28.07.2014

    Tarihteki tüm keşifler, icatlar ve buluşlar (Detaylı)

    Sponsorlu Bağlantılar

    Gemi Pervanesi
    (Keşifler ve Buluşlar)

    Modern gemiciliğin çığrını açan pervanenin icadı, aynı zamanda utanmaz istismarcı takımının açgözlülüğünün ve haydutluğunun da tipik bir örneğidir. Bu yeteneklerin ve yürekliliğin değil, hilenin, dalavereciliğin ve her türlü insafsızlığın kol gezip zafer kazandığı bir alan oldu.

    Pervane 1803′te Charles Dallery (1754-1845) adlı bir Fransız tarafından icat edilmiştir. Dallery çeşitli dallarda ilginç icatlarda bulunmuş yetenekli bir teknisyendi. En yararlı çalışmasını buharlı gemilerin gelişmesi alanında yaptı. 1788′de bir buharlı araba, 1803′te tüpe benzeyen bir kazan yapmış ve sonunda aynı yıl Seine’de pervaneyle ilerleyen bir gemi işletmişti. Böylesine değerli bir buluş karşısında insanlar mucitini alaya almaz da ne yaparlardı!.. O kadar ki adamcağız bıkkınlık ve üzüntüsünden pervaneyi kendi elleriyle parça parça etti.

    Sauvage’a karşı kader daha da zalim davrandı. Boulogne-surmer’de gemi yapımcısı olan Frederic Sauvage (1786-1857) da verimli bir mucitti. Pervanenin parlak geleceğini tahmin ederek Dallery’nin tasarısını yeniden ele aldı ve onu kabul ettirmek için üst üste denemeler yaptı. Ama ne yazık ki, mücadele yeteneğine sahip bir insan değildi. Armatörler, Bilimler Akademisi, resmi makamlar, hepsi yardım taleplerini reddettiler. 1832′de bir berat alabildi ama, bu hiç bir işine yaramadı. Çünkü öteki beriki icadını uluorta çalıp kullanmakla kalmıyor, durmadan aleyhine davalar açılıyordu. Öyle ki zavallıcık paralarının suyunu çekmesine davaların aleyhine dönüşüne beratının kamu malı haline gelmesine ve rakiplerinin icatlarını rahatça çalıp servetler edinmesine sadece tanık oldu.

    İlk pervaneli gemiyi denize indiren sanayi alanında bir çok gelişmelerin yaratıcısı İsveçli Johan Ericsson (1803-1889) oldu. 1837′de işleyen bir gemi saatte 10 mil yol alıyordu. Amerikalılar Ericsson’u donanmalarının yapımını gözetmek üzere ülkelerine çağırdılar. Öte yandan işi gemi mühendisliğine çeviren İngiliz çiftçisi Francis Petty Smith (1808-1874), pervane ile işleyen bir gemi inşa ederek 9 mil hıza ulaştı. Ve her yanda pervaneli gemiler yapılmaya başlandı. Hepsi de pek güzel para kazandılar. Kimse ne berat düşündü, ne de öncelik hakkı bildi. Sauvage ise hem umutlarını yitirmiş hem beş parasız kalmıştı. Paris’te hastanelerden birinde ölüp gitti.

    1840 yılını hatırımızda tutalım: Liverpool-New York arasında ilk pervaneli gemi Britannia o yıl işledi. 1843′te de Fransa, Napolyon adlı pervaneli gemisiyle 11 mil hıza ulaştı. Durmadan artan ülkelerarası rekabetin sonucu olarak gemilerin hızı artmakla kalmıyor, konfor ve makineler de gelişiyordu. Transatlantiklerin tonaji 1865′te 2.500 iken 1900′de 15.000 ton ve kırk yıl sonra da 40.000 tona yükseldi. Hızları da New York hattı üzerinde 1840 ta 11 mil iken, 1900′de 22′yi ve 1939′da 30 mili buldu. Bu hız artışı makinelerin gittikçe güçlenip gelişmesinin sonucuydu: “Britannia 500 beygir, Etrusla (1885) 14.000 beygir, Lucanla (1893) 31.000 beygir-Mauretanta (1908) 70.000 beygir, Bremen (1933) 96.800 beygir, Rex (1934) 120.000 beygirgücündeydiler.

    Makinelerin gelişmesiyle birlikte pistonların yerini türbinler, kömürün yerini mazot aldı. Hızın artırılması için çalışmalarının yanı sıra gemilere en gelişmiş hidrodinamik şeklin verilmesi kaygısı da yer almıştı. Çizgilerin titizce hesaplanması sayesindedir ki, Normande (1935) 160.000 beygirgücünde olduğu halde 200.000 beygirgücündeki Queen Mary ile rekabet edebiliyordu.

    Okyanusaşırı hız rekoru sembolünün mavi kurdele olduğunu biliyoruz. Bunu 1952′den beri Amerikan gemisi olan United States elinde tutmaktadır. Aşılmaz bir rekoru kıran bu transatlantiğin hızı 35.6 mil/saat olup okyanusu 3 gün 10 saatte geçmiştir.

    Makineler hidrodinamik alandaki gelişmelerin dışında, denizlere egemenlik mücadelesinde iki etken daha büyük rol oynamışlardır. Biri, gemicilik yöntemlerinde kaydedilen ilerlemedir… Bu konu, daha önce de sözünü ettiğimiz gibi bilimlerin tekniğe verimli müdahalelerde bulunabildikleri bir alandır. Hadley’in yansımalı oktant’ı (denizlerde yıldızların yüksekliğini ölçmeye yarayan araç) (1731), Alman Tobie Mayer’in ay hareketleri tablosu (1767) ve İngiliz Harrison’un kronometresi (1760) olmasaydı okyanusaşırı bağlantılarda ticaretin gerektirdiği dakiklik asla sağlanamazdı. Buna haritaların geliştirilmesini ve deniz fenerlerinin artırılmasını da eklemek gerekir. Bütün bu araçlar önceleri odunla aydınlatılırken, sonra kömür ve 1823′ten başlayarak havagazı kullanılmıştı. Aynı zamanda önce küre biçiminde olan; ışık yansıtıcıları daha sonra parabol biçimine sokulmuştur. (1765.)

    Deniz egemenliğini aynı güçle destekleyen ikinci etken XIX. yüzyılda başlayan benzeri görülmemiş ekonomik atılımdır. Bu yüzyıl, kömür sayesinde İngiltere’nin dünya egemenliğini kurduğu, Almanya’nın sanayide dev adımlar attığı Amerika’nın zenginlik ve dinamizmiyle ortaya çıktığı, sömürgelerdeki zenginliklerin Avrupa’ya aktığı dönemdir. Bu denizaşırı servetlerin parlaklığıyla gözleri kamaşan tüccar ve sanayicilerin buharlı gemiyi desteklemekte çıkarları büyüktü.

    Bakışlar okyanuslar ötesi ticaretin ve gemiciliğin gelişmesine öyle bir hayranlıkla dikilmişti ki, karalarda da malları gitikçe daha uzaklara daha hızlı taşıma ihtiyacının doğduğunun ve bu alanda gelişmeler kaydedildiğinin kimse farkında değildi. Bununla birlikte yolların, bir ülkenin can damarları olduğu ve hayatında belli başlı rolü oynadığını bilinci uyanmaktaydı.

    Mürekkep

    Mürekkep
    (Keşifler ve Buluşlar)

    M.Ö 2,500 yıllarında bulunan Çin mürekkebi bir yana, Mısırlılar da aşağı yukarı aynı çağlarda mürekkep kullanıyorlardı. Asurlular, Mısırlılar, hatta Yunanlılardan kalma, pişirilmiş toprak levhalar veya taş üzerine yazılmış pek çok yazıt, günümüze kadar ulaştığı gibi, Mısırlıların yeraltı mezarlarında da, mürekkeple (siyah ve kırmızı) yazılmış papirüsler bulundu.

