeki kâfirler o kayaya yaklastiklari zaman, o kayadan kâfirlerin üzerine oklar atilmaya baslanmis. Bu durumu gören kafirler geriye dönüp kacmislar. 
2-Yahyâ, peygamber olarak görevlendirilip Sam’a geldikten sonra insanlar ona; ”Gercekten peygambersen , bize gündüz gözü ile yildiz göster.” demisler. Insanlarin bu istegi üzerine Yahyâ duâ edince günesin çevresindeki yildizlar görünmeye baslanmis. 
Süleyman`in Mûcizeleri: 
1-Rüzgârlar O´nun emri altindaymis. 
2-Süleymân denizi geçmek istedigi zaman, suyu çekilerek yol açilir, geçtikten sonra yine kapanirmis. 
3-Bütün cinler O´nun emrindelermis. Ne zaman istese, kendisine, büyük büyük köskler, sûretler, çanaklar, sâbit çömlekler, tencereler yaparlarmis. 
4-Süleymân`in bir mührü varmis. Üzerinde ism-i âzam duâsi yaziliymis. O duâ ile her istedigi kolay olurmus. 
5- Karincalara varincaya kadar her hayvanin sesini isitir, dillerini anlarmis. 
6-Nereye gitmek istese, rüzgâr emrinde oldugundan, tahtini kaldirir, tahtini berâberinde götürürmüs. 
7-Cinler vâsitasiyla denizdeki incileri, cevherleri yerde bulunan defineleri bilirmis. Allah`in, O`na bildirmedigi birsey yokmus. 
8-Neml Vâdisinde, kaldigi sirada o dagin yesillik, çimenlik olmasi için, ellerine biraz su alip, avucuyla o daga serpmis, derhâl dagin üzeri çayirlik çimenlik oluvermis. 
9-Süleymân bir yere gittigi vakit, berâberinde duvarlar da gidermis. 
Suayb`in Mûcizeleri: 
1-Suayb`in yaptigi dua neticesinde, koyunlardan dogmus siyah kuzularin hepsi beyaz olmus. 
2-Suayb`in yaptigi dua sonunda taslar toprak olmus. Söyle ki: Medyen kasabasi daglik, taslik bir yer oldugundan: ”Hak peygamber isen, duâ et, su daglar kalkip, yerimiz genis olsun.” diye teklif etmislermis. Suayb duâ edince, Allah, duâsini kabul edip, elini o dag ve taslar üzerine koy, diye emreylemis. Elini koyunca hepsi toprak oluvermis. 
3-Suayb`in duâsi bereketiyle Medyen’de bâzi taslar koyun olmusmus. 
4-Suayb, bir yerin taslari etrâfinda dönünce, o taslar hemen bakir olup, ahâli bununla pek zengin olmus. 
5- Suayb’in duâsi bereketiyle kum tepeleri yerinden kalkmistir. 
6- Suayb, bir daga çikmak istedigi zaman, dag âdeta devenin oturup kalktigi gibi, Suayb çikincaya kadar küçülür, çiktiktan sonra evvelki hâli gibi büyük bir dag olurmus.