    Bu elyazmalarında Calamus, hatta tüy kalem kullanıldığı sanılmaktadır. Balmumu tabletler ve kazı kalemi, Yunanlılar ile Romalılar için düşüncelerini yazı halinde ifade etmeye yarayan tek araç değildi; ayrıca mürekkep de kullandılar. Zaten Plinius, Marcus Vitrunius Polio ve Dicskorides`in eserlerinde mürekkep formülleri yer alır.

    Eskiçağ’da sepi ali ve demir tannanlı mürekkepler biliniyordu. Bu mürekkeplerin, elyazmalarını kopya eden sanatçılar tarafından kullanıldığı sanılmaktadır. Bazı parşömenlerde, baş harflerin erguvan rengi (temel maddesi zencefre, cıva sülfür ve kantaşı) mürekkeple yazıldığı görülür.

    Bizanslılarda kırmızı mürekkep (kutsal mürekkep), imparatorluk yazışmalarında kullanılırdı ancak 470 Fermanı’yla bu mürekkebin özel yazışmalarında kullanılması yasaklandı.

    Ortaçağ elyazmalarında, altın ve gümüş yıldızlı çeşitli mürekkeplere rastlanılır. Bu çağda, siyah mürekkep yapımında, özellikle mazı urundan yararlanılırdı. Fakat bu yapım usulü çok ilkeldi ve mürekkep kalitesiz olduğu için, bugün elde bulunan yazmalar ya soluk ya tamamen renksizdir.

    18. yüzyılda, mürekkep yapımında bir gelişme görüldü ve daha bilimsel usullere başvuruldu. Yeniçağ’da çok çeşitli ve renk renk mürekkepler ortaya çıktı. Daha sonra dolmakalem mürekkebi, kopya mürekkebi, marka mürekkebi; tipografi, litografi baskılarda kullanılan yağlı, altın, gümüş, bronz yıldızlı matbaa mürekkepleri yapıldı.

    Türkler, 20. yüzyıla kadar, genellikle bezit yağının yakılmasından elde edilen bezir mürekkebini kullandılar. Siyah mürekkep ise, Musul mazısı, sirke, göztaşı ve temiz suyun kaynatılıp süzülmesinden sonra, içine biraz Arap zamkı katılmasıyla hazırlanılırdı.

    Uzun süre, mürekkep yapım usûlleri gizli tutuldu. Her matbaacı, mürekkebini kendi yapıyordu. Ancak 1818 yılında Fransız matbaacısı Pierre Lorilleux, ilk mürekkep fabrikasını kurdu ve yaptığı mürekkepleri, diğer matbaalara satmaya başladı.

    Görünmez Mürekkep

    Savaş dönemlerinde, ajanların haber iletimi pek güvenli değildi. Açık yazılmış mektuplar okunabilir, şifreler çözülebilir, telefonlar dinlenebilirdi. Bu yüzden, gizli bilgi aktarmak isteyenler, her zaman görünmez mürekkeplere başvurmuşlardır.

    Yazı mürekkebi, günümüzden 6,000 yıl kadar önce Mısır’da bulunduğuna göre gelişi güzel kimselerin okuyamadığı mürekkep de bu tarihlerde bulunmuş olabilir. Bizanslı Philomenes, meşe yazısından elde edilen bir gizli mürekkepten söz etmiştir. George Washington ile Kont Rumford, yazışmalarda bu mürekkebi kullanmışlardır. Bu mürekkebin okunur hale gelmesi için bir dizi kimyasal işlem yapılması gereklidir.

    Yazma amaçlı mürekkep

    Mürekkepler içlerine boya maddesi katılıp katılmamasına göre birbirinden ayrılır. Dolmakalemlerde kullanılan mürekkebin içine boya karıştırılmaz çünkü boya dolmakalemin ucunu tıkayabilir. Yazı mürekkeplerinin büyük bir çoğunluğu meşe mazısından elde edilen asitler ile içinde demir bulunan kimyasal maddelerin karıştırılması ile elde edilir. Siyah görünümde olan bu mürekkebin rengi,başka kimyasallarla açılabilir.

    Kâğıt üzerine geçirilmiş mürekkep, zaman geçtikçe her koşulda koyulaşır. Bu mürekkep ile yazılmış belgelerin yaşımı saptamada araştırmacıların sıkça başvurduğu bir yöntemidir.

    İçlerinde boya maddesi bulunan mürekkepler ise tükenmezkalem olarak anılan kalemlerde kullanılır. İçlerine su da katılmayan bu tip mürekkepler, dolmakalemlerdekilerin aksine oldukça koyulardır. Keçeli kalemlerde kullanılan boya-katkılı mürekkeplerde ise kurumayı önlemek için alkol kullanılır.

    Gizli mürekkep olarak adlandırılan mürekkep çeşitleri özel ve gizli iletiler için kullanılır. Normal koşullarda görünmez olan bu mürekkepler ile yazılan yazılar, ancak ortam elverişlşi hâle getirildiği takdirde görünür hâle geçer. Yazılı olduğu kâğıdın uygun biçimde ısıtılması ile bu mürekkepler maviye dönebilir. Görünmez mürekkep olarak kullanılabilecek alternatif malzemeler, limon suyu, soğan suyu ve süttür. Bu maddeler ile yazılan yazılar ısıtıldığında üzerindeki yazılar kahverengine döner.

    Baskı amaçlı mürekkep

    Günümüzde en çok kullanılan mürekkep türü baskı mürekkebi ya da matbaa mürekkebidir. Kitap, gazeteler, dergiler, paketler, kutular, paralar, pullar afiş ve broşürler üzerinde bulunan yazı ve resimlerin hemen hepsi bu mürekkepler ile hazırlanmıştır.

    Bu tür baskı işlemlerinde, mürekkebin kuruma hızı çok önemlidir. Basım makinelerinde kullanılan mürekkep kâğıt üzerine geçtikten sonra havadaki oksijeni soğurarak kurur. Kuruma işlemini daha çabuklaştırmak için mürekkebin içine kobalt, kurşun ve manganez bileşikleri atılabilir.

    Telefon

    Telefon
    (Keşifler ve Buluşlar)

    XIX. yüzyılın son çeyreğinde Morse telgrafı standart araçları, kuralları ve uzmanlarıyla tam örgütlenmiş bir kamu hizmeti durumuna gelmişti. Ve sayısız araştırmacılar daha da geliştirmek için harıl harıl çalışmaktaydılar. Çabaları özellikle iki yön izlemekteydi: En kısa zamanda masrafları karşılayacak azami hızı ulaşımda sağlamak; bir de Morse alfabesini bir yana bırakıp mesajları normal yazıyla alabilmek…

    Birincisini duplex (çift taraflı haberleşme) tekniğiyle yani her iki yönden birden mesaj göndermek yoluyla sağladılar. Bu güzel icat iki kişinin eseri oldu: Wheatstone (1852) ve Amerikalı Stearns (1868). Ünlü Thomas Edison da bunu 1871′de guadruplex sistem haline soktu.

    İkinci sorun için ilk çözüm bulan İngiliz Davit Hughes (1831-1900) oldu.1855′te alfabenin harflerine karşılık olan bir klavye teklif etti. Ama yine de en köklü çözüm yolunu basit bir telgraf teknisyeni olan Fransız Emile Baudot (1845-1903) gösterdi. 1874′te karma bir yol Hughes ile şirketinin kullandığı Morse makinelerinin birleştirilmesini teklif etti. Ve bunu gerçekleştirmeyi başardı. Böylece yazılı bir telgraf meydana getirmekle kalmadı, birkaç mesajı (5-6 taneyi) birden gönderme imkânını da sağlamış oldu.

    Açıkgöz bir adam olan Baudot, icadının beratını almaya ve makinesini P.T.T.’ye kabul ettirmeyi başardı. Bunun kendisine paraca bir tatmin sağladığı söylenemezse de adının Morse’unki gibi gelecek kuşaklara bir cins isim olarak kaldığını görmek kıvancına erişti.

    Telefon Baudot’nun ilk denenmesi sırasında icat edildi.

    Bu icadın da uzun bir geçmişi olmuştur. İlkini, sicimi: telefonu (Hooke) bir yana bırakalım; 1782′de sesleri 800 m. uzağa götürmeyi deneyen Papaz Dom Gauthey’i de anıp geçtikten sonra, bu alanda ciddi ilk çalışmayı yapmış olan Amerikalı Charles Page’a (1812-1873) gelelim. Page yumuşak demir parçacıklarını hızla mıknatıslamak ve mıknatıslığını gidermek yoluyla sesleri almayı başarmıştı. Meslektaşı Cenevreli fizikçi Auguste de la Rive (1801-1873) bunu geliştirdi ve işi, telefonun gerçek ön-icatçısı olarak sayacağımız Alman fizikçi Philipp Reiss (1801-1873) ele aldı .

    Reiss makinesi sesin titrediği bir zardı ve bu titremeler elektrik devresini kapatmaktaydı.
    Reiss, uluslararası üne sahip bir bilgin değildi. Öyle ki, çalışmaları kendini aynı çalışmalara vermiş olan Amerikalı profesörün kulağına rastlantıyla çalındı. Bu bir diksiyon profesörünün oğlu olup 3 Mart 1847′de Edinburg’da doğan Graham Bell idi. Kendisi de babası gibi fonetikle konuşma mekanizması ve sağır dilsizlerle ilgilenmişti. Bu alandaki incelemeleri sırasında Holmholtz’un “İşitme Duyusu Açısından Müziğin Fizyolojik Teorisi” (1863) adlı eserinden, elektromıknatısın etkilediği bir diyapazon aracılığıyla nasıl sesler elde edilebileceği hakkında fikir edinmiş ve elektrik konusunda incelemeler yapmaya başlamıştı.

    1872′de A.B.D.’ye göç eden ve Boston Üniversitesine ses fizyolojisi profesörü olarak atanan Bell, sağırlarla ilgili projelerini bir yana atmış değildi; hatta bir sağır kadınla evlenmişti. O kadar ki, 1875′te bir telgraf maniplesi aracılığıyla bir diyapazonu onlar için titreştirmişti. Günün birinde diyapazonun yerine mıknatıslı maden parçaları kullandı ve bunlardan birinin kuru bir ses çıkararak elektromıknatısa gidip yapıştığını gözlemledi. Ani bir esinlemeyle irkildi. Maden parçacıklarının yerine bir zar yerleştirdi ve zarı titreşimlerine göre direnci değişen bir elektrik devresine bağladı. Sonra telin öbür ucunda çalışmakta olan asistanına seslendi: “Bay Watson, gelin! size ihtiyacım var.” Watson şaşkın ve ürkek bir tavırla koşup geldi: Patronunun sesini telefondan duymuştu.

    Bu olay 10 Mart 1876′da olmuştu. O zamanlar ilim adamları bu icadı Amerika’nın en olağanüstü buluşu olarak nitelemekteydiler, ama o haliyle çok olduğu da bir gerçekti. Bir elektrik jeneratörüyle çalışmıyordu. Elektrik akımını yaratan, vericideki manyetik alanın değişimleriydi ve bu telden geçerek alıcıdaki elektromıknatısı harekete getiriyordu. Bu durumda 10-12 metreyi aşamazdı. Aygıtı ilk geliştiren Edison oldu (1876). Vericiye bir pil bağlayarak gücünü artırdı. 1878′ de Hugnes mikrofon’u icat etti ve böylece zarların titreşimleri sonucu elde edilen sesleri büyük oranda yükseltmek mümkün oldu.

    Böylesine olağanüstü bir buluş, sözgelişi, New York’ta iken Boston’daki arkadaşının sesini duymak görülmemiş bir heyecan yarattı; olaylara, kıskançlıklara, kinlere ve davalara konu oldu. ilk davayı açan Amerikalı değerli teknisyen Elisha Gray (1835-1901) idi. içine kapanık bir araştırmacı olan Gray telefonu Graham Bell’le aynı zamanda bulmuş, ama ne yazık ki beratını ondan iki saat sonra istemişti. Bu 120 dakikalık gecikme mahkemelerin, haklarını reddetmesi için yetti. Graham Bell’in, icadını telgraf şirketi Western Union’a teklif edip (1877) reddedilmesinden sonra kurulan Bell Telephone Şirketi aleyhine; sözde başka mucitler, geliştiriciler ve rakipler tarafından bir yığın davalar açılmaya başlanmış, bir yandan da berat meseleleri çevresinde tatsız didişmeler ve açgözlü çekişmeler almış yürümüştü.

    Bütün davalar art arda gerçek mucidin lehine sona ermekteydi. Telefon da bir yandan durmadan yayılmakta, teller şehirlerden şehirlere uzanmaktaydı. 1880 yılında Amerika’nın 35 eyaleti telefon santralına kavuşmuş ve 70.000 abone kaydetmişti. Bell 4 Ağustos 1922′de Halifax’da öldüğünde A.B.D. ve Kanada’daki 17 milyon abonelik şebekede ulaşım bir dakika durduruld
    1876′da telefonun icadı bunca hayranlık dolu bir şaşkınlık yarattıktan sonra fonografın etkisi ne oldu, bir gözünüzün önüne getirin. Oysa bu konu da ani olarak patlak vermemiş, çalışmalar az çok kulaktan kulağa duyulmuştu. Bilim adamları uzunca bir süreden beri uğraşmaktaydılar; hatta 1857′de yarı yola varmışlardı bile. O yıl mütevazı bir basın musahhihi olan Fransız Edouard-Leon Scott (1817-1879), gerçek bir kaydedici fonograf imal etti. Bu, altında bir silindirin döndüğü madeni bir sivri uç ve buna bağlı bir zardan oluşmuştu. Bu zarın önünde konuşulunca ya da şarkı söylenince sesler sivri madeni uç aracılığıyla silindirin üzerinde titreşimli izlet bırakıyordu.

    Bu kaydetmenin tersinin olabileceği yani sivri ucu bu izlerden bir daha geçirmek yoluyla söz ya da müziği yeniden meydana getirmek bambaşka bir alandı elbet. Ve kolay kolay kimsenin aklına gelecek şey de değildi. Bunu ilk düşünen Charles Cros (1842-1888) adında bir Fransız oldu. Cros şair, mizahçı, hem de bilim adamıydı. Bir yandan şiirler yazıyor, bir yandan da teorik olarak renkli fotoğraf, gezegenlerarası ulaşım ve fonograf tasarlıyordu. Tasarıları gerçekleşti ve 1877′de Bilimler Akademisine, “paleophone” adını verdiği gerçekte bir fonograf olan bir aletin planını sundu.

    Edison’un bu çalışmadan haberi oldu mu? Yoksa yalnızca bir rastlantı sonucu olarak mı bilmiyoruz; tıpatıp aynı ilkelere dayanan makinesi için berat istedi. Edison’u bu makinenin önünde çocukça bir şarkı olan “Mary had a little lamb -Mary’nin minik bir kuzusu var” şarkısını söylerken görenler, makinenin az sonra hımhım bir sesle bunu tekrarladığını duydular.

    1878′in fonografı bir oyuncaktı, ama inanılmaz bir gelişme gösterdi ve günümüzün elektrofon ve mikrosiyon plaklarına bir yığın yeni buluş ve icatlara yol açtı…

    Mikro Dalga Fırın

    Mikrodalga Fırın
    (Keşifler ve Buluşlar)

    Diyelim ki, normal bir fırında bir keki pişiriyorsunuz. Kekler normal olarak 170-180 derecede pişirilirler. Ama siz fırını yanlışlıkla 250 dereceye ayarlarsanız, olacak olan, kekin daha içi ısınmamışken, dışının yanmasıdır. Normal bir fırında, ısı önce yemeğin piştiği kap sonra da yemeğin dışı ile temas eder ve oradan içine doğru yayılır. Fırının içinde ısınan kuru hava da, kekin içi hala nemli iken dışını kurutur ve kahverengi bir kabuğun oluşmasına yol açar.

    Bir mikrodalga fırında kullanılan, yani yiyeceğin üzerine gönderilen mikrodalgalar 2.500 megahertz frekansındaki radyo dalgaları boyutunda olup, frekansları FM radyo bandı frekansının yaklaşık 20 mislidir.