Salih`in Mucizeleri: 
1-Kayadan deve çikartmis. 
2-Sâlih dua edince hamt denilen meyvesiz agaçlardan çesit çesit meyveler olmus bir anda. 
3-Sâlih`in duâsi bereketiyle büyük tastan su çikmis. 
4-Sâlih`in çadirina ates tesir etmemis. Söyle ki, kavmi koyuncu idi. Senenin bâzi aylarini sahralarda, yaylalarda çadir kurarak geçirirlerdi. Imân etmeyenlerden biri, gizlice Sâlih aleyhisselâmin çadirini atese verince, çadir yanmaga baslamis. Bunun üzerine kavminden kâfir olanlar; ”Hak peygamber isen, çadirindaki yangini söndür!” diye alay etmeye, eglenmeye baslamislar. Sâlih, yanginin sönmesi için duâ edince, kendi çadiri kurtulup, ates kâfirlerin çadirlarina geçmis ve hiçbir çadir kalmayip, içindeki esyâlarla berâber, yanip kül olmus. 
Nuh`un Mûcizeleri: 
1-Nuh bir beldede bulunan bütün taslari birden toprak yapmis. Bunun üzerine on iki kisi imân etmis. 
2-Uzakta bulunan ve gözle görülemeyecek seyleri görüp haber verirmis. 
3-Susuz yerlerden su çikarirmis. 
4-Isâretiyle agaçlar kökünden sökülüp baska yere geçermis. 
5-Duâsiyla kuru agaçlar hemen meyve verirmis. 
6-Duâsiyla bulutsuz olarak yagmur yagarmis. 
7-Kum, toprak, kil gibi seyler, onun duâsiyla yiyecek maddeleri hâline gelirmis.
8-Imân ederek gemisine girip tufandan kurtulan insanlar çok az olmasina ragmen, onun duâsiyla çok kisa zamanda çogalarak artmislar. 
9-Eliyle yere diktigi bir agaç fidani o anda çesitli renklerde meyve verirmis. 
Mûsâ`nin Mûcizeleri: 
1-Asâsi ejderhâ (büyük yilan) olurmus. 
2-Sag elini koynuna sokup çikarinca, günes gibi parlarmis. Bu nûru gören düsmanlari kaçisirlarmis. 
3-Kavmiyle Kizildeniz’in kenarina gelince asâsini vurup denizde yol açmis. 
4-Tih sahrâsinda kavminin susuz kalip, su istemeleri üzerine asâsini bir tasa vurup Beni Isrâil’in kabileleri adedince, on iki pinar akitmis. 
5-Firavun ve Kipti kavmi Isrâilogullarina zulüm ettigi ve Mûsâ`ya inanmayip isyân ettiklerinde, Allah, Mûsâ’ya tûfân mûcizesini vermis. Çok siddetli yagmur yagmis. Öyle bir karanlik ve firtina olmus ki, kimse evinden disari çikamamis. Ayin ve günesin isigi görünmez olmus… Kibtilerin evlerini su basmis. Ayakta durur olmuslar. Su bogazlarina kadar yükselmis. Isrâilogullarinin evlerine ise bir damla su girmemis. Firavun ve Kibti kavmi, bu belânin kaldirilmasini ve iman edeceklerini söylemisler. Musa kaldirmis fakat yine imân etmemisler ve baska belâlara dûçâr olmuslar. 
6-Kibti kavminin ekinlerini, meyvelerini ve giydikleri elbiselerini, evlerinin tavanlarini yiyen çekirge sürülerinin istilâsina ugramalari mûcizesi. Bu çekirgeler Istâilogullarina hiç dokunmayip, Firavun’un kavmi Kibtilere musallat olurlarmis. 
7-Kumnel yâni bit ve ekin böcegi denen haseratin Mûsâ`in mûcizesi olarak kibti kavmine musallat olmus. 
8- Kurbaga mûcizesi, Kibti kavmi her belâya tutuldukça, belâ kaldirildiginda iman edeceklerini söylemelerine ragmen, sözlerinden vazgeçmeleri üzerine üst üstüne belâya tutulmuslar. Kurbagalarin istilâsina ugramalari da siddetli belâlardan biridir. Kurbagalar, yiyeceklerine, içeceklerine düser, kalirlarmis. Bir söz söylemek isteseler agizlarini açarken birkaç küçük kurbaga agizlarindan midelerine girerlermis. Geceleri üzerinde toplanan kurbagalarin seslerinden uyuyamazlarmis. Firavun, bu belâ kaldirildigi takdirde, iman edecegini söylemesine ragmen, belâ kalkinca yine iman etmemis. 
9-Kan belâsi. Misir’da bulunan bütün sular, Kibtilerin kaplarina doldurulurken kan hâlini alirmis. Böylece susuzluktan çâresiz kalmislarmis. Isrâilogullarina ise böyle bir sey olmazmis. 
10-Isrâilogullarindan biri öldürüldügü vakit kimin öldürdügü bilinemeyince, Mûsâ`in duâsi ile ölü dirilip, kendisini öldüreni söylemis. 
11-Mûsâ kavmiyle Tih çölüne geldigi zaman, kavminin yiyecegi kalmadigi için, Mûsâ`ya gelerek çoluk-çocugumuzla açliga dayanamiyoruz, dediklerinde Mûsâ duâ ettmis. Kudret helvasi ve bildircin kebabi inmis havadan. Her ne zaman isteseler önlerinde hazir olurmus.
12-Mûsâ`nin duâsi ile kurakliktan kavrulup kuruyan ekinler, otlaklar ve meyveler eski hâlini alirmis. 
13-Mûsâ Tih sahrâsinda bulunan Isrâilogullarinin durumunu merak edince bir kurt gelip onlarin durumunun nasil oldugunu Musa`ya söylemis. 
14-Mûsâ’nin duâsiyla sari dikenler altin olurmus. 
15-Yolculukta Mûsâ’ya uzun mesâfeler kisalir, kisa zamanda çok uzak yollar katedermis. 
Ve Hz.Muhammed´in Mucizeleri: 
1-Gökteki Ay´i ikiye bölmüs iki parca da Hira Dagi`nin iki yanina düsmüs. 
2-Esek-katir arasi cennetten gelen bir hayvanla bir gece de Mekke´den Kudüs`e gitmis, ayni gece bir merdivenle yedi kat göge cikmis, ordan kendisine verilen bir ücan dösekle Allah`in yanina gitmis ve ayni gece Mekke`ye geri dönmüs. 
3-Tükürükle agriyan gözleri iyilestirirmis. 
4-Muhammed tuvalete disariya ciktiginda ona dulda olsunlar diye agaclar da onunla birlikte yürürmüs. 
5-Uzun zamandir camide bulunan bir kütük onu camiden disari cikaracaklarinda, Muhammed´den ayrilmak istemeyen kütük inleyerek aglamaya baslamis. 
6-Hubeydiye`de, susayan müslümanlarin susuzlugunu gidermek icin on parmagi on cesme olmus. 
7-Duasiyla yiyecekler cogalirmis 
8-Peygamberin bir düsmani ölünce toprak onu kabul etmemis, üc kere disariya firlatmis. 
9-Gelecekte ne olacagini bilirmis. 
10-Kirk erkegin cinsel gücü varmis.