    Bu frekanstaki radyo dalgalarının ilginç bir özelliği vardır. Su, yağ ve şeker tarafından çok rahat emilmelerine rağmen plastik, cam, seramik gibi malzemeler, nitrojen ve oksijen gibi gazlarca emilmezler ve tekrar gerisin geriye yansıtılırlar.

    Sık sık mikrodalga fırınların, yiyeceği içinden dışına doğru ısıttığını duyarsınız. Bu doğru değildir. Dalgalar doğrudan yiyeceğin yağ ve su moleküllerini etkilerler. Yani yiyeceğin dışından başlayıp içine doğru ilerleyen veya tam tersi yönde bir ısınma söz konusu değildin Su ve yağ molekülleri yiyeceğin her tarafına dağılmış olmaları sebebi ile, ısınma da aynı zamanda her yerde olur.

    Tabii ki bazı sınırlamalar da vardır. Radyo dalgaları yiyeceğin daha kalın ve yoğun kısımlarından farklı şekilde direnç görerek geçtiklerinden, yiyecekte farklı sıcaklıkta noktalar oluşabilir.

    Radyo frekansındaki bu mikrodalgalar, oksijen ve nitrojen tarafından emilmedikleri için, mikrodalga fırında bulunan ve çoğunlukla bu gazları içeren hava da, diğer fırınlardaki gibi sıcak olmayıp, oda sıcaklığındadır. Bu da ısınan hava tesiri ile yiyecekte, kızarmış bir kabuk oluşmasına mani olur.

    Bir mikrodalga fırınına, giysilerinizden birini koyarsanız, kumaş aniden ısınır ve içerdeki havayı da ısıtır. Kumaş yanmasa da normal bir fırında olacağı gibi kumaşın yüzeyinde kırışık bir kabuk oluşur.

    Daha ilginci, bir mikrodalga fırının içine bir kahve fincanı içinde su koyarsanız, fincanın içindeki suyun ısısı, suyun kaynama noktasını geçtiği halde, suyun kaynamadığını, hava kabarcıklarının çıkmadığını görürsünüz. Bu suyu fırından alır, içine bir kahve kaşığı sokar veya onu içinde kahve bulunan bir kaba dökerseniz, aniden kabarcıklarla kaynayacak ve hatta taşacaktır.

    Çalışma prensibi

    Mikrodalgalar, elektromanyetik spektrumun radyo dalgaları ile kızıl ötesi ışınlar arasındaki bölümde kalırlar. Frekansları 1 GHz ila 1000 GHz arasında, dalga boyları 0.1–100 cm. olan elektromanyetik dalgalardır.

    Dalgaların frekansları ile dalga boyu arasında; yüksek frekanslı dalgaların kısa dalga boyu, alçak frekanslı dalgaların ise uzun dalga boyu yayması ilişkisi ya da tam tersi durum vardır. Normal fırınların kapağında bulunan küçük delikler, ışık dalgalarının geçmesine izin verirler ve bu nedenle fırının içi görülürdür. Çünkü ışığın dalga frekansı oldukça yüksek, dalga boyu da çok küçüktür, mikrodalga fırınların ise frekansı düşük ve dalga boyları daha uzundur. Bu yüksek dalga boyundaki dalgalar kapaktaki deliklerden geçemez ve ve tekrar içeri yansırlar.

    Mikrodalga fırınlarda genellikle 2,5-3 GHz’lık frekanslar kullanılır. Bu frekansta çalışan bir fırının içerisine konan maddenin molekülleri saniyede 2,5-3 milyar kez titreşir. Bu titreşim sayesinde de maddenin molekülleri ısınır dolayısıyla maddenin kendisi ısınır ve pişer. [1]

    Mikrodalga, bu özel fırınların içindeki “magnetron” adı verilen vakum tüpünden üretilir. Magnetron, 60 Hz’lik elekrik enerjisini “mikrodalgalar”a dönüştürür, mikrodalga fırın bu şekilde çalışmaya başlar.

    Özellikleri

    Bu frekanstaki dalgalar, başlıca su olmak üzere bazı maddeler tarafından emilirler, dalgalar, bu maddelerin moleküllerini atomik devinime uğratarak mikrodalga enerjiyi ısıya dönüştürürler. Bu nedenle içinde daha çok su molekülü taşıyan besinler daha hızlı pişer.

    Bu mikrodalgaların özellikleri şöyle sıralanabilir;

    * Su, şeker ve yağlar tarafından emilir,
    * Emildiği ilk anda atomik ısıya dönüşür,
    * Çoğu plastik, cam ve porselen tarafından emilmez,
    * Metaller tarafından yansıtılırlar. Mikrodalga fırınlarına metal malzemeler koyulmamasının nedeni de bundan kaynaklanmaktadır.

    Mikrodalga ile pişirme, geleneksel pişirme yöntemlerinden hem daha hızlıdır hem de pişirme sürecinde yalnızca besin pişer, fırın ve ortam ısınmaz.[2]

    Mikrodalgaların enerjileri, besin içinde ısıya dönüştüğü için, besin içinde bir radyasyon oluşması vb. bir durum genellikle söz konusu değildir.

    İçten Dışa Pişirme Hakkında

    Mikrodalga fırının çalışmasındaki en önemli özelliklerinden birinin, yemeği normal fırınlar gibi “dıştan içe” değil, “içten dışa” doğru pişirmesi olduğu söylense de bu bir mantık hatasıdır. Diğer pişirme yöntemlerinde ısı dıştan içe doğru yayıldığı için, mikrodalgaların etkisi “içten dışa” olarak algılanmakadır; aslında mikrodalga fırınlarda pişirme, “heryere aynı anda etki etme şeklinde” dir.

    Diğer fırınların “dıştan içe” pişirme yönteminin avantajlı olmadığı ve bazen kötü sonuçlara sebebiyet vereceği açıktır. Örneğin fırında pişen keke normal olarak 350°C ısı vereceğimize 600°C verirsek, kekin dış kısmı kısa bir sürede yanacaktır, ayrıca kekin iç kısmı da pişmeyecektir. Bunu etkileyen bir diğer faktör de fırının verdiği kuru sıcaktır, kuruluktan ötürü yemeğin suyu kolayca buharlaşır ve verimsiz bir şekilde pişmiş olur.

    Mikrodalgalarda kullanılan radyo dalgaları ise yemeğin içine nüfuz eder, hatta bunu yaparken yemek dışında kalan hava moleküllerini de ısıtmaz, böylece enerjisini verimli kullanmış olur. Ayrıca mikrodalga fırın içerisindeki yemeğin katmanları arasında sıcaklık farkı yoktur. Çünkü ısı yemeğin tüm moleküllerini aynı anda ısıtır ve enerjilerini artırır. Isının iletim yoluyla dıştan içe doğru gitme zorunluluğu yoktur. Ayrıca mikrodalga fırınların iç sıcaklığı oda sıcaklığına eşittir. Yani yemeğin kabuk tutmasına imkan yoktur.

    Tabii ki radyo dalgalarıyla ısıtmanın da bir sınırı vardır, örneğin kalın yiyeceklerde ısının içe ulaşması daha zor olmakta, bazı yiyeceklerde ısının toplandığı noktalar olmaktadır. Ancak bu dezavantajlar, fırının sağladığı faydaların yanında küçük ölçekli olarak kalır.

    Sonuç olarak mikrodalganın pişirme yöntemi her bölgeye eşit şekilde ve tüm atomları hareketlendirerek olmaktadır, mikrodalga iletim yoluyla ısıtma yapmamaktadır, büyük bir buluş olmasını da bunlara borçludur.

    Dikkat edilmesi gerekenler

    * Mikrodalga fırında herhangi bir mikrodalga kaçağı olmadığından emin olunmalıdır, böyle bir durum söz konusuysa yetkili servis çağırılmalı, sorun düzeltilinceye kadar fırına yakın bulunulmamalıdır.
    * Mikrodalga fırında metal eşyaların kullanılmadığından emin olunmalıdır.
    * Et ve sebzeler eşit parçalar halinde koyulmamalıdır, böylece hepsi aynı derecede ısınır.
    * Kağıt tabaklar, porselen kupalar, peçeteler koyulabilir. Ancak folyo içeren kağıt (süt kutusu), naylon ve sentetik içeren ürün, gazete kağıdı koyulmamalıdır.
    * Yemeklerin tamamen ve eşit olarak ısıtılmasını sağlamak için sürekli ters çevrilmeli veya tabağın konumu değiştirilmelidir.
    * Etler büyük kemiklerinden temizlenip öyle koyulmalıdır, çünkü kemikler etin ısınmasını engeller.
    * Eğer turunçgillerden daha fazla su elde etmek isteniyorsa, meyve yarım dakika (30 saniye) boyu yüksek derecede mikrodalgada bekletilebilir.
    * Sandviç, dürüm, kek gibi yemeklerin etrafına kağıt havlular sarılmalıdır, aksi halde içteki yemek nemlenir ve ıslak olur.
    * Patates ve domates gibi kalın kabuklu yiyecekleri pişirirken içte oluşan buharın çıkması için kabuğa ufak çizikler çekilmelidir, böylece buhardan dolayı patlamaları engellenir.

    Zararları

    1971 yılında Amerika’daki “Food and Drug Administration (FDA)” mikrodalga fırınların sızıntı radyasyonları için bir sınır değer açıklamıştır. FDA’ya göre bu sınır, mikrodalga fırının yüzeyinden 2,54 cm’lik mesafede 5 miliwatt/cm2′dir. Bu FDA limiti, mikrodalgaların insan için zararlı olan limitinin altında olarak yorumlamıştır. Dernek ayrıca, mikrodalga fırının kapağı açıldığında mikrodalga üretimini otomatik olarak kesen, birinden bağımsız iki kilit sisteminin bulunmasını da şart koşmuştur.

    Mikrodalga kazaları genellikle aşırı sıcak besinleri fırından alırken yanmalar ve fırın içinden çıkan sıcak buharlara temas sonucu meydana gelmektedir.

    Yapılan araştırmalar, mikrodalgalara aşırı maruz kalınmasının yanıklara ve sperm hücreleri üzerine kalıcı olarak kısırlık etkisi yaptığını göstermektedir. Dalgalar, gözlerde ise katarakta neden olmaktadır. Ancak mikrodalga fırın kullanımına bağlı kazalar veya olumsuz sağlık sonuçları kayıtlara geçmediği bildirilmektedir.

    Kalp pili kullanan hastalar mikrodalga veya diğer radyo dalgaları üreten elektronik cihazlarla çalışmadan önce doktorlarına danışmaları taviseye olunmaktadır.

    Mikrodalga ışınların iyonlaşma özelliği olmayan ışınlar olması nedeniyle insan sağlığına zararı yoktur. Ancak, bol miktarda su molekülünden oluşan insan vücudunun herhangi bölgesi mikrodalgayla yakından temasta bulunursa, o bölgenin molekülleri atomik devinime uğrar ve bunun sonuçları (pişmek gibi) çok zararlı olabilir. Mikrodalga fırınlar çalışırken yüzün fırına doğru yaklaştırılmasının ya da yakınında durulmasının da zararlı olabileceği söylenmektedir.

    Enerji

    Mikrodalga fırınlar normal fırınlara oranla 4′te 3 daha az güç harcamaktadırlar. Örneğin elektrikli bir fırın 1000-1500 Watt’lık elektrik enerjisi harcarken, mikrodalga fırınlar yalnızca 300-500 Watt’lık bir enerjiyle çalışırlar. Yani çok daha verimlidir. Ancak fiyatları biraz pahalıdır.

    Sabun

    Sabun
    (Keşifler ve Buluşlar)

    Yağlı maddeleri suda, ayırma yoluyla yok etme özelliğine sahip olduğundan, lekeler ve kirler sabunla giderilir. Bu işlem, sodyum hidroksit denilen alkali bir maddenin, hayvansal (eskiden keçi içyağı) veya bitkisel bir yağlı madde üzerindeki etkisinden elde edilir.

    İlkçağ’dan beri kullanılan sabun

    Atalarımız hiç sabun kullanmazlardı: onun yerine kül, kil veya bitki özleri kullanırlardı. İlkçağ’da artık iyice bilinen sabun, ancak 1850′den itibaren sanayide büyük ölçüde üretilmeğe başladı ve gerçek anlamıyla kullanılabilir oldu.

    Piyasada kalıp dediğimiz küçük parçalar halinde sunulan tuvalet sabunlarından başka, ev işlerinde kullanılmak üzere beyaz veya yeşil sabun; geniş yüzeyleri temizlemek üzere Arap sabunu; nazik çamaşırların yıkanmasında kullanılan toz deterjanlar ve onlara oranla daha yumuşak toz sabun da vardır. Son yenilik: yoğunluğu suyun yoğunluğundan az olan yüzer sabundur. Dolayısıyla, bu sabunu, banyoya düştüğü zaman yitirmek tehlikesi yoktur.
    Evlerde kullanılan sabunlar, doğada bulunan bitkisel ve hayvani yağlardan elde edilen yağ asitlerinin tuzlarıdır. Serbest halde bulunan karboksilli asitlerden de çeşitli sabunlar yapılabilir. Sentetik temizleme maddelerinin kullanıldığı 1930 senesinden itibaren aynı manada kullanılan sabun ve deterjan kavramları birbirinden ayrılmıştır.

    Sabunun tarihi insanlık tarihi kadar eskidir. Pompei’deki lav örtüsü altında kalan toprakta sabun kalıpları bulunmuştur. Modern sabun imali, 19. yüzyılda Fransız kimyageri, Eugène Chevreul’ün sabunun bir yağ asidi tuzu olduğunu göstermesinden sonra gelişmiştir.

    Sabun, temizleme maksadı yanında kozmetik, losyon, krem, sprey, ilaç yapımında kullanılır. Endüstride boya, plastik döküm, metal çekme işlerinde, sentetik kauçuk ve plastiklerin birçok türünün imalatında, su geçirmez tekstil üretiminde, metallerin paslanmasını önleyici yardımcı malzeme olarak birçok alanda kullanılır.

    Sabunun özellikleri

    Sabun yüzey aktif bir maddedir. Su veya organik maddelerde çözündüğü vakit bu sıvıların yüzey gerilmelerini azaltır ve sıvı içerisindeki maddeleri yüzer vaziyete getirir. Mesela sabunlu suyla eller yıkandığında, kirler sabun molekülleri etkisiyle gevşer ve su içinde yüzmeye başlar, akan su ise bu kirleri elden uzaklaştırır. Magnezyum ve kalsiyum tuzları yönünden zengin olan sert sularla yapılan yıkanmalarda sabunun asit kökü bu iyonlarla çözünmeyen tuzlar meydana getirerek çöker. Sudaki sertliğe sebep olan iyonların hepsinin bu şekilde çöktürülmesinden sonra köpük dolayısıyla temizleme işlemi başlamış olur.

    Sabun kullanılma amacına göre imal edilir. Genel olarak suda çözünebilen ve çözünmeyen olmak üzere iki sabun cinsi vardır. Suda çözünebilenler, yağ asitlerinin sodyum veya potasyum tuzudurlar. Bunlar genel temizlik maksadıyla kullanılırlar. Suda çözünmeyen sabunlara sert sabun denir ki, bunlar alüminyum, kalsiyum, magnezyum, baryum, lityum, çinko, kurşun, kobalt ve bakır gibi katyonları ihtiva eden yağ asidi tuzlarıdır. Suda çözünmediği halde, organik sıvıların içinde çözünebilirler. Sabun, yağlama, organik jelatin vasıtası, organik reaksiyon katalizörü ve vinil plastiklerinin dengeye getirilmesinde kullanılır.