Peygamberimizin Su ile İlgili Mucizeleri 
Peygamberimizin özel hizmetinde bulunan Hazreti Câbir anlatıyor:
“Buvat Gazve’sinde (harbinde), Peygamber Efendimiz ferman etti:
— Abdest almaları için (sahabilere) seslen.
Ben, denileni yapınca, suyun olmadığı söylendi.
Peygamberimiz:
— Bir parça su bulunuz, dedi.
Çok az miktarda vardı, getirdik. O su üzerine elini kapadı, birşeyler okudu, bilemedim ne idi. Sonra ferman etti:
— Kafilenin (yola çıkan grubun) kullandığı büyük tekneyi getir.
Bana getirildi, ben de Peygamberimizin önüne koydum. Efendimiz, teknenin içine elini soktu, parmaklarını açtı ve biraz önce dua ettiği o az miktardaki suyu, elinin üzerine dökmemi istedi. Ben o suyu dökerken gördüm ki, mübarek parmaklarından çeşme gibi suakarak o tekneyi dolduruyor. Suya muhtaç olanları çağırdım, ordudaki bütün sahabiler geldiler, o sudan bol bol içip abdest aldılar, ihtiyaçları bitince: “Kimse kalmadı Ya Resulallah” dedim. Elini kaldırdı. Tekne, ağzına kadar dolu kaldı.”

* * *

Peygamberimizin sadece bir tek kişiye gösterdiği mucizeleri de vardır. Fakat parmaklarından suyun akmasıyla ilgili mucize, bir ordu kadar kalabalık olan insanların gözü önünde ve üstelik de üç defa gerçekleştiği için çok meşhur olmuştur. Bu yüzden de elbette ki bizlere yanlış ulaşması (veya olmadığı halde olmuş gibi haber verilmesi) mümkün değildir. Çünkü, yalandan öldürücü bir zehir gibi nefret eden ve doğruluk için canlarını, ailelerini ve kavimlerini feda eden binlerce sahabinin, herhangi bir yalan karşısında susması veya bir yalan haber üzerinde ittifak etmesi (söz birliği etmesi) düşünülemez.
Hazreti Enes anlatıyor:
“Üçyüz kadar sahabi, Zevra adı verilen yerde Peygamber Efendimizle birlikteydik. İkindi namazı için abdest alınmasını emretti. Ama su bulunamadı. Yalnız bir parça su istedi, getirdik. Mübarek ellerini suyun içine batırdı. Gördüm ki parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Emrindeki üçyüz adam geldiler ve hepsi de kana kana içip abdest aldılar.”