    Sabunun bileşimi

    Sabun yapımında kullanılan monokarboksilli asitlerden en önemlileri, doğada serbest olarak bulunan 12, 14, 16 veya 18 karbon atomu ihtiva eden yağ asitleridir. Bu yağ asitleri, yağlarda gliserinleştirilmiş olarak bulunur. Sabun yapımında en çok kullanılan yağ cinsleri hayvanlardan elde edilen iç yağlar, pamuk yağı, hidrojenlenmiş bitki yağları, balık yağı vs.’dir. İç yağlar, hidrojenlenmiş yağlar ve balina yağından yapılan sabunlar katı ve suya dayanıklıdır. Hindistancevizi yağı ihtiva eden yağlardan yapılan sabunlar suda kolay çözünür ve bol köpük yapar. Sodyum stearat oldukça sert sabun olup, küçük köpüklüdür. Köpükleri de oldukça kararlıdır. Traş sabunları bu türdendir. Köpüklerin küçük ve sık olması sakalları bir arada tutarak traşın kolay olmasını sağlar. Suda çözünebilirliğini arttırmak için, sodyum stearata potasyum stearat da ilave edilir. Sert sodyum stearat sabunu, 60-100 derece arasında sıcak suda iyi temizleyicidir. Sodyum stearat kozmetik, krem, losyon ve buna benzer maksatlarla da kullanılır. Suda kolay çözünebilen ve düşük su sıcaklıklarında da temizleme gücü büyük olan ve mayi sabun olarak bilinen yumuşak sabun yağ asitlerinin tuzudur.

    Evde sabun imali

    Kaliteli banyo ve el sabununu evde yapmak mümkündür. Evde biriken yağ, iç yağ, kuyruk yağı veya bunların karışımı sabun yapılarak değerlendirilebilir. Bu maksatla evvela yağ kaynatılarak süzülür ve 40 dereceye kadar soğutulur. Kostik soda, su ile karıştırılıp kaynatılarak 25 dereceye kadar soğutulduktan sonra, bu iki sıvı ağır ağır birbirine karıştırılır. Karışım tahtadan kalıplara dökülerek sabun elde edilir. Bu sabunun bileşimi 0,4 kg kostik soda (NaOH), 1,2 litre su ve 2,7 kg yağdır.

    Termometre

    Termometre
    (Keşifler ve Buluşlar)

    Sıcaklık ölçmeğe yarayan Alet. Yunanca «thermos», ı«ı ve «metron», ölçü’den.
    Termometreler ince cam borudan yapılır. Borunun alt ucu şişkincedir, buraya alkol ya da civa doldurulur. Üzerinde derece çizgileri bulunan ince uzun kısmın içindeki hava boşaltılır, sonra ağzı kapatılır. Böylece ısı arttığı zaman tüpün içindeki sıvı genleşir ve yavaş yavaş yükselir.

    CELCİUS DERECELERİ

    İsveçli fizikçi Anders Celcius (1701-1744), termometrenin derecelenmesinde «yüzlük» bir sistem önerdi; bugün birçok Avrupa ülkesinde ve Türkiye’de bu sistem kullanılmaktadır. Celcius, önce civalı termometre üzerinde iki nokta saptadı: buzun ergime noktasını 0, kaynama noktasını 100 olarak işaretledi. Sonra 0 ile 100 arasını 99 eşit parçaya böldü; bunlara Celcius dereceleri dendi. Daha sonra yazıcı termometre (sıcaklık değişimlerini otomatik olarak bir kâğıda kaydeder) ile maksimumlu ve minimumlu termometre (belli bir zaman aralığında en düşük ve en yüksek sıcaklıkları kaydeder) yapıldı.

    CİVALI VE İSPİRTOLU TERMOMETRELER

    Her zaman karşılaşılan sıcaklıkları ölçmek için yeterli olan civalı ve ispirtolu termometrelerin ölçme alanı çok dar ve sınırlıdır. Daha düşük sıcaklıkları ölçmek için tolüen ve pentan gibi değişik sıvılar kullanılır. Yüksek sıcaklıklar gazlı termometrelerle ölçülür. Çok incelik isteyen sıcaklık ölçümlerinde, laboratuvarlarda elektrik dirençli termometreler ve termoelektrik termometreler kullanılır.

    AZOTLU TERMOMETRE

    Azotlu termometre ile l 600 dereceye kadar olan sıcaklıklar ölçülebilir. Bunun üstündeki sıcaklıkları ölçmek için pirometrelerden yararlanılır. Bu âletin, sıcaklığı ölçülecek cisme değmesine gerek yoktur, yalnızca cismin ışımasını ölçmesi yeterlidir.

    TERMOSTAT

    Termostat, kapalı bir ortamda termometrenin verilerine dayanarak sıcaklığı sabit tutan bir âlettir. Üzerinde, istenilen sıcaklığı elde etmek için ayarlanabilen bir düğmesi vardır; bir ısıtma aygıtına elektrikle bağlanan termostat,, aygıtın verdiği sıcaklığı arttırmağa ya da azaltmağa yarar.

    Trafik ışıkları

    Trafik Işıkları
    (Keşifler ve Buluşlar)

    Kırmızı ve yeşil ışıklı trafik lambası ilk kez 1868 yılında, Londra’da kullanıldı. Henüz motorlu araçların icat edilmediği o tarihte, at arabalarının yoğun olduğu bazı caddelerde, gaz lambası ile trafiğin düzenlenmesine çalışılmıştı. Daha sonraları, 1920′de ABD’nin Detroit Kenti’nde demiryolu sinyalizasyon sisteminden esinlenen bir trafik lambası kullanıldı.

    Günümüzde kullanılan trafik lambasının patenti ise ABD’li Garrett Augustus Morgan’a aittir. Morgan, buluşunun patentini 23 Kasım 1923 tarihinde Cleveland’de aldı ve buluşunu bir süre sonra General Electric’e sattı

    Daktilo

    Daktilo
    (Keşifler ve Buluşlar)

    Daktilo, 19. yüzyılda Amerika’da bulundu. Daktilonun ilk örneklerine “tipograf” adı verilmişti. Tipograf 1829 yılında William Burt tarafından yapılmıştı. Bu makinenin birçok parçası tahtadandı. Harfleri bulabilmek için, yazı yazanın bir çerçeve üzerindeki kolu çevirmesi gerekiyordu. 1868 yıllarına doğru daha gelişmiş modeller yapıldı. İlk daktilo makinesini satın alanlar arasında yazar Mark Twain de vardı.

    Yazının ve Rakamların Keşfi

    Yazının tarihi resim yazılarla başlar. Bu resimlerin sadeleşerek birer “sembol” haline gelebilmesi için bir hayli zaman geçmiştir.

    Bugünkü harflere bakarak, hangi şekilden türemiş olduklarını anlamak güçtür. Sözgelişi, “A”nın öküz başı olduğu kimin aklına gelir? Ama “A” harfini ters çevirirsek boynuzlu bir baş olur. Eski Saitlilerin alfabesinde bu boynuzlu baş, “A” harfini tanımlar; çünkü Öküz anlamına gelen “alef” sözünün ilkidir.

    Bu yolla harflerimizden her birinin köklerine inilebilir, örneğin “O1-’nun göz, “L”nin açı “P”nin de uzun bir boynun üstünde duran baş olduğu kanıtlanabilir.

    İnsan yazmayı yavaş ve bocalayarak öğreniyordu.

    Artık yazıyı öğrenme zamanı gelmişti.

    İnsanın bilgisi az olduğu zamanlarda bunlar bellekte kolayca saklanabiliyordu. Söylenceler, masallar ağızdan ağıza geçerdi. Her yaşlı kişi canlı bir kitaptı. İnsanlar masalları, söylenceyi, görenek ve töreleri belleyerek değerli bir “cevher” gibi çocuklarına verirlerdi; onlar da kendi çocuklarına iletirlerdi. Ama bu “cevher” arttıkça, bellekte saklanmadı güçleşiyordu.

    Derken anıt belleğin yardımına koştu. Elde edilen biîgi ve deneyleri başkasına İletmek İçin yazı dili, sözlü dile yardım etmeye başladı. Bir önderin mezartaşmda,g elecek kuşakların bilmesi için yaptığı akın ve savaşları “tasvir” edilirdi.