* * *

Hazreti Câbir anlatıyor:
“Bin beşyüz kadar sahabi, Hudeybiye Gazvesinde susamıştık. Peygamber Efendimiz, “kırba” adı verilen bir deri tulum içindeki sudan abdest aldıktan sonra elini onun içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından oluk oluk su akıyordu. Daha sonra bin beşyüz kişi sırayla geldi ve doya doya içip, kaplarını o kırbadan doldurdular.”
Hazreti Salim, bu mucizeyi gören Hazreti Câbir’den sormuş: “Kaç kişiydiniz?”
Câbir demiş ki: “Yüzbin kişi de olsaydı, o kırba içindeki su yetecekti. Fakat biz, bin beşyüz kişiydik.”


Hazreti Musa Aleyhisselam da su ile alâkalı mucizeler göstermiş ve elinde taşıdığı asası (değneği) ile vurduğu taşlardan su çıkarmıştır. Ancak bu mucize, Peygamber Efendimizin on parmağından on musluklu bir çeşme gibi su akıtması derecesine çıkamaz. Çünkü bugün bazı sondaj (toprağı delme) aletleriyle taşa vurulduğunda (yani sert zeminler kazıldığında) suyu çıkartmak mümkün olabilmektedir. Ama bir elden, yani et ve kemik arasından su akıtmak, sadece Peygamberimize has bir mucizedir ve bu da O’nun “Peygamberler Peygamberi” olduğunun bir işaretidir.

Hazreti Muaz anlatıyor:
“Tebük Savaşında bir çeşmeye rastgeldik. İncecik bir ip gibi, güçlükle akıyordu. Peygamberimiz emretti ki:
— O sudan bir parça toplayınız.
Sahabiler, avuçlarında bir parça topladılar.
Efendimiz, toplanan suyla elini yüzünü yıkadıktan sonra, o suyu tekrar çeşmeye koymamızı istedi. Bu işi yapınca, çeşmenin merkezi (suyun çıktığı yer) birden açıldı ve su gürül gürül akarak bütün orduya kâfi geldi (yetti)”
Aynı mucizeye şahit olan imam İbni İshak der ki: “O çeşmenin suyu, toprak altından gök gürültüsü gibi ses çıkartarak akınca, Peygamberimiz, Hazreti Muaz’a şunları söyledi:
— Bu su, bir mucize eseri olarak buraları bağa çevirecek, ömrün varsa göreceksin.
Efendimizin bu sözü de aynen gerçekleşmiş ve o çorak yerler, çeşmeden kaynayan sularla, ileriki yıllarda meyva ağaçlarıyla dolu bahçelere dönüşmüştür.

Ebu Katâde anlatıyor:
“Meşhur Mute Gazvesinde (harbinde), bende bir kırba (su tulumu) vardı. Yolda giderken, Peygamberimiz bana dönerek şöyle dedi:
— Kırbanı sakla, onun büyük işi var. (yani ona önemli bir vazife düşecek)
Biraz sonra susuzluk başladı. (Taberî’ye göre İslâm ordusu üçyüz kişi idi.) Ve nihayet bütün sular bitti. Peygamber Efendimiz
— Kırbanı getir!., buyurdu.
Hemen getirdim. Mübarek ağzını, kırbanın ağzına yaklaştırdı, içine nefes etti mi, etmedi mi bilemedim. Daha sonra bütün sahabiler geldiler, o kırbadan içtiler, bütün su kaplarını doldurdular. Sonra ben aldım. Verdiğim gibi doluydu.”

Hazreti İmran anlatıyor:
“Bir seferde (yolculukta), Peygamber Efendimizle birlikte susuz kaldık. Bana ve Hazreti Ali’ye ferman etti ki:
— Filan yerde bir kadın, iki kırba (tulum) suyu hayvanlarına yüklemiş vaziyette gidiyor. O kadını alıp buraya getiriniz.
Hemen Ali ile beraber yola koyulduk ve Peygamberimizin tarif ettiği o yerde, kadını aynı şekilde bulup getirdik.
Sonra emretti:
— Bir kaba bir parça su boşaltınız.
Kadına ait kırbalardan az miktarda su ayırdık. Ve Peygamberimiz bereketle dua ettikten sonra, o suyu tekrar aldığımız yere boşalttık.
Peygamberimiz, daha sonra ferman etti:
— Herkes gelsin, kabını doldursun.
Bütün kafile, bol bol içip kaplarını doldurduktan sonra, Efendimiz:
— Kadın için birseyler toplayınız, dedi. Toplanan hediyeleri kadının eteğine doldurduk. Ben, o kırbalardaki suyun gitgide fazlalaştığını tahmin ederken, Peygamberimiz o kadına şöyle dedi.
— Senin suyundan almadık. Cenâb-ı Hak, bize kendi hazinesinden içirdi.

İşte, koca bir ordunun gözü önünde cereyan eden bir mucize daha:
Hazreti Ömer anlatıyor:
“Tebük Savaşında susuz kalmıştık. Bu yüzden bazı sahabiler, vücutlarında depoladıkları suyu içmek için develerini kesiyordu. Bunun üzerine Hazreti Ebubekir, yağmur duası yapması için Efendimize ricada bulundu. Peygamberimiz, ellerini kaldırıp dua etti ve ellerini henüz indirmeden bulutlar toplanıp öyle bir yağmur yağdı ki, bütün kaplarımızı doldurduk. Sonra su çekildi. Yağmur, sadece ordumuzun bulunduğu yere yağmıştı.”

Peygamberimiz, Hazreti Enes’in evinde bulunan kuyuya mübarek tükürüğünü bıraktıktan sonra dua etti. Medine’deki en güzel ve en tatlı su o oldu.
Efendimize bir kova Zemzem Suyu getirdiler. Bir parça ağzına aldıktan sonra, o suyu tekrar kovaya boşalttı. Kova misk gibi kokmaya başladı.
Peygamberlikten önceki yıllardı. Efendimiz, amcası Ebu Talip ile birlikte Arafat civarındaki Zilmecaz Bölgesine gelmişlerdi. Bu arada yanlarındaki su da tükenmişti. Ebu Talip çok susadığını söyleyince, Peygamberimiz devesinden indi ve ayağını yere vurarak oradan su çıkardıktan sonra, amcasına ikram etti.
Bu hadiseden bin sene sonra, Efendimizin ayağını vurduğu yerden meşhur Arafat Suyu çıkmıştır ve bu su hâlâ kullanılmaktadır.

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDAKİ MUCİZE

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN DOĞUMUNDAKİ MUCİZE

Muhamed Aleyhisselam dünyaya teşrif buyurdukları vakit. Hz. Amine anamızın yanında Abdurrahman bin Avf’ın annesi Şifa Hatun, Osman bin Ebil-As’ın annesi Fatıma Hatun ve de Peygamberimizin halası Safiye Hatun vardı. Bunlarda orda gördükleri nuru ve diğer oluşan hadiseleri bildirdiler. Şifa hatun şöyle anlatıyor: “Ben o gece Amine’nin yanında yardımcı olarak bulunuyordum. Muhammed Aleyhisselamın, doğar doğmaz dua ve niyaz ettiğini işittim. Gaibden, “Yerhamüke Rabbüke” diye söylendiğini duydum. sonra bir nur çıkıp öyle bir ışık verdiki, doğudan batıya kadar, her yer göründü…” Bundan başka bir çok hadiselere şahit olan, Şifa hatun  “Ne zaman ki, O’na peygamberliği bildirildi, hiç düşünmeden tereddüd etmeden ilk iman edenlerden biri de ben oldum ” demiştir. O gece yine Amine anamızın yanında bulunan Safiyye Hatun da yaşadıklarını şöyle anlatmıştır: “Muhammed aleyhisselam doğduğu anda, her tarafı bir nur kapladı. Doğar doğmaz secde etti, mübarek başını kaldırıp açık bir dille “La ilahe illallah, inni resulullah” dedi. O’nu yıkamak istediğimde, biz o’nu yıkamış olarak gönderdik denildi. Göbeği kesilmiş ve de sünnet olmuş görüldü. Secde halinde hafif bir sesle bir şeyler söylüyordu. Kulağımı mübarek ağzına yanaştırdım.
“Ümmeti, ümmeti (Ümmetim Ümmetim)” diyordu…..
(Kardeşlerim bu ayda sürekli Selavat getirelim.)

Sponsorlu Bağlantılar

Yorum Yapılmamış --> "Peygamberimizin mucizeleri"

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>

Current ye@r *