    Yandaş kabilelerin önderlerine haberci gönderirken ağaç kabuğuna ya da balçık bir levhacığa akılda saklanabilmesi için birkaç resim-yazi çizerlerdi.

    Mezar taşı ilk kitap, bir parça ak-gürgen kabuğu da ilk mektuptu.

    Bizden çok daha önceleri atalarımız bir ağaç kabuğu üzerine yazarak gönderdikleri mektupla ilk olarak *smesafe”yi, mezar taşma yazdıkları yazıyla da *’zaman”ı aşmışlardı.

    Eski dönemlerin sefer ve savaşlarını canlı bir biçimde tasvir eden birçok anıt bugünlere de kalmıştır. Kılıçlı ve mızraklı askerlerin şekli taş üstüne oyulmuştur. Yenenler; törenle evlerine dönüyorlar, arkalarındaysa başlan önlerine eğik, elleri arkalarında bağlı esirler yürüyor… Yine burada ve söz yerine kullanılan resimler arasında köleliği tanımlayan kelepçelere rastlıyoruz.

    Daha sonraları Mısır tapınakları-mnduvarlannda da böyle birçok tanık resimlere rastlanacaktır.

    NASIL ÖĞRENMİŞLERDİ?

    İnsanlar daha kâğıt üzerine yazı yazmayı bilmedikleri sıralarda eşya ile uzun mektuplar düzerlerdi. Eski çağlarda İskitler, bir gün komşuları olan İranlılara mektup yerine bir kuş, bir fare, bir kurbağa ve beş tane de ok göndermişlerdi. İskitler bu garip koleksiyonla komşularına şunu anlatmak istemişlerdi:

    “Bir kuş gibi uçmayı, bir fare gibi toprak içinde gizlenmeyi, kurbağa gibi bataklıkta sıçramayı biliyor musunuz? Eğer bilmiyorsanız, bizimle savaşa kalkışmayınız! Topraklarımıza ayak bastığınız anda, oklarımız altında yok olursunuz.”

    Şimdi kullanmakta olduğumuz harfler, bunlardan ne kadar süssüz, ne kadar yalındır.

    Konuşan eşyalardan konuşan mektuba; yani, bizim anladığımız biçimde gerçek mektuba ulaşmak için daha uzun bir zaman geçmesi gerekti. O çağlardan bugünkü yazı dili dönemine geçmek hiç de kolay olmadı.

    Zamanında olup bitenleri yazmak ya da haberleri ulaştırmak yollan pek çoktu. Ama bunların içinde yalnız bizim bugün yararlanmakta olduğumuz yol; yani, harflerle yazı yazmak yolu başarı sağladı.

    Acaba insanlar harflerle yazı yazmasını nasıl öğrendiler?

    Bu, kuşku yok, birdenbire olmadı. İnsanlar başlangıçta yazı yazacak yerde resim yapıyorlardı. “Geyik” yazmak gerektiğinde geyiğin resmini yapıyorlardı. “Avlanma”yı anlatmak için de avcıların ve avlanan yaban hayvanlarının resmi yapılıyordu. Bu, şu demekti; insanlar, çok eski çağlardan beri resim yapmasını biliyorlardı.

    Günümüzün Paris ve Londra kentlerinin bulunduğu yerlerde uzun kıllı mamutların ve Ren geyiklerinin

    sürü sürü dolaştığı, insanların da henüz mağaralarda yaşadığı dönemlerde bu mağaraların duvarları çeşitli kazıma resimlerle örtülüydü. Bu mağara insanları avcılıkla geçiniyordu. O nedenle de av hayvanı ve av resimleri yapıyorlardı. O dönem insanları yaptıkları resimlerin asıllarına benzemesine çok alıştıklarından bu resimler adeta canlı gibi görünür. İşte kendisini kovalayan avcıya başını çevirmiş bir bizon! İşte bir mamut ve işte avcılardan kaçan bir Ren geyiği sürüsü! Fransa ve İspanya’dakİ mağaralarda bu tür resimlere pek çok rastlanır.

    Bu resimler bize ilk İnsanların inançlarını anlatmaktadır. Herhalde ilk mağara adamları da tıpkı şimdiki Kızılderililer gibi kendilerinin yırtıcı hayvanlardan geldiklerine inanıyorlardı. Sözgelişi bir kızılderilinin adı Bizon’du. Çünkü soyunun “bizon’-’dan geldiğine inanıyordu. Atalarının kurt olduğuna inananlar da “kurt” adını taşıyorlardı. Eğer Avrupa’nın mağara adamları da kendilerinin yırtıcı hayvanlardan geldiklerine inanı-yorduysalar; o zaman mağaraların duvarlarındaki resimler bunların atalarını ve kabilelerinin koruyucularını gösteriyor demekti.

    Ama bu mağaraların duvarlarında bize başka şeyler anlatan resimler de var. Sözgelişi, mızrakla delinmiş bir bizon! Onun yanıbaşında okla vurulmuş bir geyik!.. Acaba bu resimleri mağaralara niçin yapıyorlardı? Hayvanı büyüleyip onu hedefe çekmek için olmasın? Nitekim bugün bile birçok kabilelerin büyücü samanları böyle davranırlar. Bir düşmanı yok etmek için alçıdan onun bir resmini çizerler, sonra bu resme büyü yapıp onu okla ya da mızrakla delerler.

    Mağara insanlarının yaşadığı çağlardan bu yana binlerce yıl geçti. Bu İnsanlarJbize çok az benziyorlardı.

    Bunların, zaman zaman toprak altından çıkarılan kafa tasları, insanların

    kafatasından çok bir maymunun ka-fatasını andırmaktadır.

    Eğer mağara insanlarının mağara duvarlarına yaptıkları resimler olmasaydı, yırtıcı hayvanlara benzeyen bu dar alınlı insanların neler düşündüğünü ve nelere inandıklarını asla bilemeyecektik.

    Pusula

    Pusula
    (Keşifler ve Buluşlar)

    Karalar gözden kaybolduktan sonra, denizde artık deneysel kurallara dayanılarak yol bulmak ve bunu sürdürmek imkânsızdı. Bilimsel tekniğe baş vurmak zorunlu olmuştu. Gidilecek mesafe çok uzak oldu mu, dünyanın küresel yüzeyi düz bir planda gösterilemiyordu. Bu nedenle, gemiciler son çare olarak XVI. yüzyıla kadar kullanılacak “Yer yuvarlağı”na baş vurdular; artık geminin bulunduğu yer, enlem ve boylamlara göre belirlenmekteydi.

    Bunun için de X. yüzyılda Araplardan gelme usturlaplar kullanılmakta; bunlarla yıldızların yükseltisi bulunarak kabaca bir enlem-boylam tayini yapılmaktaydı. Ne var ki, boylam hesaplarında birkaç dereceye varan hatalar yapıldığından, işler karışıyordu. Gemiciler, bu çocukluk çağındaki yöntemlerle kalmış olsalardı, kıyılardan uzaklaşmaya dünyada cesaret edemezlerdi. Ama neyse ki, ellerinde pusula vardı.

    “Pusula”: İşte bir Çin icadı daha! Isın sülâlesi zamanında (265-419), Çinliler mıknatıslı bir iğne sayesinde “Güney”i belirleyebiliyorlardı. İğnenin bu özelliğinden yararlanmak için 424′te “Mıknatıslı arabalar” yapıldı. Bu arabalar, dikey bir eksen çevresinde dönen bir heykel taşımaktaydı. Heykel, içinde gizli bulunan bir mıknatısın etkisiyle hep güneye dönük dururdu.

    Çinlilerin kendilerine mal ettikleri bu icadın gerçek mucitleri Normanlardır. Bunlar, 874′te İzlanda’yı fethetmişler; 932′de Grönland’ı keşfetmişler ve 1000 yılında -yani Kolomb’dan beş yüzyıl önce- Amerika’ya ayak basmışlardı. Pusulaya sahip olmasalardı, bu olağanüstü başarılara nasıl ulaşabilirler, açık denizlerde binlerce millik mesafeleri nasıl aşabilirler ve hareket ettikleri noktaya nasıl dönebilirlerdi?

    Her neyse, Fransa’da pusuladan ilk olarak 1200′de söz edilmeye başlandı. Bunu, 1207′de İngiltere ve 1213′te İzlanda izledi. Pusulanın ilkel bir yapısı vardı o zamanlar. İlk önemli gelişmeyi gerçekleştiren Pierre de Maricourt oldu (1269). İğneyi bir mile geçirdikten sonra, bunu bir yanı saydam ve derecelenmiş bir kutunun içine yerleştirdi. Böylece gemicilerin pergeli halini alan bu gereç, artık onlara etkili bir rehber olabilecek; bilinmeyen denizlere açılmalarını ve büyük keşifler çağını açmalarını sağlayacaktı.

    Yapısı

    Mıknatıslı pusula, yerin mıknatıssal alanı ile çalışarak yön gösterir.

    Özellikleri

    1. Dönebilen mıknatıssal iğne, kuzeyi gösteren ucu kolay görülmesi için diğerinden farklı (örneğin kırmızı) renkte olur.
    2. Döner kapsül, içi sıvı doludur ve pusula iğnesi bulunur. Kapsülün görevi iğnenin titreşmesini azaltarak daha doğru okuma sağlamaktır.
    3. Kapsül çevresindeki bilezik, üzerinde 0-360 arasında dereceler işaretlenir.
    4. Yön oku ve ona paralel meridyen çizgileri, iğnenin altında yer alır ve kapsül ile beraber döner.
    5. Referans çizgisi, açı buradan okunur.
    6. Pusula tabanının dikdörtgen şeklinde ve şeffaf olması, Gidilecek Yön Oku bulunması ve kenarının uzun olması kullanımı kolaylaştırır.
    7. Cetvel, metrik ve inç olarak işaretlenmiş. Kısa mesafe ölçümlerini kolaylaştırır.

    Ek özellikler

    1. Ayna kerteriz almanızı kolaylaştırır, ayrıca acil durumlarda sinyal vermek ve ışın odaklamak için kullanılabilir.
    2. Ayarlanabilir bir mıknatıssal sapma oku. Kolayca ve güvenilir bir şekilde mıknatıssal sapmayı düzeltmenize yarar. Pusula fiyatını çok arttırmakla beraber kullanmanız gerektiğinde çok mantıklı bir yatırım olduğunu anlarsınız.
    3. Klinometre (eğimölçer) , arazideyken yamacın eğimini ölçmenize yarar.
    4. Büyüteç, haritada iş içe geçmiş işaretleri okumayı kolaylaştırır.
    5. Romer cetvelleri. 1:25 000 başta olmak üzere çeşitli ölçekler için hazırlanmış bu cetveller haritada koordinat okuma – işaretleme işlemlerin hızlı ve doğru yapmanızı sağlar.
    6. Pusula taşıma ipi, sadece taşımak için değil haritadan mesafe ölçmek için kullanılır.
    7. Su terazisi ve gece aydınlatması bazı özel amaçlı pusulalarda bulunur.

    Çeşitleri

    Doğada kullanılan modern pusulaların çeşitleri standart plaka (a), aynalı (b), askeri (d) ve kutu(prismatik) (c) olarak sıralanabilir. Askeri tip ve kutu pusulalar doğa sporcusunun ihtiyaç duymadığı kadar hassas ölçüm yapabilirler, bu sebeple biraz daha kullanımları daha karmaşıktır. Çoğu kişinin ihtiyacı standart ya da aynalı pusulalardır. Oryantiring yapmak için ise en kullanışlı model parmak pusulalardır (e). Haritaya takılan ataç pusulalar (f) temel oryantiring için uygundur; tek başına veya yedek olarak taşınabilir

    Mıknatıs ile çalışan pusulalarda sapmalar olabilir bunlar iki bölüme ayrılır:

    1. Yapay sapma (deviasyon)
    2. Doğal sapma (varyasyon)

    Sismograf

    Sismograf
    (Keşifler ve Buluşlar)

    Depremleri kaydeden, şiddetini, uzaklığını gösteren alete “sismograf” (depremyazar) denir. Sismograf, sarkaç esasına dayanır. Yer sarsıldığı sırada, sarkacın ucundaki yuvarlak ağır topuz, süredurum kanununa uyarak, hareketsiz kalır. Yeryüzünde duran bir kimse, yerle birlikte gidip geldiği için, sarkacı hareket eder gibi görür. Topuzun ucunda bir kalem vardır. Kalemin ucu bîr makara üzerinde sanlı duran kâğıda değer. Yer sarsılınca kâğıt da sağa, sola, yukarı aşağı gidip geleceği, topuz ise hareketsiz duracağı için, kalem kâğıda bu hareketleri çizer.

    Bu basit esas üzerine yapılmış olan ilk sismograflar sonradan çok daha gelişmiş, pek duyarlı sismograflar yapılmıştır. Bu arada, bugün rasathanelerde, bir depremi gereği gibi kaydedebilmek için, genel olarak, üç ayrı sismograf kullanılır. Bunlardan biri dikey, ikisi de yatak hareketleri kaydeder. Böylece, bir depremin yönleri belirtilmiş olur.

    Sismograflardan petrol aramalarında da faydalanılır: Petrol aranan yerde 20-30 m. derinlikte bir çukur kazılır. Buraya dinamit sarkıtılıp ateşlenir. Bu patlamanın etkisiyle yeraltında ses dalgalan meydana gelir. Ses dalgalarının çeşitli tabakalarda ayrı ayrı hızı olduğuna göre, sarsıntıların sismografla kaydedilen hızından, ses dalgalarının bir petrol tabakasından geçip geçmediği anlaşılır.

    Teleskop

    Teleskop
    (Keşifler ve Buluşlar)

    Yeni gökyüzü görünümünün oluşmasında kesin rolü oynayacak olan adım, sadece uzmanlarca takdir gören astronomik hesapların geliştirilmesi çalışmaları değildir. Bunu sağlayan Güneş, Ay ve yıldızların daha yakından incelenebilmeleri için gökyüzü cisimlerini Yeryüzü’ne yaklaştıran ve herkesin yararlanabildiği bir fizik aracı olan teleskopun icadı oldu.

    Büyük olasılıkla teleskop, bir bilimsel faaliyet ürünü olarak icat edilmiş değildir. Hollanda’da gözlük üretiminde ortaya çıkan bir yan üründür. Efsane, 1600 yıllarında bir çocuğun, Lippershey’in dükkanında, bir mercekten, vitrinde duran bir diğer merceğe baktığı ve bunun da dışardaki cisimleri daha yakın gösterdiğini farkettiği şeklindedir.

    Teleskopun icadı için bir bilimsel dehanın gerekmemiş olması, aslında bu icadın zamanının da çoktan gelip geçmiş olduğunu göstermektedir. Teleskopa her zaman için ihtiyaç duyulmuştu ama gerçekleştirilebileceği düşünülmediğinden, bu alanda herhangi bir girişimde bulunulmamıştı.

    Oysa bunu sağlayabilecek araç ve yollar aslında 300 yıldır ortadaydı. Ancak şans eseri icadına neden olan olay, 16. yy’ın artan zenginliği içinde, optik üretiminin de nicel bakımdan yoğunlaşması oldu.

     

    Sponsorlu Bağlantılar

    Bordo Berelilerin Görevleri Nelerdir, Ne İçin Kurulmuştur, Ne İş Yaparlar

    Buzdolabını icat eden bilim adamı kimdir, ilk buzdolabını kim yaptı ve buldu ilk, buzdolabının icadı hakkında bilgi

    Bu sayfadaki "Tarihteki tüm keşifler, icatlar ve buluşlar (Detaylı)" konusuyla ilgili fikrinizi merak ediyoruz? Tespit ettiğiniz hata ve eksiklikleri bize yazın! Eleştirileriniz de en az övgüleriniz kadar bizim için değerlidir.

    Yorum Yapın

    E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

    Current day month ye@r *